gebe
  1. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    108
    Ödül Puanları:
    0

    Ali Avni Çelebi Hakkında

    Konu, 'Çöplük' kısmında Bilge Gökçen tarafından paylaşıldı.

    ali avni çelebi eserlerinin isimleri ali avni çelebinin hayatı çelebi nin eserlerinin isimleri
    Ali Çelebi

    (1904- 1993)

    Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte her alanda hissedilen değişim rüzgarları, resim sanatını da etkilemiştir. Avrupa'daki eğitimlerini tamamlayarak yurda dönen iki genç ressam; Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin değişim rüzgarlarını tuvallerine taşıyan ilk sanatçılar olmuşlardır. Bu isimlerin; bir değişim sürecinin başlangıç aşamasında anılmalarıyla bağlantılı tarihsel önemleri, Türk resminin bir çok dikkat çekici başyapıtına imza atmış tutarlı sanat yaşamlarıyla birlikte ele alınınca gerçek anlamını kazanmaktadır.

    Ali Çelebi, uzun yaşamının her bölümüne yayılan üretkenliğiyle, 20.yüzyıl Türk resminin neredeyse her döneminde faal olmuş bir sanatçıdır. 1904 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Bağdat mektupçuluğundan emekli aydın bir kişi olduğu bilinen babası, oğlunun sanatçı kişiliğinin gelişimde önemli bir rol oynamış olmalıdır. Vefa Sultanisi'ndeki resim derslerinde dikkat çeken Ali Çelebi, arkadaşlarından birisinin şu iki büyülü kelimeyi kulaklarına fısıldamasıyla yaşam yolunu çizmiştir;
    [​IMG]
    Berber - 1931
    56.5 x 46

    Sanayi-i Nefise: "Hiç malumatım yoktu. Sanayi-i Nefise diye bir okul olduğunun farkında bile değildim. Onun teşvikiyle Akademi'ye girdim. O zamanlar Akademi'ye orta, hatta ilkokul mezunları bile girebiliyorlardı."

    Böylece, henüz 14 yaşındayken Sanayi-i Nefise'de Hikmet Onat atölyesinin bir öğrencisi olma şansını bulmuştur. Daha sonra kendisini derinden etkileyen İbrahim Çallı'nın atölyesine devam etmiştir. Çallı atölyesindeki eğitim, Ali Çelebi'nin sanatçı kişiliğini biçimlendiren en önemli etkenlerden birisidir.

    Sanayi-i Nefise'de beş yıla yakın bir süre devam eden eğitiminin ardından, kendi imkanlarıyla Almanya'ya gitmiştir: "Yıl 1922. İstanbul henüz işgal altındaydı. İşitiyordum; Almanya'da büyük enflasyon var ve az bir parayla orada öğrenime devam edebilirdim. Kendi imkanlarımla gittim.
     
  2. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    108
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: Ali Avni Çelebi Hakkında

