gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.184
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113

    Anamur Yolları(Kayrak Çakıllı Yollar)

    Konu, 'türkülerimiz ve hikayeleri' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    Dudu gelin elindeki tokucakla Kızılca köyünün 2 km uzağındaki bük'lere giden akarsuda yıkamakta olduğu çamaşırlara son vuruşunu yaparken karnında büyük bir ağrı hissetti. Taş üzerine yerleştirdiği çamaşırlara tokucakla bir daha bir daha vurmaya çalıştı.Tokucak indikçe karnındaki acıyı daha çok hissetmeye başladı. Çamaşır yıkamak için gelen komşu kızı Şaziye işini bitirmiş ve köye dönmüştü.Yapayalnızdı. Gün batmak üzereydi. Az ileride otlayan eşek de huysuzlanmış ön ayağının biriyle yeri eşeliyordu.

    Yıkadığı çamaşırlar, su ısıtmak için getirdiği kazan, deterjan yerine kullandığı pelit külü'nün arta kalanlarının bulunduğu kıl torba, çamaşır döğmek için getirdiği tokucakın eşeğe yüklenmesi gerekiyordu. Fakat kıpırdayamıyordu. Karnındaki ağrı kasıklarına kadar inmişti. Komşu kadın Nadire; " sancın geldiği zaman haberimiz olsun " demişti. Acaba bu ağrı "sancı" mıydı ?

    "Doğum sancısı" bu muydu ? Kocası Sadık Anamur?a çalışmaya gideli aylar olmuştu. "Ben gelinceye kadar doğum olmaz" demişti. Aynı ağrıyı bir gün önce de hissetmişti.

    İki büklüm bir halde zorla eşeğin palanını üzerine koydu. Kolanı iyice sıkıştırıp sıkıştırmadığını hatırlamıyordu bile. Kıldan yapılmış heybeyi palanın üzerine attı. Heybenin gözlerine çamaşırları doldurdu. Kazanı zorluklar içinde palanın üzerine yerleştirdi. Her iki kulpundan kolana bağcıklarla bağladı. Pelit külünün bulunduğu kıl torba ile tokucağı kazanın içine attı. Eşek önde, Dudu gelin arkada yola koyuldular.

    O gün ayın 14'ü idi. Eve vardıkları zaman neredeyse gecenin üçte biri bitmişti.Keçileri otlatan kayınbiraderi Salih ile oğlakları otlatan kaynanası Durdane Ana çoktan uyumuşlardı. Ocakta yanan odunların közü kalmış ve odayı hafifçe aydınlatıyordu.

    Durdane Ananın uykusu çok hafifti. Bir süre çamaşıra giden gelini Dudu'nun gelmesini beklemiş o gelmeyince bükten gelen gompillerden bir kaçını köz'e atmış oğlu Salih ile birlikte gompil ve ayranla karınlarını doyurmuşlardı.

    Dışardan duyduğu tıkırtı ile uyanan Durdane Ana Dudu?nun yardımına koşmuş, birlikte eşeğin yükünü indirmişler, ilerdeki ardıç ağacına eşeği bağlayıp içeri girmişti. Birde ne görsün? Dudu gelin yerde kıvranıyor, kayınbiraderi Salih'in sesini duymaması için ala yazmasının ucunu iki dişinin arasında sıktıkça sıkıyordu.Durdane Ana vaktin geldiğini hissetmiş ve önceden hazırladığı koyun yünü ve pamuk ipliğinden yapılmış ala kilimi, keçi kılından yapılmış çulun üzerine atmış, Dudu gelini üzerine yatırmıştı. Oğlu Salih'i uyandırmış, eline bir kıl çuval tutuşturmuş, yatması için evcik'in erzak deposuna göndermişti.

    Durdane Ana; Dereköy'e gelin olarak gönderdiği kızı Gülsüm ile komşusu Bekir Koca'nın oğlu Aptil'e verdiği Şaziye ve oğlu Salih'i doğurmuş fakat hiç çocuk doğumunda ebe olarak bulunmamıştı. Ancak keçileri otlatırken onların kuzlama'sına yardımcı olmuştu.Dudu gelin de hiç doğum yapmamıştı. Ama bir defasında oğlak güderken rastladığı komşu köyden Rahime Kadının anlattıklarını dinlemişti. Her şeyi anlamıştı ama göbek bağını kesme olayına akıl erdirememişti.

