gebe
  1. Misafir

    Misafir Forum Okuru

    Bekleyiş

    Konu, 'Aşk Hikayeleri' kısmında Misafir tarafından paylaşıldı.

    Akşam yemeğinden sonra erkekler, sigara içme salonunda konuşuyorlardı. Söz ettikleri konu, ölenlerin geride kalanlara bıraktıkları değişik ve acayip miraslardı. O sırada, ünlü bir noter ve usta bir avukat olarak tanınan Mösyö Le Brument söze karışarak, "Korkunç şartlar altında kaybolan bir mirasçıyı arıyorum. Bu, basit fakat acı dolu bir dramdır. Her gün olabilen, ancak şimdiye kadar tanık olduğum en korkunç olaylardan biridir" dedi ve anlatmaya başladı: Yaklaşık altı ay önce, ölmek üzere olan bir kadının evine çağrıldım. Bana şöyle dedi:

    "Mösyö, size çok zor, çok nazik bir görev vermek istiyorum. Masanın üstünde vasiyetnamem var, lütfen alıp okuyun. Eğer başaramazsanız, ücret olarak size beş bin frank, başarırsanız yüz bin frank bırakılmıştır. Sizden istediğim, ölümümden sonra oğlumu bulmanızdır".

    Daha kolay konuşabilmek için yatağında doğrulup oturmasına yardım etmemi istedi. Çünkü kesik kesik gelen sesi, boğazından ıslık çalarak çıkıyordu.

    Çok zengin bir evde bulunuyordum. Şatafatlı odanın duvarları kalın kumaşlarla kaplıydı. Oda, göze o kadar yumuşak görünüyordu ki, kumaşlar bir okşama duygusu uyandırıyordu ve öylesine sessizdi ki, konuşulanlar havada kaybolup gidiyordu.

    Ölümün eşiğindeki kadın, yeniden konuşmaya başladı:

    - Siz, korkunç öykümü anlatacağım ilk insansınız. Sonuna kadar anlatmak için gücümü toplamaya çalışacağım. Sizi mert ve iyiliksever, aynı zamanda seçkin bir toplum içinde yaşayan biri olarak tanıyorum. Bana bütün gücünüzle yardım etme arzusunu sizde uyandırabilmek için başımdan geçenleri olduğu gibi anlatacağım. İyi dinleyin.

    "Evlenmeden önce, genç bir adamı sevmiştim. Fakat ailem, yeteri kadar zengin olmadığı gerekçesiyle, onun evlenme isteğini geri çevirdi. Bir süre sonra, çok zengin bir adamla evlendim. Korku, aileme boyun eğme ve cahillik yüzünden ona varmıştım. Ondan bir oğlum oldu. Birkaç yıl sonra da kocam öldü.

    Bu arada, benim sevdiğim genç de evlenmişti. Benim dul kaldığımı görünce, artık serbest olmamaktan dolayı büyük bir acı duydu. Beni görmeye geldi ve önümde diz çökerek, yürekleri parçalarcasına hıçkıra hıçkıra ağladı. Dostum oldu. Kim bilir, belki de onu hiç kabul etmemeliydim. Ne yapabilirdim? Öylesine üzüntülü, yalnız ve umutsuzdum ki!... Ve hâlâ onu seviyordum. Kimi kez insan öylesine acı çekiyor ki!

    Anne ve babam da öldüğü için dünyada ondan başka kimsem yoktu. Sık sık beni görmeye geliyor, bütün akşam benimle birlikte kalıyordu. Aslında evli olduğu için bu kadar sık gelmesine izin vermemeliydim. Fakat ona engel olacak gücüm yoktu.

    Ne söyleyeyim size? Artık benim sevgilim olmuştu! Nasıl oldu bu? Biliyor muydum bunu ya da bilen biri var mıydı? Ortak aşkın dayanılmaz gücü, iki insanı birbirine ittiği zaman başka türlü olması mümkün mü sanıyorsunuz? Sevdiğim adamın yalvararak, göz yaşları içinde diz çöküp çıldırtıcı sözlerle, sevgiden coşarak dile getirdiklerine, sevdiğiniz adamın en küçük arzularını yerine getirerek onu mutlu görmek istemeye, şu dünyanın namus anlayışına uymak için bütün sevinç kaynaklarını kurutmaya ve umut kesmeye karşı sürekli mücadele etmenin ve sırt çevirmenin mümkün olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Mutluluktan vazgeçmek için, ne büyük güç ve fedakârlık ve hatta dürüstlük gerekir, öyle değil mi?

    Sonunda Mösyö, onun metresi oldum; mutluydum. On iki yıl boyunca çok mutluydum. Karısıyla dost olmuştum. Bu benim, en büyük alçaklığım ve zayıflığımdır.

    Oğlumu beraber büyütüyor, onu aklı başında bir insan gibi, düşünceli ve iradeli olarak yetiştirmeye çalışıyorduk. Oğlum nihayet 17 yaşına geldi.