    Ali Avni Çelebi


    Ali Avni Çelebi iki balkonlu bir çatı katında oturuyor. Işık ve iklim durumuna göre, bu balkonlardan’ özel düzenlenmiş biri ya da komşu odalar Hoca’nın atelyesini oluşturuyor. Şehremini Cevdet Paşa Sokak’ta, 65 no.lu apartmanın 10 no.lu dairesi. Semtin en yüksek noktasındayız. Eskiden Marmara’ya geniş geniş bakarmış. Sonra beton yığınları sarıyor her tarafı. Aradan çok sınırlı bir deniz görüntüsü kalmış.
    Hoca’nın eşi Cemile Hanım “Buna da şükür. Hiç olmazsa gök bizim ya. Eh, biraz ışığımız da var” diyor. Filozofça ve ışığa saygı dolu anlatım. Işığı tekdüzeleştirilmiş, aydınlık, gerçek atelye düzenine eski ustalarımızdan hemen hiç biri sahib olamamış. Çelebi Hoca “Yahu, kimi karanlık günlerde, tonları ayarlayamıyorum. Hanım ışığımızı övüp durma” diyerek takılıyor eşine.
    1920 kuşağı Türk resminin ilk sürekli kuşağı, ilk çileli kuşağı, yenilikçiler diye alkışlanıp sonradan kenara itilmiş ilk kahırlı kuşağı, hiçbir zaman gerçek atelyede çalışamamış kuşağı, olumluluğuyla olumsuzluğuyla etken, edilgen yönleriyle hep ilk, ilk, ilk. Bu kuşaktan bir avuç usta kalmış hayatta. Anıt bu ‘adamlar; tarihsel kültür mirasının canlı simgeleri. Yazına, şiire saray şairiyle de halk ozanıyla da bir ölçüde açılmış; mimariye açılmış; musikiye, eh, geriden gelerek de olsa biraz açılmış; ama resmetme olayına minyatürün dışında hiç mi hiç açılmamış bir toplumda 1920’lerde ressam olmak ne demek? Bu işi, meslek olarak severek yüreğiyle, aklıyla, dişiyle ve tırnağıyla yürütmeğe çabalamak ne demek?
    Bilmem kaç yüzyılın bu alandaki boşluğunu kapatmanın, resmedilmiş doğa görmeden fotoğraf görmeğe başlamış gözlere resim sunmanın güçlüğünü düşünelim. Tek tük bireysel çabalarla yürüye gelmiş bir faaliyet alanına 1920 kuşağı torpido gibi giriyor ve bu kuşakta Ali Avni Çelebi’nin çok tekil, çok özgün bir yeri var. Yaz günlerinden birinde Ankara’dan İstanbul’a bir gelişimden önce ziyaret ettiğim Eşref Üren’e İstanbul’da Çelebi Hoca ile görüşeceğimi söylemiştim. “Hürmetler ediyorum. Gözlerinden öpüyorum” demişti. Sonra eklemişti “Hayır düzeltirim. Ellerinden öpüyorum. Eli öpülecek büyük adamdır”. Kendi kuşağı sanatçılarından böylesine saygı gören, gerçek resim araştırmacılarının ve meraklılarının adını anarken önünü iliklediği bu büyük adam, moda resmi alıcısı kitle tarafından ıskalanması bir yana, devletin resmi kurumları tarafından da unutulmuşluğa terkedilsin. Aklın alacağı şey değil. Devletin saygı anışlarına, özel ödüllendirmelerine kim karar verir? Ne hesaplanır? Ne alınır Bilmek falan da istemiyorum. Ama orada bir çatı katında, bir Ali Avni Çelebi var. Yaşıyor ve üretiyor. Bunu ansıtmak kaçınılmaz bir görev gibi geliyor bana. Anlıyanlara. Ali Avni Çelebi *Sansür**Sansür**Sansür**Sansür*ene yaklaşmış, dolu bir ömrün bilgeliğiyle,bunların hesabın, falan yapmıyor. (…)
    Yıl 1922-23’ler Münih, Berlin arasında gidiş gelişler ve Münih’te Hans Hofmann’ın ünlü atelyesinde karar kılarak tam dört yıl kalacak. Çelebi Hoca’nın bu dönemi özellikle başlangıç yılı Türk Resim Tarihi yönünden büyük önem taşımaktadır. Kendi kuşağı içinde, uzun süreli bir programla yurt dışına giden ilk ressamlarımızdan biri Ali Çelebi olmuştur. 1920’lerin Çallı Atelyesi’nde kaynaşan coşku ve yetenek dolu bir avuç gencin içinde, en küçük yaşlardan itibaren kendini en tartışmasız biçimde kabul ettirmiş olanının Ali Çelebi olduğu hususunda bu kuşaktan hayatta olan ustaların hemen tümü birleşiyor. “Ali bir başkaydı” deniyor, anılar tazelenirken.
    Kendisinden yaşça büyük atelye arkadaşlarının dahi Ali Çelebi’ye hem okul başarılarından, üstün sanat yeteneğinden hem de bu avantajlarına karşın alabildiğince ölçülü, alçak gönüllü ve sevimli kişiliği dolayısıyla saygı duydukları biliniyor. Ve bu Ali Çelebi Münih - Berlin arasında gece trenleriyle geliş gidişlerde kendi yolunu bulmağa çalışırken, büyük bir vefa ve özenle İstanbul’daki arkadaşlarına rapor gönderir. Gördüğünden öğrendiğinden duyduğu mutluluğu onlarla paylaşmak ister. Bu mektuplarda bir uygar ülkeye gidişte hepsinin ilki olmanın on sekiz yaşındaki gencecik bir insana verebileceği kasıntı havasından eser yoktur. Aksine, batı kültürüyle göğüs göğse gelmenin gerginliği, bunun problemleri, gündelik yaşamı tam düzene koyamamış olmanın sıkıntıları dile getirilmiştir. Ama yanı sıra gördüğü, gezdiği müzeler ve galeriler den, tanıştığı yeni sanatçılardan izlenimleri Coşkulu bir dille ve ayrıntısıyla verilmektedir. Ali Çelebi’nin mektupları, hatta üç beş satırlık kartları İstanbul’daki eski atelye arkadaşlarını çok etkiliyor. Elden ele dolaşıyor herkes okuyor.
    Hikmet Onat-Namık İsmail-Çallı grubunun öğretim düsturu olarak benimsedikleri ve bir çeşit şampiyonluğunu yaptıkları izlenimciliğin dışında, pek çok yeni akımın varlığından söz ediliyor, Çelebi- ayrıntılı bilgi veriyor. 1923’ler dünyadaki yeni resim akımları yönünden son derece bereketli yıllar. Anlatılacak gerçekten pek çok şey var. Yeni kavramları ya da bilinen kavramları değişik dille anlatıyor. Kompozisyon diyor, konstrüksiyon diyor, kübik diyor, soyut diyor, “Expressionizm” diyor. 1920’ler kuşağının ileri dönük amaçlar programlar belirlemesinde Çelebi Hoca’ nın arkadaşlarıyla yaptığı yazışmaların ağırlıklı yerini belirtirken rahmetli Kocamemi’yi saygıyla ansımamak olanaksız.
    (…)
    Elinde Mahmut Cüda’nın Ali Çelebi’yi konu alan o çok ünlü karikatür-portresinin bir baskısını sallıyor ve gösteriyor: “Şu muzip Mahmut’a bak. Başkalarından sanat kültürü, eğiticilik gücü dolayısıyla, 1915-20’ler Alman Expressionnisme’nin beyin takımıydı. Büyük sanatçılara özgü hoşgörü ve insancıl yaklaşımdan nasibini geniş biçimde almış bir, tatlı, büyük adamdı. Atelyesinde öğrenen ve çalışan benden yaşça çok daha büyük, çeşitli ülkeden gelmiş Sanatçıların arasında diğerlerini de kırmaksızın bana özel ilgi gösterirdi. Ama tam bir otoriteyle de eleştirirdi. Bu işin çok zor ciddi bir iş Olduğunu sadece kelimelerle değil davranışlarla da anlatırdı. İlk Almanya heyecanını beraber yaşadığımız Ratıp Aşir ve Kadri Ataman arkadaşların da ilk gördükleri bu dünyadan çok etkilenmişlerdir. Sonra bu etkilenmeyi, bunun heyecanını yıllarca Kocamemi dostumla paylaştık. Gündüz saatleri algılamamızı komşu oturduğumuz bekar pansiyonlarında gece geç saatlere kadar hararetli tartışmalarla sürdürürdük. Bu türlü tartışma havası bizim için çok iyi Almanca öğrenmemize bile, bir ölçüde, engel olmuştur. Ama kafamızı desen, renk, ton, kompozisyon, konstrüksiyon konularında berraklığa kavuşturmamıza çok yardımcı olmuştur.”
    Çelebi Hoca’nın az söyleyip çok anlatan bir kişiliği olduğu öteden beri bilinegelmiştir. Bu yoğun anlatım güçlü adam, bu hararetli irdelemelerde nasıl güzel şeyler yakalar söylerdi, kimbilir. Bu konuyu üstad ile görüşmelerimizde deşmeğe çalışıyorum, bir süredir.
    “Kelimelerin dünyası ayrıdır; desenin ve rengin dünyası ayrıdır; seslerin atmosferi farklıdır; üç boyutlu heykelin havası daha da farklıdır. Hepsine birden güzel sanatlar demişlerdir. Ama birbirleriyle ilişkileri bir ölçü, bir sınır içindedir. Şiir şiirdir; resim resimdir; senfoni senfonidir. Ben küçük yaşlardan itibaren insiyaki olarak bu karmaşık ilişkiler dünyası içinde resim ile musikiyi daha yakın bağlantılı gibi görmüşümdür. Berlin ve Münih yıllarımda kafaca ve kültürce gelişirken bu bağlantının teorik yönlerini de kavramağa çalıştım. Kompozisyon ve yapı bakımından Tiziano ile Beethoven’da tam ortak kesitler bulunamaz gibidir. Çünkü bestecinin, kendisini izleyip algılamağa çalışan kişiye yirmi dakika, yarım saat hatta daha uzun süreli mesaj iletme şansı vardır. Ressamın yapıtında ise bu iletme saniyeler, en fazla bir iki dakika ile sınırlıdır..Ama her iki adamın ürünü de olabildiğine kompoze olmak zorundadır. Ressam bir sonatı düz satıha çok kısa süreli bir göz algılamasına hitabedecek biçimde yoğunlaştırarak indirgemek zorundadır. Besteci ise bir düzlem izdüşümünü, birinci notayla son nota arasındaki sürekliliği ve dengeyi yani kompozisyonu kurarak yarım saate yaymak zorundadır. Çabaları birbirinin tersi yönlerdedir. Ama yakın ilişkili ve tamamlayıcıdır.”
    (…)

    “Her ressam hangi resim akımına bağlı olursa olsun ideal yapısını kurmağa, en ileri kompozisyonuna ulaşmağa çalışır. Braque kübist olduğu için büyük değildir. Braque olduğu için büyüktür.
    Cismin, doğanın, insanın resmedilişinde bir bütünsellik vardır. Parmak, kulak, saç, göz hepsi bir aradadır. Bir hareketi birlikte tamamlarlar. İnsan figürünün yanında at, eşek masa, ağaç kapı, divan, duvar, pencere vardır. O hareketin cereyan ettiği atmosferin diğer bütünleyicisi bunlardır. Doğanın bütünsel olarak sunduğu bu görüntülerin hepsini birden görüp birlikte göstereceksin. Kübistler, konstrüktivist hep bu hareket içindeki dünyanın kompozisyonunu aramışlardır. Herkes bunu arar. Yüz yıllar boyunca ressamlar, akımlar hep bunu arayacaklardır. Ressam - doğa sunuşlarından kısmi kesitler alır. Raporlar yazar. İşlevi budur”.
    Ali Çelebi Türk resmine büyük kompozisyonları getiren adamdır. Büyük kompozisyonlardan korkulmaması, ürkülmemesini sağlayan adamdır: Burada ki “büyük” kavramı üzerinde anlaşalım. Konu büyük; çerçeve boyutları büyük; renk sayısı, ten sayısı büyük’. Bunlara güçlü bir dışavurumculuğu ekleyin. 1920 sonlarında, 1930 başlarında Ali Çelebi’ nin yaptıkları nefesleri kesmiştir. Maskeli Balo, Yaralı Asker, v.b.

    [​IMG]
    Yaralı Asker Ali Çelebi 100x50cm Tuval üzerine yağlı boya













    Daha Sonraki dönemlerde Balıkçılar, Kuş Avcısı gibi dev kompozisyonlar.