    Kaynana gelin doğumun gerçekleşmesinden sonra göbek bağını da iki taşın arasında kesmişler, Dudu gelin derin bir uykuya dalmıştı. Rüyasında Anamur'a çalışmaya giden kocası Musa'yı görmüş bir erkek çocukları doğduğunu Musa'ya anlatmış oda "adını Ahmet koyalım" demişti. Uyandığı zaman Durdane Ana'ya rüyasını anlatmış böylece çocuğun adı da konmuştu; Ahmet ...

    Aynı günlerde Kızılca köyünün kuzeyinde bulunan bir Sayfant'ta gece yarısı yine bir hareketlilik gürünüyordu. Sayfant iki katlı idi alt katta hayvanların barınması için ahır bulunuyordu.

    Sayfant'ta dede Ese Dayı, karısı Sabahat, gelini Fatma, damat Sadık, Ese dayının üç torunu birlikte yaşıyorlardı. Sayfant'ın yatak odasında gelin Fatma doğum sancısı çekiyordu. Eşinin doğumunun yaklaştığını bilen Sadık doğum için halası Zehra'yı "ebe"lik yapması için getirmişti.

    Zehra'nın yardımı ile bir kız çocuğu dünyaya getiren Fatma; dördüncü çocuklarının da kız olduğunu duyunca kocası Sadık?ın kendisine kızacağını hissetmiş ve saatlerce onun kapıdan görünmesini beklemişti.Fatma'nın Sadık'ı beklediği saatlerde Sadık eşinin bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini duyunca onu tebrik bile etmeden, çocuğunun yüzünü bile görmeden yaya olarak çalışmaya gitmek üzere kayrak çakıllı yollardan Bozyazı kasabasına yönelmişti.

    "Adını Gülizar koyun" diyen dede Ese Dayı gelini Fatma'nın bir erkek çocuk dünyaya getirmemesine hayıflanıyor, karısı Sabahat'a dert yanıyordu : " Biz yaşlandık Bük'te kim çalışacak? Gompil'leri kim çapalayacak ? Değirmene kim gidecek? Anamur'a, Bozyazı'ya kim gidip şeker, pirinç, tütün getirecek? Diğer torunlar gibi buda kız ... La havle vela kuvvete .. "

    Yeni doğan bebeğe Gülizar adını koymuşlardı.

    Ahmet yedi yaşına gelince elinde azık torbası, belinde keser, önünde 30 - 40 oğlakla o dağ senin bu dağ benim dercesine Kızılca köyünün doğusundan batısına güneyinden kuzeyine basmadık yer bırakmamış; 15 yaşına gelinceye kadar hep keçileri ve oğlakları gütmek, anasına yardım etmekle günlerini geçirmişti. Amcası Salih evlenmiş başka bir eve taşınmıştı. Kocasını Yemen çöllerinde savaşta kaybeden ebe'si Durdane Ana artık yatalak şekilde evin bir köşesinde yatıyordu.

    Musa Anamur'dan geleli aylar olmuştu. Oğlu Ahmet'in genç bir delikanlı haline geldiğini görünce çalışmak üzere onu da Anamur'a götürmeyi planlamaktaydı. Çok değil iki yıl birlikte çalışsalar Sadık'ların evi gibi bir sayfant yaptırmayı ve evcik'ten kurtulmayı planlıyordu.

    Bir sonbahar sahahı Musa oğlu Ahmet ile birlikte kayrak çakıllı yollardan Bozyazı'ya, oradan da Anamur'a gelmiş Akcami'nin karşısındaki han'a yerleşmişti.

