gebe
  1. Misafir

    Misafir Forum Okuru

    Bir camii avlusunda rastladım ona

    Konu, 'Hayat Bilgisi' kısmında Misafir tarafından paylaşıldı.

    Bir camii avlusunda rastladım ona; Köşede bir bankta oturuyordu. Dalgın, yere konan kuşları izliyordu. Esmer, uzun boylu, zayıftı. Yüzü solgun. Karnı aç gibiydi, öyle düşündüm.
    Yaklaştığımı görünce toparlandı. Selam verdim, aleykümselam dedi. Yanına oturdum. Uzun zamandır tanışıyoruz gibi baktık birbirimize. Konuştuk, konuştuk...


    Böyle kendi halinde, yüzüne kim bilir hangi yaşanmışların gölgesi düşmüş insanlar beni niye cezbeder, bilmiyorum. Bir saat konuştuk, belki iki saat. Kalktık. Birlikte amaçsızca yürürken, önünden geçtiğimiz börekçinin ca-mekânına takıldı gözüm. Kolundan hafifçe tuttum. Hadi girelim, dedim.

    Okumak için gelmiş Azeri bir gençti. İyi bir okulu vardı. Zeki biriydi, bunu belli ediyordu. Geldiği ilk ay

    Kurtuluş Parkı’nda yatıp kalkmış. Bu sefalet ve yalnızlık derinleştirmiş onu. İbadet etmeye başlamış. Bir gün küçük bir mahalle camisine namaza gidince cemaat onu sahiplenmiş. Yatıp kalkabileceği bir yer vermişler. Çok sevinmiş, şükretmiş. Ama yine de bir başına, beş parasız çok günler geçirmiş. Şimdi de durumu üç aşağı beş yukarı aynı imiş. Fakat hiç şikayetçi gözükmüyordu. Bütün bunları göze alarak yola çıktığından belki. Sabır kelimesini ne çok kullanıyordu.

    Ayrıldık. Eve doğru giderken, bir daha karşılaşır mıyız diye düşünmüştüm. Boşuna endişelenmişim. Sonraları, ilk kez rastlaştığımız o cami avlusunda sık sık görüşür olduk.

    Bir beklentisi olmamasına rağmen bana değer verdiğini hissediyordum. Bu yüzden arada bir kaldığı yere de uğramaya başladım. Bazen, hiç umulmadık anlarda karşılaştığımız da oluyordu. Özellikle metro treninde. Sessiz, başını cama yaslamış, elleri kenetli, gözleri yere çakılı... Muhtemelen açlıktan bitkin, solgun...

    Azeri arkadaşın sıkıntılarına bir çözüm bulamamak beni üzüyordu. Ama elimden ne gelirdi ki?

    Gel zaman, git zaman yollarımız ayrıldı. Ben artık İstanbul’daydım. O ise Ankara’da, düşe kalka yoluna devam ediyordu. Ankara’ya gittikçe ona uğruyordum, görüşüyorduk.

    Yine bir gidişimde, bir otele yerleştiğini söyledi, çok sevindim. Okuldan arta kalan zamanlarında otelde çalışıyor, sıcak yemeğe, az da olsa paraya kavuşuyormuş.

    Soğuk, ıslak bir İstanbul akşamıydı. Telefon çaldı. Oydu. Sesi titriyordu, belli ki ağlıyordu:

    - N’ettim ben bu insanlara? Bir kap aşı çok gördüler!..

    Hikâye şuymuş: Hemen karşılarındaki otelin sahibi, bunun çalıştığı oteli şikayet etmiş. İzinsiz yabancı işçi çalıştırıyor diye. Rakipler ya... Polis, maliyeci filan gelmiş. Oteli bir süre için mühürlemişler. Bizim Azeri arkadaş, nâ-çar yine açıkta kalmış. Ne diyebilirdim, ne yapabilirdim?

    Ankara’dayım. Aklımda o var. Yıl oldu, görüşemedik. İkinci gün, o hep karşılaştığımız camiye gittim. Oradaydı. Ne güzel, oradaydı! Sarıldık, kucaklaştık. Birlikte ikindi namazını kıldık.

    Okulu bitirmiş. Notları çok iyiymiş. Amerika’daki bir üniversiteden teklif gelmiş, gidecekmiş. Fakat geldiğinden bugüne kadar, tam dört buçuk yıldır memleketine gitmemiş, gidememiş. Hâlâ beş parasız.

    - Nerede kalıyorsun, diye sordum.

    - Gel gidelim, dedi.

    Gittik. Müteahhide verildiğinden olsa gerek, çoğu yıkık bir gecekondu mahallesi. Birinin önünde durduk. Çamur sıvalı, baştan beri harabe, iki göz bir gecekondu. Ama şirin bir bahçesi var.

    Tam kapıyı açacakken birden döndü, duvarın dibindeki ayva ağacını gösterdi.

    - Abi şu ayva ağacını görüyor musun, dedi. Soran gözlerle baktığımı görünce devam etti:

    - Bu mübarek bir ağaç. Evde çay olmadığı zaman bu ayvanın yapraklarından çay yapıp içiyorum. Bu sabah da öyle yaptım.

    Şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim. Sabah içtiğim çayın, ham bir ayva gibi boğazıma takıldığını hissettim.

    Girdik. Yerde içleri palan dolu eski minderler vardı, onlara oturduk. Oda rutubet kokuyordu.

    Biraz sonra, bahsettiği ayva yaprağı çayından getirdi. Küçük bir yudum aldım ve ona baktım. Sessizce besmele çekip çayı yudumlayışını, gözlerini kapayışını ve o an yüzüne yayılan ifadeyi izledim. Şimdi neredeydi kim bilir. Belki memleketindeydi. Belki anasının dizinin dibinde, belki babasının tam karşısında. Elimdeki bardağa baktım, hakikaten mübarek bir şeydi şu ayva yaprağı çayı. Besmele çektim, bir yudum daha içtim.




     
Bir camii avlusunda rastladım ona konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Babalara Onları Ağlatacak Bir Hikaye:

    Babalara Onları Ağlatacak Bir Hikaye:

    ağlatacak hikayeler 20 dolar hikayesi ağlatacak hikaye aglatacak hikayeler Tüm Babalara Onları Ağlatacak Bir Hikaye: 20 Dolarlık Vakit Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş. Çocuk babasına: "Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?" diye sormuş.. Zaten Yorgun gelen adam: "Bu senin isin değil!.." diye yanıtlamış. Bunun üzerine...
  2. Ona, Bir Daha Sarılın...

    Ona, Bir Daha Sarılın...

    Hala sizinleyse!!! 1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz. 2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz. 3 yasınızdayken size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz. 4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin...

Sayfayı Paylaş