    [​IMG]



    Balıkçılar
    Ali Avni Çelebi’nin l964’te yaptığı Balıkçılar resmi, resim ve geometri sorununa ilişkin anıtsal bir örnektir. Özellikle belirtmekte’ yarar var; Ali Çelebi’nin bu ve buna benzer resimlerini örnekleyerek, onu salt inşacı bir ressam olarak nitelendirmek büyük bir yanılgıdır. Resmi geometrik bir altyapı, taban üzerine kurmak inşacılık değildir. İnşacılık çok belirgin, kesin bir sistem sergiler. Oysa Ali Çelebi’nin resmi böylesine bir kesinliğin dışında; ama inşacılığı da belli bir oranda taşıyan anlatımcı — dışavurumcu kübist öğelerle beslenen bir resimdir. Balıkçılar, Çelebi’nin kurduğu sentez içinde, kişilik özelliklerini çarpıcı bir biçimde sunan resimdir. Resmin tabanı ya da alt yapısını oluşturan geometri ye değinelim. Üç insan figürü; tepesi üst ortada, tabanları alt köşelerde bulunan üçgen içinde yer alıyor. Belirgin bir boyama içinde; gökyüzü, deniz, kıyı . şeritlerinde yer alan bir üçgen bu. Bu üçgen içinde, geometrik anlamıyla benzer üçgenler yer alıyor. Sol kenara. çizilen paralellerle, figürlerin sağında kalan üçgen ile ağın sınırlandığı ve büyük üçgenin yanal kenarlarına paralellerle oluşan benzer üçgenler. İnsan figürleri, büyük üçgenin sol kenarında, paralel olarak sıralanıyor. Figürler arasındaki organik bağı renk, devinim, ritm sağlıyor.
    Balıkçılık uğraşının farklı üç aşaması üç figüre yüklenmiş. İşin seyrinden kaynaklanan bir bakış açısı üstteki martıdan, ağ çeken, ağları ayıklayan, balıkları tablaya dizene uzanıyor. Göz, ağlarla oluşan üçgene ve giderek, büyük üçgenin sağ yanında oluşan üçgene kayıyor. Bu üçgenler, içinde, yer aldıkları büyük üçgen içinde geometrik bir harmoni oluşturuyor. Bu’ geometrik harmoni, renk değerleri, valörle beslenerek geometrik bir devinim kazanıyor. Giderek bu geometrik devinim, resmin içinde değişik bir piktüral mekan dönüşüyor. Aüa üçgen, üç ana parçayı: Gökyüzü, deniz, kıyı figürlerle kaynaştıran, bir bakıma figürlere hayat veren resmin mekanını oluşturuyor.
    Bu üçgen dışında kalan deniz, gökyüzü,’ kıyı parçası sanki farklı, ikinci bir fon mekan niteliğinde. İnsan ve doğa ilişkisini daha çarpıcı bir biçimde, resim dilinde sunma endişesinin bir, sonucu bu durum. Resimde gösterilen ‘mekan içinde mekan; gösterenin, figürü kuşatan emeğin, işin yer aldığı mekan farklılaştırılması, öne çıkarılması amacından kaynaklanıyor. Figürlerin içinde yer aldığı klasik mekan anlayışını; figürlerin oluşturduğu, figürle özdeşleşen mekan anlayışına çeviriyor. Ölçülü bir deformasyon, titiz bir ayıklama ile, kişiler ve kişilikler farklılaştırılıyor. Resimde yaşlılıktan gençliğe uzanan bir zaman süreci ve yaşama uğraşı öne çıkıyor. Yaşamın evreleri; güç ve gençlikten, yaşlı bir bilgeliğe’ uzanan süreç resimde anıtsal bir içeriğe’ dönüşüyor.
    İlk bakışta rönesans şeması üzerine kurulduğu, kapalı bir kompozisyon izlenimi veren resmin; resimde mekan sorununa atak, akılcı, dinamik çözümler getirdiğinin ayrımına varılıyor.. Ali Çelebi tüm sanat görüşlerinin bir karşılığı olarak Balıkçılar’a yaklaşıyor; Balıkçılar, geometrik bir taban, altyapı üzerine kurulu, yapısal, dışavurumcu öğeler taşıyan, keskin ve yalın anlatımıyla, Ali Çelebi’nin Türk resmini çağdaş bir düzeye ulaştırma yolundaki çabalarının yetkin bir örneğidir. Özgür ve eleştirel bir doğa yorumu içinde insana yöneldiği, büyük kütle devinimi arasında insancıl bir dramı güçlülükle ortaya çıkardığı çok sayıda örneklerinden birini oluşturur.


    Ama, arada bir dönemi vardır Çelebi Üstadın. Çok ilginçtir. Yaralı Askerler, Berber’ler falan unutulmuş; yok Ali Çelebi dışavurumcuydu, kübistti yok Avrupa’yı taklit ediyordu, ya da Avrupa’yı taşıyordu. Hepsi unutulmuş. Ama arada Ali Çelebi’de unutulmuş. Moda ile karışık sanat beğenisinin temel unsuru vefasızlık ve unutkanlık değil midir?

    [​IMG]