    Ahmet babasıyla birlikte tam üç yıl Anamur ve Bozyazı ovasında ne iş bulduysa çalışmıştı. Anamur'un 6 km güneydoğusunda bulunan Mamure Kalesi ile, 7 km batısında bulunan Anemurium antik kenti, Karamanoğulları tarafından yapılan Akcami, bahçelerinde çalıştığı Molla Mehmet Evi, Şevki Efendi Evi, Hakkı Efendi Evi, şehir merkezinde bulunan iki katlı kilise ve her pazar çalan kilise çanı onun genç ruhunda fırtınalar estirmişti.Babası haklıydı. Kızılca'da bir Sayfant'ları olmalıydı. Evcik'ten kurtulmak gerekti. İyi bir para biriktirmişler ve bir sene içinde Sayfant'a taşınmışlardı.

    19 yaşına gelen Ahmet için Kızılca köyünde çobanlık yapmaktan başka yapacak bir iş de yoktu. Artık Anamur ve Bozyazı'ya çalışmaya da gitmiyordu.

    Çocukluk arkadaşı Gülizar bük'te gompilleri sularken Ahmet birkaç defa keçileri sulamak için tarlanın önünden geçmiş ve bir defasında Gülizar'la göz göze gelmişlerdi. Artık her akşam üzeri keçileri sulamak için bük adı verilen tarlanın önünden geçerken hep Gülizar'la karşılaşan Ahmet ile Gülizar arasında sıcak bir yakınlaşma peydahlanmıştı.

    Gülizar'a göre Ahmet köydeki gençlerin hiçbirine benzemiyor, daha alımlı bir görünüm sergiliyordu. Ahmet'e göre Gülizar ise Anamur da gördüğü şehir kızlarının, bey kızlarının hiçbirine benzemiyor, daha bir sıcak bakıyordu.

    Bir defasında yeni doğan bir oğlak Ahmet'in kucağında iken Gülizar oğlağın başını okşamış, gözgöze gelmişler, Gülizar?ın yanakları al a1 olmuş koşarak Ahmet'in yanından uzaklaşmış, Ahmet ise heyecandan oracığa yığılıp kalmıştı.

    Bir defasında da Ahmet Kocacevizden kopardığı cevizlerden birkaç tanesini Gülizar'ın yanına bırakmış, Gülizar'ın bu cevizleri aldığını görünce o gün sabaha kadar sevincinden uyuyamamıştı.

    Yine bir defasında dağdan topladığı alıçları azık çıkısına koymuş, Gülizar'a vermiş onun közde pişirip aynı azık çıkısına koyduğu Gompilleri almıştı.

    Bu basit ve safça alışverişler, bakışlar iki genci birbirine iyice yaklaştırmıştı.Ese dayı bir hayli yaşlanmış, ilerlemiş yaşına rağmen torunu Gülizar'ın her akşam üzeri kargaları kovalamak bahanesi ile tarlaya - büke gidişine pek anlam verememiş, ilerleyen aylarda Ahmet ile olan yakınlaşmasını ilgi ile izlemişti. Gençliğinde kendisi de böyle bir sevdaya tutulmuş fakat sevdiceği bir başkasına yar olmuştu. Ahmet'te kendi gençliğini Gülizarda sevdalandığı ve kavuşamadığı komşu kızının gençliğini görüyordu.

    Durdane Ana'da yatalak olmasına rağmen Ahmet'teki bu değişikliği fark etmiş Ese Dayı gibi o da genç kızlığını hatırlamış, gençliğinde sevdalandığı gencin bir başkası ile evlendiğini düşünmüş, Gülizar'ı kendisine Ahmet'i sevdalandığı gence benzetmişti.

    Acaba birbirine kavuşamayan bu iki sevdalı Ese Dayı ile Durdane Ana'mı idi?

    Gülizar bir gün özene bezene gompil ekmeyi yapmış, babasının Bozyazı'dan getirdiği pirinçten pilav hazırlamış sevdalısı Ahmet ile birlikte koca taşın arkasındaki piynar ağacının gölgesinde birlikte yemek yiyeceklerdi. Ahmet'te keçi yoğurdundan yapılan taze ayran getirecekti.Nedendir bilinmez. Gülizar annesi Fatma'ya babası Sadık'a ebesi Sabahat'a değil de dedesi Ese Dayı'ya bu buluşmayı haber vermiş, Ahmet'te durumu annesine, babasına değil ebesi Durdane Ana'ya anlatmıştı.