    O da, sevgilimi, neredeyse benim onu sevdiğim kadar çok seviyordu. Çünkü, o her ikimize de aynı derecede sevgi gösteriyor ve ilgileniyordu. Oğlum, sevgilimi "arkadaşım" diye çağırıyor, sonsuz saygı gösteriyor ve ondan hep namuslu, onurlu ve dürüst bir davranış görüyordu. Onu, benim eski ve sadık bir arkadaşım, ne bileyim işte, bir koruyucu ya da manevî bir baba olarak kabul ediyordu.

    Küçüklüğünden beri bu adamı evin içinde, hep benim yanımda gördüğü ve bizimle sürekli olarak ilgilenmesine alıştığı için, oğlum belki de bu konuda kendisine hiç soru sormamıştır.

    Bir akşam, üçümüz birlikte yemek yiyecektik. Bu, benim en mutlu olduğum anlardır. İkisini de bekliyor ve hangisinin eve önce geleceğini düşünüyordum. Kapı açıldı; gelen aşığımdı. Kollarımı açarak ona doğru ilerledim ve o da beni dudaklarımdan uzun uzun öptü.

    Birdenbire bir gürültü, bir hafifçe dokunup geçme, başka birinin varlığını belli eden gizemli bir heyecan bizi titretti ve birden arkamıza dönüp bakmamıza neden oldu. Oğlum Jean, karşımızda ayakta duruyor, beti benzi atmış, bize bakıyordu.

    O an, dayanılmaz bir şaşkınlık anıydı. Ellerimi oğluma doğru uzatarak, ona yalvarırcasına geri çekildim. Fakat göremiyordum onu; ortadan kaybolmuştu.


    Yıldırım çarpmış gibiydik; konuşmaktan aciz, öyle karşılıklı bakakaldık birbirimize. Sonra koltuğa yığıldım; gecenin karanlığı içinde kaçıp gitmek, sonsuza kadar ortadan kaybolmak arzusu kapladı içimi. O anda bir annenin yüreğine düşen korkunç bir utanma duygusu, çaresi bulunmaz bir acının verdiği dehşetli bir heyecanla sinirlerim gergin, ruhum paramparça, hıçkırıklar boğazıma düğümlendi ve hüngür hüngür ağladım.

    O ise, ürkmüş, şaşkına dönmüş, karşımda duruyor, oğlumun geri döneceği korkusuyla, ne yaklaşmaya, ne konuşmaya ne de bana dokunmaya cesaret ediyordu. Sonunda dayanamadı ve "Gidip onu arayacağım ve durumu anlatacağım. Zaten artık onun da bilmesi gerekir..." dedi.

    Ve çıkıp gitti...

    Bekledim... En ufak bir gürültüde yerimden sıçrayarak, korkudan irkilerek, şöminede yanan odunların çıkardığı seslerden dahi rahatsız olarak, sözcüklerle anlatamayacağım bir heyecanla bekledim.

    Yüreğimde bilinmez bir korkunun, yaman bir sıkıntının büyüdüğünü hissederek, bir saat, iki saat bekledim. Hiç kimsenin, böyle anlar yaşamasını istemem. Jean neredeydi, ne yapıyordu acaba?

    Gece yarısına doğru, sevgilim bana birisiyle bir pusula yolladı. Pusulada yazılmış olanlar bugün bile hatırımdadır:

    "Oğlunuz döndü mü? Onu bulamadım. Bu saatte yukarı çıkmak uygun olmadığı için aşağıda bekliyorum" diye yazılıydı pusulada.

    Ben de, kurşun kalemle, "Jean dönmedi, onu bulmanız lazım" diye yazarak kağıdı geri yolladım. Ve bütün geceyi koltukta oturup bekleyerek geçirdim.

    Delirecektim neredeyse. Bağırmak, kaçıp gitmek, kendimi yerden yere atmak istiyordum. Hiçbir şey yapmadan, öylece hareketsiz bekledim. Nereye gidebileceğini tahmin etmeye çalışıyordum. Bütün çabalarıma, ruhumun çektiği acıya rağmen, hiçbir şey düşünemiyordum.

    Şimdi de karşılaşmalarından korkuyordum Ne yaparlardı karşılaşsalar? Oğlum nasıl davranırdı? Korkunç duygular, ürperti veren varsayımlar parçalıyordu içimi.

    Bunu iyi anlıyorsunuz Mösyö, öyle değil mi?

    Ne olup bittiğini bilmeyen ve hiçbir şeyin farkında olmayan oda hizmetçim, hiç şüphe yok ki, çıldırdığımı düşünerek hep yanıma gelip gidiyordu. Her gelişinde, bir iki kelimeyle ya da bir baş hareketiyle geri gönderiyordum onu. Daha sonra, sinir krizi geçirdiğimi görünce doktor çağırmış...