    Ali Avni Çelebi’nin, 1928’de yaptığı ayrıca 1931 ‘de Paris’te Bağımsızlar sergisinde yer alan Maskeli Balo Ali Çelebi’nin 24 yaşında genç, bir ustalığa ‘ulaştığını- gösterir niteliktedir’. Resmindeki’ desen gücü ilk bakışta sezilir. ‘Sağlam bir çizgi, ritmik, düzenle uyumlu bir devingenlik içindedir. Figürlerdeki farklılaştırma ve dinamizm, çarpıcıdır. Tüm ‘canlı’ varlıklar ve nesnelerin öncelikle ‘geometik bir’ kalıp içinde ele alınıp, çizgisel bir şemaya vurulduğu ardından uzam içindeki kapladığı yer ve kitlesel varlığıyla yorumlandığı görülür.
    Maskeli Balo; ilk, bakışta akademik gibi’ görülen;’ ama gerçekte akademizme karşı bir an1ayı resmidir. Resimdeki ifadecilik dışavurumculuğun yoğun etkilerini taşır: Ama bütünüyle, incelendiğinde dışavurumculuk ile birlikte kübizm ve inşacılığın birleşimi görülür. Resimde yoğun bir düşünce atmosferi an ve gelecek sorgulaması sezilir. Tahta perdenin önünde yer alan tüm figürler ‘farklı bir düşünce boyutuyla yüklüdür. Tensel. varlıklarının resimsel karşılığı, tinsel varlıklarının ifadesiyle ‘bütünleşerek’ insana, ilişkin yorumlara açılır. ‘Çarpıcı ve solgun’ renkler ‘resimde yeralan insanların farklı varlıklarını, varoluş nedenlerini, düşünce ve duyarlıklarını belirleyici, farklılaştırıcı işlevlerle yüklüdür. Devinim’ içindeki durağanlıkla,’ durağanlık, içindeki devinim, birlikte sunulur. Bunun gibi, olağan olanla, olağan dışı olan, aynı resimsel mekan içinde yer alır. Bu aykırılık, çift ve. tek, figürlerde kaşımıza çıkar; ama yadırgatmayan, buna karşılık taşıdıkları düşünceyi, izleyiciye aktaran bir ‘aykırılıktır. Söz konusu olan. Resim kendi moral değerleri’ içinde sorgulayan düşünen insan kitlelerinin gizemli ilişkilerini bir maskeli balo atmosferi içinde sergiler.
    [​IMG]
    Berber, Çelebi’nin en içtenlikli yapıtlarından biri. Lekeci bir resimdir. Berber ve ironik bir niteliği de içerir. Resimdeki deformasyon, resimde yer alan biçimlerin yapı sağlamlığını ortaya çıkarmaya yönelik bir işlevle sınırlıdır. Ölçülü bir deformasyondur bu, ölçünün sınırını da; vurgulanmak istenen, varlıkların yapısal özellikleriyle, taşıdıkları anlam yükü belirler. Gündelik yaşamın bir kesiminden yola çıkarken; öncelikle neyi, nasıl bir yaklaşımla yorumlayacağını çok iyi bilen bir usta Ali Avni Çelebi. Konudan içeriğe geçişin o dar boğazında oldukça dikkatli. Tema bir süre sonra resmin plastik dokusuyla yaşamın görülen; ama ansızın şaşırtıcılığını da gösteren bir anma dönüşüyor. Bir bakıma Çelebi için belli bir an ortasındaki devinim, olay, olgu, yaşam biçimi söz konusu. Ali Çelebi’nin resmi, öylesine ustaca bir. ‘ayıklama’ ile dokunmuş ki ayrıntı, salt ayrıntı olarak kalmıyor, olayın, temanın, içeriğin vazgeçilmez ve vurgulayıcı bir öğesi oluyor. Berber resminde, çocukluğumuzun berber dükkanlarının girişindeki kamış ve mavi boncuk diziliminden oluşan berber perdesi, belli belirsiz; ama ustaca, resmin sağ yanına işlenmiş, resim yüzeyinin üçte birini kaplıyor. Karşılaş’ tığınız bu giriş perdesiyle kendinizi birden, yaratılmış o berber mekanında duyumsuyorsunuz. Resme dikkatle bakınca, işlenilen perdenin, olması gereken giriş kapısında olmadığını görüyoruz. Ama resmin yüzeyinde, perdenin konumu, bu aykırılığı önemsenmeyecek bir ‘yerindeliğe’ dönüştürebiliyor. Perde o mekana girişi hazırlayan temel parçalardan biri resimde. Mekan özelliğini yansıtan, resim yüzeyini içeriye doğru derinleştiren ilginç bir ögeye dönüşüyor perde. Ber berin baş ve el hareketleri olabildiğince yalın; ama tüm bu yalınlık yapılmakta olan işi ve işe verilen önemi’ en çarpıcı biçimde, resimsel bir anlatıma dönüştürmeyle eşdeğerli. Sınırlı ve ironik deformasyon, gözlemin, yoruma dönüşümündeki. ustalığı çarpıcı bir biçimde veriyor.
    Berberin beyaz önlüğü ile traş olan adamın boynuna bağlanan örtü, resim yüzeyinin orta sınırının iki yanında eşit iki açık leke olarak işlenmiş. Kamış perdenin solunda, berberin başı ile traş olan adamın başı ve alttaki kesilmiş saçlar, res min ikinci üçte birlik dikey yüzeyinde, (resmin orta dikdörtgen kuşağında) yer alıyor. Sol. üçte birlik dikey bölümde berber ve traş olan adamın omuzlarıyla, ortada berberin traş eden eli yer alıyor. Bu üç plan arasında berberin elleri, traş olan adamın. başı, resmin ortasında, bir yatay dikdörtgen konu munda. Resim yüzeyini dikine üç eşit, yatay olarak da aynı biçimde üç dikdörtgenle bölüyor. Resme gi rişi, resimdeki devinimi ortadaki dikey ve yatay dikdörtgenler sağlı yor. Bu dikey ve yatay bölümler arasındaki geçişkenliği leke ve valör ile oluşturuyor. Berberin ardındaki mekan boşluğunu yüklenen gri, traş olan adamın kesilmiş saçları leke ve valörü yetkin kılan öğeler. Mekan, hareket ve leke den gesi ve bu dengeyi sağlayan yalınlık, Ali Çelebi’nin resim dilinin güçlülüğünü sergiliyor. Resme dik katlice bakınca hümorist bir üslubu da yakalayıveriyoruz. Yüzlerdeki deformasyon bir bakıma karikatürist tavrını da içeriyor; ama bunun nedeni de Ali Çelebi’nin olaya gülümseyerek bakmasından kaynaklanıyor.