    Genç sevdalılar koca taşın arkasındaki piynar ağacının dibinde piknik yaparken sol taraftaki ardıç ağacının dibinden Ese Dayı, sağ taraftaki andız ağacının dibinden Durdane Ana yaşlı gözlerle onları izlemekte idi. Genç sevdalılar tuluk ayranını yudumlarken iki yaşlı gözde karşılıklı birbirlerini süzüyordu.

    Ahmet'le Gülizar'ın dillere destan gizli sevdası masum bir şekilde yıllar yılı devam etmiş derken her Türk genci gibi Ahmet'de askere çağrılmıştı.

    Ahmet yavuklusuyla hüzünlü bir ayrılık yaşamış, Gülizar'ın kendisine verdiği işlemeli beyaz mendili itina ile iç cebine yerleştirmiş, kendisini uğurlayan komşuları ile vedalaşmış tek başına kayrak çakıllı yollardan geçerek 60 km uzaklıktaki Anamur'a gelmişti. Diğer köylerden toplanan gençlerle birlikte Ermenek Sancağına varmışlar oradan Konya'ya gitmişlerdi.

    Konya'da sıkı bir askeri eğitimden geçen Ahmet, Çavuş rütbesi almış ve Ahmet Çavuş olarak İstanbul'a gönderilmişti.

    Ahmet'in İstanbul'da Selimiye kışlasında askerlik yapmaya başlamasından iki ay sonra Balkan Savaşı çıkmış, Balkan Devletlerinden Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karabağ hükümetleri Türklere karşı topyekün savaş ilan etmişlerdi. Yapılan çetin savaşlar sonucu 3 - 4 cephede Türkler yenilgiye uğramışlardı.

    29 Ekim 1912'de Bulgarlara yenilen Türkler Çatalcaya çekilmişlerdi. Ahmet Çavuş da Çatalcaya kadar çekilen Türk askerlerinin arasında idi.

    Lüleburbaz Savaşları denilen ve Çatalca'ya çekilmek zorunda kalınan 29 Ekim yenilgisinde Türkler sadece Bulgarlara yenilmemiş açlık ve çamur'a da mağlup olmuştu.

    Ahmet Çavuş haftalarca potinini bile çıkarmamış diğer askerlerle birlikte gece gündüz aç susuz kahramanca mücadele etmişti.

    Balkan Devletlerinden Bulgarların hedefi İstanbul'u ele geçirip boğazlara hakim olmaktı.

    17 Kasım 1912'de Bulgarlar İstanbul'u almak için yeni bir taarruz başlatmışlardı.

    Her türlü zor şartlara, açlığa susuzluğa rağmen Türk ordusu hazırlıklıydı. 20 gündür tüneller kazılmakta, tuzaklar hazırlanmaktaydı.

    Top - tüfek sesleri, Allah Allah nidaları arasında Ahmet Çavuş bir oraya,bir buraya koşuşturmaktaydı.Elindeki dolma tüfek ile üzerlerine el bombası ve kurşun yağdıran Bulgar askerlerine ateş etmekte, attığı her kurşunun hedefine vardığına inanmaktaydı. Bir ara içinde gizlendikleri sığınağın hemen yanı başına bir el bombası düşmüş Ahmet Çavuş arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında patlamaya hazır el bombasını Bulgar askerlerinin üzerine fırlatmıştı. İşte o anda düşman topçusunun attığı bir top, sığınağın yakınına düşmüş fırlayan şarapnel parçaları Ahmet Çavuşun sol ayağının baldırına saplanmış, sağ ayağının dizden aşağısını parçalamıştı.

    Görülmemiş bir direnişle karşılaşan Bulgarlar geride 10.000 ölü bırakarak savaş alanını terk etmişlerdi. Türk askerleri büyük bir zafer kazanmış ancak yüzlerce şehit vermiş, yüzlerce yaralıyı hastaneye kaldırmışlardı.

    Hastane geçici olarak kurulan bir sahra hastanesiydi. Ahmet Çavuş yaralılar arasında idi. Kısa sürede her iki bacağı kangren olmuş, ameliyat sonunda sol ayağı dizinden bir karış yukarısından, sağ ayağı ise dizinden kesilmişti.

