gebe
  1. Angel_tears

    Angel_tears Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    25 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    1.794
    Beğenilen Mesajlar:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanbul

    "Armudun İyisini Ayılar Yerler"

    Konu, 'Kişisel Gelişim' kısmında Angel_tears tarafından paylaşıldı.

    Ablalarım daha önce bu yazı verildimi bilmiyorum. sanırım hiç ratlamadım. ama bir iletişimci olarak bu yazının gerekli yerlere mesaj vereceğini umuyorum. Yazan: Doğan Cüceloğlu


    Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi
    olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi
    alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
    özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel
    bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir
    öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o
    alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün
    bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve
    itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi
    oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana
    tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş,
    şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu
    biriydi.
    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra
    öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir
    üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak
    okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer
    yapıp profesör olmak istiyor.
    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders
    çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally
    adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
    'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini
    '
    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan
    kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak
    kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan;
    o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim'
    dedi.
    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının
    erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde
    bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.
    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum
    ve o kişiyi kıskandım.
    'Nasıl yani?' dedim.
    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği
    için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa
    ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla
    buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.
    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,
    hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede
    kalıyor, geceleri ona bakıyor.'
    Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek
    eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala
    dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği
    aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama
    baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer'
    diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi
    duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl
    etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş
    olmalıydı.

    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los
    Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada
    oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup
    olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim
    sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle
    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,'
    dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin
    yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara
    uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim;
    isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber
    verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten
    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında
    Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada
    buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.
    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
    Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi
    çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un
    torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar
    doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi
    konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi
    çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da
    çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.
    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.
    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık
    alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek
    konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da
    vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara
    kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına
    kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki
    öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz
    çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz
    hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla
    gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle
    bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde
    bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi
    Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle
    ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme
    havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin
    zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında
    telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten
    arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek
    için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka
    bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize
    durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta
    biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le
    randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat
    etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme
    olanağı kaybolmuş.

    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği
    belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az
    işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık
    duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman
    geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle
    biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek,
    'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

    'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan
    çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın
    karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da
    acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi
    çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.
    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle
    ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım
    kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
    yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.
    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun
    davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally,
    içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya
    yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze
    konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen
    güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve
    çocuğun CAN'ı beslenir.

    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum,
    seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu
    mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
    mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık
    biriyim!' diye yoğrulur.

    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş
    boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.


     

Sayfayı Paylaş