    İçeriğini, mesajını anlamadan, “Vay Garp’tan bir genç gelmiş, çok kabiliyetliymiş görelim, alkışlayalım” diyenler üç-beş yıl geçer geçmez Üstad’ı artık hatırlamazlar, bile. Bildiğini okuyan, istek üzerine dekor resmi, süsleme resmi yapmayan (günümüzün kimi fırçacıları Ali Çelebi tarihini okusalar da utansalar, diyorum) bu has sanatçı, Maskeli Balo’nun sansasyonlar yaratmış bu seçkin yaratıcısı, gir Akademiye asistan diye; yok yaranamadı, çıkartıl Akademi den; git bilmem ne okuluna desinatör olarak, dolaş sokaklarda. Ustadın hiç kimseyle hesabı, hiç kimseye kini yok. Nasıl diyor.
    “Vallahi karnım acıkıyordu. Beş liraya portre yaparım diye haber salıyordum. Tek tük gelenler oluyordu. Ama eski hayranlarım kaçışıyordu.” Türk sanat kültüründe yenilikçi akımların öncüsü olarak bu kadar alkışlanıp, hemen arkasından çevresi böylesine boşaltılmış bir başka sanatçımız daha, muhtemelen yoktur. 1938’de Leopold Levy’nin Akademi reformu sırasında, üstad hatırlanıp, yeniden Akademi’ye giriyor. Bu kez kazasız belasız hem de ünvan falan alarak, profesör titriyle. 1968’de yaş haddinden emekli oluncaya kadar bu çatıda kalıyor.
    “Resmin profesörü mü olurmuş, .Beyim. Bir adam ressamdır, ya da değildir. Bu ünvanı iğreti ceket gibi üstlendim.”
    Eğitici Ali Hoca, Ressam Çelebi’den farklı bir kişi değildir. Emziği, yani sigarası dudağında, ünlü siyah kravatı boynunda sabırlı yetenekli, yeteneksiz yüzlerce öğrenciye bir adım daha attırırım diye sabah akşam uğraşıyor. Kendini helak ediyor. Türkiye’de kentsoylular düzeyinde gelişen yeni resim merakı olayından hisse kapmağa uğraşmıyor. Bir dönemlerin öncü ressamı olma keyfi kendine yetiyor. Akademideki ve dünyadaki köşesine kapanıyor.
    1956-57’lerin Çerkez güzeli Cemile Hanım (günümüzde Hoca’nın sayın eşi Cemile Çelebi) dan dinleyelim: “Hoca küsmüş; kimseye değil, topluma değil, muhtemelen kendine. Bir süredir resim falan yapmıyor. ince düğümlü siyah kravatı da boynundan yıllardır çıkmamış. Biz görüşüyoruz. Yaşımıza uygun adap içinde göz göze geliyoruz. Evlendik, evleneceğiz. Eş, dosttan bana sinyaller geliyor. Hoca dünyanın en iyi insanıdır. Ama biraz inatçıdır. Aman Cemile ne yap yap, topluma ve sanata büyük hizmettir. Hoca’nın kravatını.boynundan al; yerine, eline fırçasını ver.
    Bu bir sembol oluyor. Hoca’yı kravatsız ve fırçalı, dünya ile yeniden uzlaştırmak. Galiba biraz da beceriyorum.”
    1960’lar sonrası Ali Çelebi uzlaşıyor fırçayla ve boya tüpleriyle. Bugün oturdukları eve taşınmaları da bu yıllarda oluyor. Alçak gönüllü küçük bir çatı katı. Denizi görmüyor, ama göğü görüyor, hiç olmazsa. Hoca mimari ve marangozluk becerisine sahip. Evin balkonlarından birine geniş camlı, çerçeveler geçiriyor, boydan boya. Bir kapalı mekana dönüş türüyor, balkonu. Günümüzdeki Çelebi atelyesi burası. “Münich’teki bekar evlerinde de çatı katında otururdum. Işığı alayım diye. Balkon ışığına biz çoktan razıyız. Ah, şu komşu apartmanların bana tonları şaşırtan, kapatıcı ve çiğ renkli cepheleri olmasa.”
    Bu atelyecikte neler yok. Resim ile ilgili bölümü üçte birini kaplıyorsa, marangozluk bölümü üçte ikisini alıyor. Çelebi Hoca’nın artık ev işleri yapacağı falan yok. Ama çerçeve yapacağı var.
    “Tanıdığın ya da tanımadığın insanların evinin, işyerinin duvarında olsun, bir müzenin koridorlarında olsun, hatta bir depoda yerde toz içinde atılıyor olsun, bitmiş imzalanmış resmin bir namusu vardır. Çerçeve bunun bir parçasıdır. Eğri büğrü, çatlak patlak çerçeveye tahammül edemem. Toplum gelişti, ekonomi büyüdü, falan deniyor. Ama kültür boyattı mı? Şüpheliyim. En sade örneği şu resim çerçevesi olayı. 1981 teknolojisi Turkiye’ de bu işi çözemediyse, ben de çerçevemi kendim yaparım.” Ve Hoca kendisi yapıyor, çerçevelerini. Oyma gibi, severek, okşayarak. Tuval burada, çerçevesi iki metre ötede, orada. Çelebi Hoca ile balkondan devşirilme atelye köşesinde 1978-81 dönemi resimleri önünde söyleşiyoruz. “Yahu, bu galiba bitmedi, bu galiba tam olmadı.”
    Oysa, yine dışavurumcu ama alabildiğine ergin, hareketli insan figürleri; peyzajlar. Aralarında büyük boyutlu kompozisyonlar var. Önemlice bir bölümü 1981 - Ekim Evrensel Galerisi Sergisi’nde sunulacak. Tamam, bunlar aslında. Ama Hoca oynuyor h bir bölümüyle.
    Benim resim meraklısı ve izleyicisi olarak bu ortamda dolaşmam Çelebi Hoca’nın sanat hayatının ancak üçte biri kadar. Ama yurt içinde ve dışında epeyce sayıda mızıltılı sanatçı tanıma fırsatım oldu. Yaptığından emin değil, ya da aslında kendini çok beğeniyor, ama yeteneksiz ve güya titizleniyor. Ay olmadı, valla bitmedi, bilmem ne. Ve değişik lisanlarda söylenmiş bu lafları bilmem kaç kez duydum. Ama Çelebi Hoca’da tavır çok farklı. Mızıltı yok. Kelimeler yok. Baş hareketi, sigaradan bir ufak duman üfleme, göz açıp kapama. Ellerini öpesim geliyor. Biliyor bu büyük adam, ne yaptığını. Bittiyse bitti.Tamam değilse tamamlanacak. Bir küçük ton oyunu, bir küçük renk pasajı daha. Başkalarının gözü göremez, bu ayrıntıyı. Onunki görür. Bu göze, bu dimağa, bu ele sonsuz saygı.
    Sanat Olayı, 19811993 -Resmimiz bir ustasını daha yitirdi
    1 Mart 1904’de İstanbul’da doğdu. Babası Ahmet Suphi Bey birkaç dil bilen aydın bir kişiydi. Küçük yaşlarda sanata yönelmesinde babasının önemli katkısı olmuştu.
    Bir süre Vefa İdadisi’nde okuduktan sonra 1918’de Sanayi-i Nefise’ye kaydını yaptırdı. Hazırlık sınıfında Hikmet Onat’ın öğrencisi olan Ali Avni Çelebi, daha sonra İbrahim Çalı atölyesine geçti. 1922’de kendi olanaklarıyla Kenan Yontuç ve Ratip Aşir ile birlikte Münih’e gitti. Bir süre sonra Zeki Kocamemi de onlara katıldı. Münih’de bir süre Hans Hoffman’ın yanında çalıştı. Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde de bir süre çalıştıktan sonra yeniden Hans Hoffman’ın atölyesine döndü. Hoffman’ın yanında öğrendiği bilgiler ‘yeni bir anlayış’ edinmesinde ve Türk resim sanatına yeni bir anlayış getirmesinde etkili olmuştur.
    1927’de yurda dönünce Konya Kız Öğretmen Okulu’nda resim öğretmenliğine atandı. Bu yıllarda arkadaşlarıyla beraber ‘Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’ni kurdu. Topluluk üyeleri Ankara’da Etnografya Müzesi’nde ve İstanbul’da Cağaloğlu’ndaki Türk Ocağı’nda eserlerini sergilediler. Askerlik görevinden sonra tekrar Münih’e Hans Hoffman’ın yanına giden Çelebi, 1932’de yurda dönüp Güzel Sanatlar Akademisi’nde Refik Epikman’a vekaleten akşam kurslarını yürüttü. Desenlerinden ve yağlı boya resimlerinden oluşan ilk kişi sel sergisini de bu tarihte açtı. Resim anlayışı konusunda çıkan uyuşmazlıktan ötürü Akademiden ayrıldı. 1935’te İstanbul Arkeoloji Bölümü kadrosunda desinatörlüğe atandı. 1938’de Levy’nin resim bölümüne atanması ile Akademiden uzaklaşan öğretim üyeleri görevlerine geri dönmeye başlayınca, Çelebi de okula geri dönüp asistanı oldu. 1939’da Feyhaman Duran atölyesine geçti.
    1956’da kendi atölyesini kurup 1968 yılında emekli olana kadar Güzel Sanatlar Akademisi’nde çalıştı. CH.P.’nin ressamlara yurt gezileri düzenleyerek yeni bir kültür programı uyguladığı dönem de Malatya ve Bilecik’te resim çalışmaları yapan Çelebi, Altıncı Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde (1944) ve Tahran Sanat Bienali’nde (1966) birincilik ödülleri aldı. Sürekli katıldığı Devlet Resim ve Heykel Sergileri dışında çok sayıda karma sergiye katılıp, kişisel sergiler de açmıştı..
     
  3. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    108
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: Ali Avni Çelebi Hakkında

    TUVAL ÜZERİNDE MANTIK YANSIMALARI
    ALİ AVNİ ÇELEBİ

    ‘Müstakiller’ ve ardından kurulan ‘d Grubu’nun sanat ortamını yönlendirdiği 1930 ve 1950’li yılların Türkiye’sinde sanatını olgunlaştıran ressam Ali Avni Çelebi’yi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü, Genel Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı Yard. Doç. Dr. Ahmet Kamil Gören tanıtıyor.




    Cumhuriyet döneminin ilk sanatçı topluluğu Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nin kurucuları arasında yer alan Ali Avni Çelebi. 1904’te İstanbul’da doğdu. Vefa Lisesi’ndeki orta öğreniminden sonra 1908’de Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girerek Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi oldu. Ardından gerçek sanat biçeminin beliryecisi olan Almanya’daki resim eğitimini tamamladı. Ali Avni Çelebi, tüm kurum ve kuruluşlarıyla yeni bir yapılanma süreci yaşayan ülkenin, sanat cephesinde yeni bir biçim dili geliştiren grup içinde önemli bir yer tutmaktadır.

    Resim sanatımızda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, özellikle 1908’deki İkinci Meşrutiyet’le birlikte ‘1914 Kuşağı’ temsilcilerinin öncülüğünde, dönemin koşulları bağlamında, sanat adına önemli sayılabilecek hareketlerin gerçekleştirildiğine ve bunun Cumhuriyet döneminde de gelişerek sürdüğüne tanık oluyoruz.


    [​IMG]
    “Vitrin” (imzalı, 1926), Tuval üzerine yağlıboya, 90*73 cm, (Kemal Bilginsoy Koleksiyonu)

    Nasıl, Türk resminin klasikleri olarak adlandırılan Osman Hamdi, Süleyman Seyyid, Şeker Ahmet Paşa başta olmak üzere bir grup sanatçının resim anlayışı ‘1914 Kuşağı’ temsilcileriyle yeni bir biçem anlayışına yönelmişse, Cumhuriyet Türkiye’siyle birlikte yeni yetişen genç sanatçılarla da ‘d grubu’ merkezde olmak üzere daha birçok sanatçının sanat dünyasında etkili olduğu görülmektedir. Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllarda ‘1914 Kuşağı’ temsilcileri, Akademi’de hoca olmaları ve dönemin sanat ortamında aktif olarak yer almaları nedeniyle bir süre daha söz sahibi olma olanağı bulmuşlardı. Ancak, yeni bir yapılanmanın eşiğinde olunması, doğal olarak artık gücünü yitirmiş akademik-izlenimci anlayışın da yerini yeni kavramlara bırakmasını gerektirmişti. Artık yeni dönemde sanatın ele alınışında, kavramdan konuya, içerikten biçeme, teknikten biçime ve resme ilişkin diğer tüm öğelere kadar önceki dönemlere göre önemli farklılıklar belirlemeye başlamıştı.