    Sahra hastanesinde aylarca tedavi gören Ahmet Çavuşun tek tesellisi Gülizar'ın verdiği ve avucunun içinden hiç ayırmadığı kana bürünmüş işlemeli beyaz mendil idi. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor, onunla konuşuyordu. Sahra hastanesinde her iki bacağına takma ayaklar takılmış ve ellerine iki asa verilmişti.

    Balkan Savaşları sona ermiş, Ahmet Çavuş terhis olmuş, memleketine gitmek üzere Haydarpaşa istasyonundan trene bindirilmişti. Aktarmalı tren yolculuğu ile Adana'ya gelmişti. Adana'da askeri birliğin verdiği bir katır ve rehberiyle haftalarca süren yolculuktan sonra Anamur'a askerlik şubesine teslim edilmişti.Yine bir binek atı ve rehberiyle kayrak çakıllı yollardan Kızılca köyüne gelen Ahmet Çavuş gece vakti evlerinin kapısını çalmıştı. Bu kavuşmanın üzüntüsüne dayanamayacağını hisseden rehber er, atına atladığı gibi geri dönmüş, Ahmet Çavuş evinin kapısında yalnız kalmıştı.

    Anne Dudu Gelin yıllar yılı Ahmet'ten haber alamamanın üzüntüsü ile yanıp tutuşmaktaydı. Durdane Ana yatalak olduğu için ev işlerinde gelinine hiç yardımcı olamamaktaydı.Baba Musa rahatsız olduğu için sadece oğlakların bakımını üstlenmişti.

    Dudu Gelinin saçları ağarmış neredeyse beli bükülecek hale gelmişti. Akşam vakti keçi ve oğlakları ağıla katmış, Durdane Anaya ve kocası Musa'ya yiyecek bir şeyler hazırlamış, onlar uyuduktan sonra kendisi de yatmış uyumak üzereydi. Kapı çalındığı zaman bir an şaşırmıştı. Komşuları olamazdı. Bu saatte kendilerini arayacak pek komşusu yoktu. Kapıyı açtı. Bir de ne görsün? Askere giden oğlu Ahmet kapıda durmuyor mu? Baba uyanmış, Durdane Ana'yı da uyandırmışlardı.

    Hüzün ve sevinç birbirine karışmıştı. Oğullarının takma bacakla karşılarına çıkması aileyi perişan etmişti.

    Ahmet annesine yavuklusu Gülizar'ı sormuş, annesinin Gülizar ile ilgili anlattıklarını duyunca yıkılmış, sabaha kadar kendine gelememişti.

    Gülizar Ahmet'in askere gidişinden sonra iki gözü iki çeşme her akşam üzeri biteviye sayfantlarının önündeki ardıç ağacının dibinde güneşin batışını izlemekte idi.

    Geyik avlama mevsiminde günlerden bir gün Anamur'dan gelen avcıların yolu Kızılca köyüne düşmüştü.

    Avcılar ardıç ağacının dibinde tek başına oturan gözü yaşlı Gülizar'ı görmüşler, güzelliğine hayran kalmışlardı. Av dönüşü Anamur'da ve Bozyazı'da dilden dile Gülizar'ın güzelliği konuşulur olmuştu.O dönemde uzak köylerden kız istemek pek alışılmış bir durum değildi. Ancak Bozyazı ve Anamur'da Gülizar hakkında o kadar çok şey söyleniyordu ki...

    Yine o dönemde bedelli askerlik sebebiyle bazı gençler bedel parasını ödeyip askere gitmiyordu. Babasının bedel parasını ödediği bir bey oğlu Gülizar'ın güzelliklerini duymuş ve ikinci av mevsiminde avcıların peşine takılmış Kızılca Köyüne gitmişti.

    Uzaktan Gülizar'ı gören bey oğlu ona aşık olmuş ve av dönüşü durumu ailesine anlatmıştı.

    ... ve Balkan Savaşlarında yavuklusunun şehit olduğunu tahmin eden Gülizar Anamur'a gelin gitmişti.