    Beni yatağa yatırmışlar, ateşim varmış. Nice sonra kendime geldiğimde, başucumda onu, sevgilimi... tek başına... gördüm. "Oğlum, oğlum nerede?" diye bağırdım. Cevap vermedi.

    - Öldü mü? Oğlum kendisini öldürdü mü yoksa? diye kekeledim.

    - Hayır, yemin ederim ki hayır, diye cevap verdi, fakat bütün çabalarıma rağmen onu bulamadım.

    O anda birdenbire öfkeye kapıldım, çileden çıktım. Bilirsiniz, bazen insan, açıklanamayan, aptalca bir öfkeye kapılır. "O halde, dedim, eğer oğlumu bulamazsanız, siz de buraya gelmeyin artık. Beni bir daha görmenizi istemiyorum. Hadi, defolun gidin şimdi".

    Gitti... Ondan sonra, ne oğlumu, ne de onu gördüm. Yirmi yıldır böyle yaşıyorum Mösyö. Böyle bir şeyi düşünebiliyor musunuz? Bu korkunç azabı, hem anne, hem de kadın olarak duyduğum büyük yürek acısını, bu berbat ve sonsuz... sonsuz bekleyişi anlayabiliyor musunuz?

    Ama artık bitecek bu bekleyiş. Çünkü ölüyorum. Ne onu, ne de oğlumu yeniden göremeden ölüyorum! Sevgilim yirmi yıldır her gün bana yazdı; bense onu bir saniye olsun görmek istemedim. Çünkü, o buraya gelirse, tam o anda oğlum yeniden ortaya çıkacakmış gibi geliyordu bana! Oğlum... Oğlum! Öldü mü acaba? Yoksa yaşıyor mu? Nerede saklanıyor? Uzaklarda, belki de uçsuz bucaksız denizlerin ötesinde, adını bile bilmediğim çok uzak bir ülkede! Beni düşünüyor mu? Ah, bir bilseydi çocukların ne kadar zalim olduklarını! Anne sevgisinin bütün gücüyle sevdiğim oğlum, henüz gençliğimi yaşarken, son günlerime kadar sürecek ne korkunç bir işkencenin ve umutsuzluğun içine attığını, beni hangi korkunç acılara mahkum ettiğini anladı mı acaba? Söyleyin, ne zalimce bir şey bu, değil mi?

    Bütün bunları söyleyin ona Mösyö, ayrıca şu son sözlerimi de iletin ona:

    "Oğlum, sevgili oğlum, zavallı insanlara karşı bu kadar katı olma. Hayat zaten yeteri kadar sert ve acımasız! Sevgili oğlum, terk edip gittiğin günden beri annenin, zavallı annenin ne hale geldiğini düşün. Annen öldüğüne göre, affet ve sev onu. Çünkü o, cezaların en ağırını çekti..."

    Sanki karşısında oğlu varmış gibi konuşuyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Sonra yeniden başladı söze:

    "Mösyö, sevgilimi bir daha hiç görmediğimi de söyleyin ona".

    Yine sustu, sonra tekrar yorgun bir sesle konuşmaya başladı:

    "Rica ederim artık gidin Mösyö, onlar benim yanımda olmadıklarına göre yalnız ölmek istiyorum"...

    Avukat Le Brument devam etti:

    "Baylar, ağlaya ağlaya dışarı çıktım. Öylesine ağlıyordum ki, faytoncu da şaşırmış; ne olduğunu anlamak için bana bakıyordu!

    - Şunu da eklemeliyim ki, her gün buna benzer bir sürü dram yaşanıyor çevremizde...

    Oğlunu bugüne kadar bulamadım... Siz ne derseniz deyin bu çocuk için; ben onun bir cani olduğunu düşünüyorum..."

     
Bekleyiş konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Bekleyişin Öyküsü

    Bekleyişin Öyküsü

    Bekleyişin Öyküsü Günler güz yaprakları gibi birer bir er dökülürken ayaklarımın Dibine ben her gece karanlığa dikip gözlerimi senin aydınlığını bekledim. SEN YOKTUN... Binlerce adim attım bu kentin sokaklarında her köseyi her parkı her ağacı ezberledim. Sevdaya bulanmis her kaldirim tasinda senin adini aradim. SEN YOKTUN... Evlerin duvarlari birer bir er üzerime yikildi her bir...
  2. bekleyişimin öyküsü......

    bekleyişimin öyküsü......

    Günler güz yaprakları gibi birer birer dökülürken ayaklarımın dibine, ben her gece karanlığa dikip gözlerimi senin aydınlığını bekledim. Sen yoktun... Binlerce adım attım bu kentin sokaklarında. Her köşeyi, her parkı, her ağacı ezberledim. Sevdaya bulanmış her kaldırım taşında senin adını aradım. Sen yoktun... Evlerin duvarları birer birer üzerime yıkıldı. Her bir hücremin...

Sayfayı Paylaş