    [​IMG]

    [​IMG]
    Ali Avni Çelebi ve sınıf arkadaşlarının 1925 yılında Münih’te Hans Hofmann Atölyesinde çekilmiş fotoğrafları (Giray, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği, s. 96)


    Müstakiller ve d-Grubu
    Ali Avni Çelebi’nin de içinde yer aldığı ‘Müstakiller’ ve ardından kurulan ‘d Grubu’nun sanat ortamını yönlendirdiği yaklaşık 1930 ile 1950 arasındaki yılların, sosyal, kültürel, sanatsal açıdan çok hareketli yıllar olduğu ve sanata ilişkin, edebiyatçı, düşünür, yazar, sanatçı ve entelektüel çevrelerden yazıp çizenlerin çokluğu dikkat çekmektedir. Dönemin gazete ve dergilerinde eski kuşak olarak adlandırılan ‘1914 Kuşağı’ üyeleri ile özellikle ‘d Grubu’ üyelerinin karşılıklı çekişmeleri sanat ortamını hareketlendirmekteydi. Her iki grup hareketinin temsilcileri aynı zamanda hocaları da olana eski kuşağın izlenimci anlayışına karşı çıkarak yeni kavramlar ortaya atmaya başladılar. Hiç kuşkusuz içinden geçilen dönem, yaşanan ortamda ortaya çıkan bazı terimler kavram kargaşalarına neden olmuştu.

    Batı’da ortaya çıkışından yaklaşık çeyrek asır sonra yurdumuzda uygulanmaya başlanan dışavurumcu ve kübist anlayışın ilk başlarda hemen kabul görmediğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Nitekim Çelebi de bu durumu: “Türkiye’ye döndüğümüz zaman, ortamın kültür yapısı, etüd eksiklikleri getirdiğimiz anlayışı tam anlamıyla uygulamamıza engel oldu.” Sözleriyle açıklamaktadır. Kısa sayılabilecek bir süre içinde zorlukları aşan gerek ‘Müstakiller’ gerekse ‘ d Grubu’ hareketi yeni sanat anlayışını kabul ettirmekte gecikmedi.


    Aslında, hemen hemen iki hareketin biçim dili açısından ortak noktalarda birleştikleri söylenebilir. Dönemin sanat ortamında dışavurumculuktan fovizme, konstrüktivizmden kübizme uzanan bir dizi akımın gündeme geldiğini görüyoruz. Ancak, hangi akımın öne çıktığından çok, içerik, konu, desen, boya, gölge-ışık, plan, modülasyon, biçim, yüzey, hacim, boşluk, hareket, düzen vb. Gibi resmin kendi sorunsalına ilişkin kimi kavramların öne çıkması, sanatçıların bu gibi kavramlar çerçevesinde nasıl resim çalışmaları gerçekleştirdikleri daha bir önem kazanmaktadır. Böyle bir süreçte, sanatçıların ürettikleri yapıtların arkasında yatan nedenleri kendi bağlamlarında tutarlı bir şekilde açıklamaları, üzerinde çeşitli tartışmalar yapılan bazı kavramların içini doldurmaktadır. Herşeye karşın ortaya atılan bazı kavramların dönemin tümünü bağladığı ya da bu dönemin karakteristik tanımını ortaya koyduğu söylenemese de, yine de bu dönem için belli bir atmosferin oluşmasında ortaya atılan bu kavramların, öne sürülen bazı görüşlerin ve yapılan çeşitli yorumların kesin bir belirleyiciliği vardır. Bu aşamada kuşkusuz en önemli kaynakları Müstakiller hareketinin uygulayıcıları olan sanatçıların yapıtları, sanata ilişkin yazdıkları, söyledikleri oluşturmaktadır.


    Konstrüktivizm akımı Batı sanatının yapısından kaynaklanan çok katmanlı oluşumunun aksine –ülkemizde batılı birçok akımda görüldüğü gibi- daha çok biçim dilinde karşılığını bulur. Türk resim sanatının bu döneminde sıklıkla telaffuz edilen ve dönemin resim dilini oluşturan inşacı/kurmacı/konstrüktif resim gibi kavramların karşılığı da bu anlamda algılanmalı; Konstrüktivizm akımının dinamikleriyle karıştırılmamalıdır. Özellikle Vladimir Tatlin’le gündeme gelen konstrüktivist biçemde artık geleneksel resmin malzeme ve mekan kullanımı yerine, gerçek malzeme ve mekana yönelme anlayışı, Türk resim sanatının anılan döneminde biçim dili olarak kullanılan kavramlarla tam örtüşmeyen, dolayısıyla karşılaştırma yapılamayacak nitelikler gösterir.

    Bu nedenle Batı sanatındaki karşılığı ne olursa olsun, bu dönemin dilini oluşturan inşacı tekniğin nasıl bir anlayış olduğunu doğrudan sanatçıların kendi ifadelerinden izlemek daha doğru bir yaklaşım olarak benimsenmelidir.

    Örneğin Müstakillerin öne çıkan sanatçılarından Ahmet Zeki Kocamemi: “Resim yapmak icat etmek demektir. Taklit etmek değil....Resim, bir yapı gibi yoktan var edilir. Bir abide gibi örülür.” Derken: Ali Avni Çelebi ise “Sanatta aradığım şart ve vasıflar: Karakter, hareket, form, volüm, inşaa, tesir, atmosfer ve valörü ile bütünü teşkil eden kompozisyon olduğuna inandım ve o yolda eğitilerek yolumu tayin ettim demektedir.”

    Fransız ve Alman ekollerinin etkileri
    ‘1914 Kuşağı’ üyelerinin Sanayi-i Nefise Mektebi’nde hoca oldukları dönemde eğitim gören geleceğin ‘Müstakiller’ ve ‘d Grubu’ temsilcileri. 1922 ve 1923 yıllarından itibaren Fransa ve Almanya’ya gönderilmeye başlandılar. Avrupa’daki eğitimlerini tamamlayan gençler 1928’de yurda döndüler ve 1929’da tüzükdeki sırasıyla Refik Fazıl Epikman, Cevat Hamit Dereli, Şeref Kamil Akdik, Mahmut Fehmi Cuda, Nurullah Cemal Berk, Hale Asaf, Ali Avni Çelebi, Ahmet Zeki Kocameni, Muhittin Sebati, Ratip Aşir Acudoğlu, Hasan Fahrettin Arkunlar’dan oluşan sanatçılarla müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği’nni kurdular.