    Gece yarısı eve gelen Ahmet Çavuş sabah şafakla birlikte elinde asası, takma bacaklarını sürüye sürüye Kocataş'ın arkasındaki Piynar ağacının dibine gitmiş, Gülizar'ın verdiği lime lime olmuş kanlı işlemeli mendili yere sermiş öylece kalakalmıştı.

    Musa, Dudu, Salih, Komşu köyün gençleri Ahmet'i aramışlar bulamamışlardı. Ese Dayı'nın hatırlatmasıyla Kocataş'ın arkasındaki piynar ağacının dibinde yarı baygın şekilde yatan, takma bacaklarını sağa sola fırlatan Ahmet Çavuş'u bulmuşlar ve evine taşımışlardı.Ahmet Çavuş günlerce ağzına bir lokma ekmek almadan, bir tas su içmeden bitkin bir şekilde Durdane Ana'nın yanı başında gözünü avucunun içindeki kanlı beyaz işlemeli mendile dikmiş vaziyette yatmaktaydı.

    Haftalar haftaları aylar ayları kovalamış ve bir ara Ahmet Çavuş başını Durdane Ana'nın göğsüne yaslamış, gözlerini Durdane Ana'ya dikmiş ve "bunun için mi Balkan savaşına katıldım, bunun için mi bacaklarımı kaybettim. Gülizar nerede?" demişti.

    Bu sözler belki de aylardır ağzından çıkan ilk sözlerdi.

    Ahmet Çavuş'un ağzından çıkan ikinci şiirimsi sözler şunlar olmuştu; "Anamur yolları gayrak çakıllı... Bir yar sevdim uyar akıllı... Anamur üstüne duman bürümüş... Benim sevdiceğim bu diyarda imiş..."

    Durdane Ana bu sözleri adeta ezberlemiş Ahmet'in sözlerini gelen gidene söyler olmuştu.

    Yıllar yılları kovalamış Ahmet çavuş kendini toparlamış kaderine razı olmuştu. Bunun sırrı neydi ? Ahmet Çavuş nasıl kendine gelmişti? Bunu anlamak mümkün değildi.

    Ahmet Çavuş artık insanların arasına karışır olmuştu. O takma bacaklarıyla gittiği her yerde aynı sözleri mırıldanıyordu. Ama her geçen gün yeni ilavelerle...

    "Anamur yolları yar yar... Gayrak da çakıllı a canım...Bende bir yar sevdim yar yar... Uyarda akıllı a canım... Anamur üstüne yar yar, Dumanda bürümüş a canım... Benim sevdiceğim yar yar...Bu diyarda imiş a canım..."

    Bu sözler Kızılca köyünde artık yediden yetmişe herkesin dilinde söylenir olmuştu.

    Ahmet Çavuş'un dilinden dökülen şiirler daha da genişlemiş her sözün sonuna "aman" kelimesi eklenmişti.

    Nedendir bilinmez Kızılca Köylüleri Ahmet Çavuşa "Kanuni Ahmet Çavuş" demeye başlamışlardı.Gençler Ahmet Çavuş'un isteği ile hem söyleyip hem oynamaya başlamışlardı. Gençler oynarken ve söylerken Kanuni Ahmet Çavuş yüksekçe bir taşın üzerine oturuyor, gençlerin önünden oda söylüyordu. Hem de yeni yeni eklemeler yaparak.

    Ahmet Çavuş'un türküsü kısa zamanda civar köylerde, Bozyazı kasabasında, Anamur ilçesinde dilden dile söylenir olmuştu. Artık bütün düğünlerde keman, klarnet, davul eşliğinde söylenmeye başlanmıştı. Kim bilir, belki de aynı sözler Ahmet Çavuş'un yavuklusu Anamur'a gelin giden Gülizar'ın kulağına bile gitmişti.

    Kanuni Ahmet Çavuş'un "Anamur yolları Gayrak çakıllı ..." diye başlayan türküsünün ünü; Silifke, Mut, Gülnar, Ermenek, Alanya gibi komşu ilçelere oradan da Mersin, Adana, Antalya gibi illere yayılmış her yerde halk oyunları olarak oynanmaya başlanmıştı.