    [​IMG]
    “Bursa Ulu Cami”, prestuval üzerine yağlıboya, imzalı, 45x55 cm, Antik A.Ş. Arşivinden

    [​IMG]
    “Kayık Çekenler”, tuval üzerine yağlıboya, 55*47 cm, Antik A.Ş. Arşivinden


    Birlik üyelerinin eğitim özelliklerine baktığımızda Fransız ve Alman ekollerinin karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Birliğin üyeleri Paris’e ve Almanya’ya gönderilmiş ve Ernest Laurent, Lucien Simon, Paul-Albert Laurens, Hans Hofmann gibi hocaların atölyelerinde çalışmışlardı. Özellikle Almanya’da eğitim görenlerin etkilendiği ünlü hoca Hans Hofmaan’dı. Türk resmine ilişkin inceleme yapanların sıklıkla vurguladıkları gibi Hofmann’ın öğrencileri Ahmet Zeki kocamemi ve Ali Avni Çelebi Türkiye’de modern resmin gelişindeki öncüler olarak değerlendirilmektedir. Öte yahdan birlik üyeleri içinde Almanya’da eğitim alan başka sanatçılar da bulunmaktadır. Örneğin Mahmut Fehmi Cuda Fransa öncesi kendi olanaklarıyla gittiği Münih’te bir yılı aşkın bir süre Hans Hofmann’ın öğrencisi olmuştu. Bu arada Hasan Fahrettin Arkunlar’ın da Paris’teki Dekoratif sanatlar Okulu’ndan mezun olduktan sonra Leipzig Akademisi’nin yüksek bölümüne devam ettiğini anımsatmılıyız. Birliğin tek heykeltraş üyesi Ratip Aşir Acudoğlu da eğitimini Almanya’da alanlar arasındadır.


    Kübizm, Doğa ve Ali Çelebi
    Müstakiller hareketinin uygulamaya çalıştığı biçem özelliklerinin belirginleşmesinde Ahmet Zeki Kocamemi ve Ali Avni Çelebi’nin öne çıkma nedenlerine bakıldığında, bu iki sanatçının, hocaları, kübist ve dışavurumcu biçemiyle bilinen Hofmann’ın da etkisiyle resmin biçim, yüzey, hacim, boşluk, plan, modülasyon, hareket gibi kendine özgü öğelerini kendi bağlamlarında ele alarak değerlendirip, bu kavramlarla nasıl resim yapacaklarını ciddi bir sorun olarak düşünmeleri ana özellik olarak dikkat çeker.

    Avni Çelebi Almanya’daki eğitimiyle ilgili: “Hofmann atölyesine başladığım zaman, onun görüşlerini önce yadırgadım. Gençtim. Sanat Yolculuğuna yeni çıkmıştım. Bu büyük ustanın görüşleri bir hamlede kavranamazdı elbette. Çalışmalar ilerledikçe sırları çözmeye başladım.” demektedir.


    [​IMG]
    “Maskeli Balo”, (imzalı, 1928). Tuval üzerine yağlıboya, 139x187 cm, (İRHM)



    Yine sanatçı: “Almanya’da gördüğümüz sanat öğretimi, Kübizm, Dışavurumculuk ve Konstrüktivizm üzerine kurulmuştu. Çallı’nın görüşü, dış izlenimleri değerlendiriyordu. Dışavurumculuk ise, içerik ve pisikolojik yönden hacimlerin ağırlıklarını, planlarını değerlendirip mekan sorununu çözer.” açıklamasıyla nasıl bir sanat anlayışı ile yorulduğunu ortaya koyuyordu. Türk resim sanatının bu döneminde sanatçıların çoğu, bazı farklılıklar gösterseler de, temelde doğa kaynak ve Cezanne’a dayanan bir resim dili geliştirmeye çalışmışlardır. Ali Avni Çelebi Doğaya bağlı kübist anlayıştan yola çıkarak geliştirdiği çalışmalarında, nesnelerin niteliklerini bozmamaya ve kübizmin bireşimci yönünden yararlanmaya çalıştı. Gönül Gültekin’in de vurguladığı gibi Çelebi’nin desen anlayışını örnekleyen çalışmalara bakıldığında düz, köşeli ve eğri çizgilerle, nesnelerin plastik niteliklerini kaybettirmeden, fakat ayrıntısız kunt bir yapı içinde işlendiği görülmektedir. Sanatçı geniş planları. çizgilerin yönlerindeki ve tonlarındaki değişimlerle belirlenmiş, kitlesel yapı oluşturmuştur. Sanatçı bu durumu: “Yukarıdan aşağıya çizilen bir çizgi ile ters yönde çizilen çizginin etkisi farklıdır.” şeklinde açıklamıştır. Sanatçının yapıtlarında çizginin gücü önem kazanırken, nesnelerin hacimleri ve ağırlıkları özellikle vurgulanmıştır. Sanatçının yapıtlarında biçimleri deforme etme anlayışı, hocası Hofmann’ın önerilerinden kaynaklanıyordu. Hofmann, öğrencilerine nesnelerin plastik niteliklerinin yanında, pisikolojik özelliklerinin de önemsenmesi gereken öğeler olduğunu öğretiyordu.

    Ali Avni Çelebi’nin Hofmann atölyesi çalışması olan “Nü” çalışmasında figürün tablonun neredeyse tümünü kaplayan ve çevresiyle uyum sağlayacak biçimde işlenmesi, konunun düşünsel bir mekan içinde düşünülmesinin de bir göstergesidir. Yine Gültekin’in ifadesiyle Çelebi’nin biçimlerinde görülen kare, üçgen, daire gibi geometrik yüzeylerle değişiklik yaratılmış, biçim tek düzelikten kurtulmuştur. Çizgi ve planların ritmik yapısındaki bu değişik anlayış biçimi, doğal görünümünden uzaklaştırarak, dinamik bir deformasyona ulaştırmıştır.


    [​IMG]
    “Berber”, (imzalı, 1931). Tuval üzerine yağlıboya, 56,5x46 cm, (İRHM)


    [​IMG]
    “Silah Arkadaşları”, (imzalı, 1932), Muşamba üzerine yağlıboya., 150x100 cm, (İRHM)


    [​IMG]
    “Kediler ve Sincap”, (imzalı, 1967), Tuval üzerine yağlıboya, 115x100 cm, (İRHM)


    Aynı hocanın öğrencisi olan Ahmet Zeki Kocamemi de çalışmalarında nesnelerin ağırlığını ve hacmini vurguluyor, yapı ve boşluk kavramlarına özel bir önem veriyordu. Kuşkusuz, renk her sanatçı için ifade gücünü doğrudan etkileyen bir öğeydi. Hofmann’a göre renk, güçl. plastik bir araçtı ve her renk yeni bir biçim yaratıyordu.

    Ali Avni Çelebi’nin ilk çalışmalarında dışavurumcu anlayışgörülmekte birlikte inşacı düzen daha ağırlıklıdır. Sanatçının “Vitrin”. “Maskeli Balo” gibi yapıtları bu anlayışın özgün örnekleri olarak gösterilebilir. “Silah Arkadaşları” ise adeta sanatçının inşacı düzen anlayışı ve dışavurumcu nitelikleri birlikte değerlendirdiği bir başyapıt olarak değerlendirilebilir.


    [​IMG]
    “Natürmort”, tuval üzerine yağlıboya, imzalı, 35x44 cm, Antik A.Ş. Arşivinden

    [​IMG]
    “Arapkir-Hezende Yolu”, (1937), Tuval üzerine yağlıboya, 33x41 cm (İRHM)



    Ali Avni Çelebi bütün konularla ilgilendiğini, doğanın zenginliklerinden yararlandığını, sabit bir konu üzerinde durmadığını ifade etmiştir. Ancak, sanatçının ilk yapıtlarından son yapıtlarına doğru yapılacak bir değerlendirme, onun daha kavramsal ele alınan konulardan giderek daha gündelik yaşamın insanı kuşatan olaylarına doğru bir yol izlediğine tanık oluruz. “Berber”, “Deniz Hamamı”. “Seyyar Satıcı”. “Hamamda Kese”, “Kuşbaz”. Balıkçılar” . “Kelebek Yakalayanlar”. Kediler ve Sincap”. “Avcı”, “İp Atlayanlar*. “Kır Kahvesi”. “Piknik”. “Büyükada’dan” gibi çalışmaları bu evrilmenin göstergeleri gibidir. Özellikle 1938’deki Birinci Yurt Gezisi’nde Malatya ve Arapkir’e; 1942’de Beşinci Yurt Gezisi’nde Bilecik’e gönderilmesi, Çelebi’nin konu seçimindeki değişiklerin nedenlerinden biri arasında sayılmalıdır. Bu dönem çalışmalarında gidilen yörelere ait çeşitli görünürler, yöre yaşamından bazı keşitler yine inşacı anlayışın izlerini duyumsatan bu anlayışla yansıtılmıştır. Özelliklede sanatçının 1950 sonrası çalışmalarında doğadaki insan ve hayvan yaş*Sansür**Sansür**Sansür**Sansür**Sansür* ilişkin konular merkeze yerleşti. Sanatçının bu yapıtlarında yaşamın doğal seyri içindeki insan ve hayvan yaşamından kesitler, duygu ve hareket öğesi gözetilerek yine kendine özgü biçim diliyle yansıtılmıştır.

    Her sanatçının sanat yaşamı boyunca sevdiği, ağırlıklı olarak yöneldiği çeşitli konular olabilmektedir. Gönül Gültekin’in araştırmasında da vurguladığı gibi Çelebi’de bu konular ağırlıklı olarak figürlü, figürsüz manzara, figürlü komposizyon olarak belirir. Natürmort, portre ve ev içi konular sanatçının daha az ilgisini çekmiştir.


    Çok değişik açılardan irdelenebilecek niteliklere sahip bu dönem sanatçılarının belki de en dikkat çeken yanları, yapıtlarını, resim sanatının serüveninde değerlendirilebilecek sağlam düşünsel kaynaklara dayandırma çabalarında ortaya çıkıyordu. Bu nedenle Türk resim sanatının bu dönemini değerlendirirken, adeta bir laboratuar deneyi sonucu elde edilmiş yapıtlarla dolu olduğunu fark ederiz.

    Müstakil ressamların yapıtları ayrı ayrı ele alındığında, aslında her bir sanatçının yukarıda sözü edilen kavramların uzağında kalmadığı; ancak kimi zaman bireysel biçem gelişimlerinden kaynaklanan değişik değerler ekleyerek özgün ifade olanakları yakaladıklarını söyleyebiliriz.

    KAYNAKÇA
    ARSEVEN, CELAL ESAD, Türk Sanatı Tarihi, C. 3., Maarif Vekaleti, İstanbul (1955-1959)
    BERK, NURULLAH, Türkiye’de Resim, Güzel Sanatlar Akademisi, İstanbul 1943
    BERK, NURULLAH-HÜSEYİN GEZER, 50. Yılın Türk Resim ve Heykeli, (2.bs.), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 1973
    BERK, NURULLAH-KAYA ÖZSEZGİN, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, Türkiye İş Bankası, Ankara 1983
    ÇOKER, ADNAN, Cemal Tollu, Galeri B Yayınları, İstanbul 1996
    ÇEKER, ADNAN-KEMAL BİLENSOY (Haz.) Zeki Kocamemi, İDGSA, İstanbul 1979
    EDGÜ, AMELİE (Ed.), Yurt Gezileri ve Yurt Resimleri (1938-1943), Milli Reasürans Sanat Galerisi, İstanbul 1998
    ELİBAL, GÜLTEKİN, Atatürk ve Resim-Heykel, Türkiye İş Bankası, İstanbul 1973
    GİRAY, KIYMET, Çallı ve Atölyesi, İş Bankası, İstanbul 1997
    GİRAY, KIYMET, Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği, Akbank Yayınları, İstanbul 1997
    GÜLTEKİN, GÖNÜL, Ali Avni Çelebi, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1984
    GÜLTEKİN, GÖNÜL, Western Trends in the Turkish Art of Painting, T.C. Ziraat Bankası, Ankara 1982
    GÖREN, AHMET KAMİL, 50. Yılında Akbank Resim Koleksiyonu, Akbank Yayınları, İstanbul 1998
    GÖREN, AHMET KAMİL, “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Türk Resim Sanatı-2: Yeniden Yapılanmaya Koşut Resim İnşa Etmek”, rh+ Sanat, Sayı: 3, Antik Sanat Yayınları, İstanbul Ocak/Şubat 2003, s.48-55
    GÖREN, AHMET KAMİL, Fahrettin Arkunlar, Axa Oyak Sanat Galerisi, İstanbul Mayıs 2001 (Metin: Fahrettin Arkunlar “Bir Müstakil Ressam”/Fahrettin Arkunlar “An Independent Artist”)
    NACİ, ELİF, Resim 1923-1933 (iç kapakta: On Yılda Resim 1923-1933), Gazetecelik ve Matbaacılık T.A.Ş. İstanbul 1933
    TANSUĞ, SEZER, Çağdaş Türk Sanatı, (1. Bs.) Remzi Kitabevi, İstanbul 1986
    TURANİ, ADNAN, Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1984
    YAMAN, ZEYNEP YASA, 1930-1950 Yılları Arasında Kültür ve Sanat Ort*Sansür**Bir Bakış: d Grubu, (Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1992
     
  4. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    108
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: Ali Avni Çelebi Hakkında

    Ali çelebi miniyatür çalışmaları



    [​IMG]










    [​IMG]

    [​IMG]


    Ali çelebi Miniyatür

    [​IMG]
     
Ali Avni Çelebi Hakkında konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Hoca Ali Rıza Hakkında

    Hoca Ali Rıza Hakkında

    hoca ali rıza tabloları hoca ali rıza nın hayatı sanat anlayışı eserleri hakkında bilgi eserlerinin isimleri Hoca Ali Rıza ( 1858) -------------------------------------------------------------------------------- 1858 yılında Üsküdar'da doğduğu için sanat tarihimize Üsküdar'lı Hoca Ali Rıza adıyla geçmiştir. Süvari binbaşısı Mehmet Rüştü Bey'in oğludur. Rüştiyedeki öğrenciliği sırasında...
  2. Ali Gül hakkında bilgiler

    Ali Gül hakkında bilgiler

    ali gül hakkında bilgiler, haberler, kimdir, seslendir, dublaj, sesi, hayatı, kısaca hayatı, filmleri, resimleri, biyografi Ali Gül, tiyatro mezunu ve seslendirme dublaj sanatçısıdır Melek2lerim. Şimdi gelin Ali Gül hakkında bilgiler edinelim. Ali Gül, (d. 1958, Adana), Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı. Sanat hayatına, Adana'da amatör tiyatro topluluklarında...
  3. Ali Sürmeli hakkında

    Ali Sürmeli hakkında

    ali sürmeli hakkında bilgiler, haberler, kimdir, dizileri, filmleri, hayatı, kısaca hayatı, biyografi, biyografisi, kurtlar vadisi, nereli, aslen nereli kaç yaşında Deli yürek dizisi ile hayatımıza giren Ali Sürmeli, şimdiler de Kurtlar Vadisi'nin "beni sevimisin" diyen komik ve sevimli adamı:) Sevgili Melek'ler, bu yazımızda usta tiyatrocu ve oyuncu Ali Sürmeli hakkında...
  4. Hezarfen Ahmet Çelebi hakkında bilgi alabilirmiyim

    Hezarfen Ahmet Çelebi hakkında bilgi alabilirmiyim

    Bir araştırmam için sizden yardım istiyorum.İlk kez buraya yazıyorum ve herkese yardımcı olduğunuzu biliyorum.Ben Hezarfen Ahmet Çelebiyi araştırıyorum, neler yazabilirsiniz onun hakkında ?
  5. Evliya Çelebi Kimdir?

    Evliya Çelebi Kimdir?

    1611’de İstanbul’da doğdu. 1682’de, Mısır’dan dönerken yolda ya da İstanbul’da öldüğü sanılıyor. Asıl adı Evliya Çelebi Derviş Mehmed Zillî. Ailesi Kütahya’dan gelip saraya yerleşti. Babası sarayda kuyumcu olan Mehmet Zillî. Özel öğrenim gördü. Bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış sanatlarını öğrendi. Musiki ile ilgilendi, hafız oldu. Enderuna alındı. Dayısı Melek Ahmed...

Sayfayı Paylaş