    Halk oyunları olarak bütün Türk halkına mal olan bu türkü ; canlı ve kıvrak bir şekilde kaşıkla çalgı eşliğinde söylenmeye, kızlı erkekli oynandığı gibi sadece erkekler tarafından da oynanmaya başlanmıştı.

    Oyunlarda erkekler; keçe külah, kıl haba, şalvar, göğnek, çorap, bel kuşağı, bağcık, yörük çarığı giymektedir.

    Kızlar ise; fes, alınlık, pullu veya ala yazma, göğnek, üç etek, salta-cepken, darabulus kuşak, çorap, don, çarık giymektedir.

    Bugün Türk halkına mal olan "Anamur yolları gayrak çakıllı..." diye başlayan Kanuni Ahmet Çavuş'un türküsünün son şekli şöyledir:

    Anamur yolları yar yar aman

    Gayrak da çakıllı a canım sürmelim ben yandım aman

    Bende bir yar sevdim yar, yar, yar, yar aman edalım aman

    Uyar da akıllı a canım sürmelim ben yandım aman



    Anamur üstüne yar, yar, yar yandım aman

    Dumanda bürümüş edalım sürmelim bir tanem aman

    Benim sevdiceğim yar, yar, yar aman

    Bu diyarda bir idi a canım sürmelim aman.


    Derleyen:Gazi MERT


     
Anamur Yolları(Kayrak Çakıllı Yollar) konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. yollardayız

    yollardayız

    “Mademki insansın, mademki duyuyor, düşünüyor ve seziyorsun, öyleyse büyük hakikati bulmak için gönlünü ve idrakini yoracaksın. Duyduklarını ve bulduklarını münasib kimselere söyleyeceksin.” Mevlana böyle buyuruyor. Bu mantığa göre, düşünme ve hissetme kabiliyetine sahip olmak “düşünme ve hissetme” vazifesiyle muvazzaf (vazifeli) olmak demektir. Akla ve gönüle sahip olan insan düşünecek ve...
  2. Yollar...

    Yollar...

    Yollar Varsın biraz da yollar çeksin benim cefamı Artık verin çocuklar, artık verin asamı!. Bir başka kainata, bir başka yurda yol var; Siz örtünün garipler siz örtünün abamı! Yorgun düşüp uzandım altında asumanın; Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı. Şahane manzaraydı dünya sınırlarında Bir kubbenin rüku’u, bir zirvenin kıyamı. Yükseklerinde ömrün dağlar, sular kovuklar:...
  3. Yol Açın, Yolunuz Açılsın

    Yol Açın, Yolunuz Açılsın

    Hikayemizdeki kral, halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar vermiş. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce hatırlarda kalacak bir yarışma düzenlemek istemiş. İsteyen herkesin bu yarışmaya katılabileceğini ilanmiş ve yarışmanın sonunda bu yoldan ''en güzel geçecek'' kişiyi kendisinin belirleyeceğini söylemiş. Yarışma günü memleketin her yerinden insanlar başkente akın etmiş. Bazıları en...
  4. Yol

    Yol

    Tek şeritli ve düz yol İslam dini ve bu dinin koyduğu prensiplere, tali ve çok yollar dine sonradan sokulan bid'at ve hurafelere, Anayola çıkan tali yol, insanı hakka götüren iş ve fiillere, doğru yolu bulmaya, İslamla şereflenmeye, günahları tterk etmeye, Yol olduğu halde bunun dışında yürümek dinen bozukluğa, Yolunun kesilip, eşyalarının alınması dostondan dolayı sıkıntıya girmeye, Doğru yol...
  5. Yol yol uzuyoruz

    Yol yol uzuyoruz

    Yüreğim ardımda, Yüreğimde sen... Geliyorum bir yerlere, bir yerlerdense gidiyorum. Ardımdan gelen bu aşkı sahiplenmek öyle huzur verici ki. Yol yol uzuyoruz, Ardımızda ne bir siren sesi, Ne bir karabasan gürültüsü.. Sen gittiğinden beridir, portre fotoğrafım yok benim. Sadece gidişime şahit yol resimleri... Yol yol sana uzuyorum... Bağlayacağım yüreğine yüreğimi kör...

Sayfayı Paylaş