gebe
  1. Misafir

    Misafir Forum Okuru

    Bugün.Dün.Yarın

    Konu, 'Denemeler Hikayeler' kısmında Misafir tarafından paylaşıldı.

    Asr-ı Saadet... Bir geçmiş zaman cenneti!
    Yitik bir cennet!

    O günden bu yana müminlerin yüreğinde bu cennetten kopuşun acısı var. Asr-ı Saadet'ten uzaklaşmanın hüznü ve onu bir daha gerçekleştirebilmenin umudu... Bunun için yüzleri oraya dönük, Asr-ı Saadet'ten bugüne yollar açılıyor, modeller geliştiriliyor. Bugünü Asr-ı Saadet'e dönüştürmek istiyorlar! Hiç şüphesiz bir daha Bilal-ı Habeşî ezan okumayacak! Hz. Ebubekir, Ammar, Zeyd, Aişe vâlidemiz.. mescitlere gelmeyecekler! Bu biliniyor! İşte bunun için, Asr-ı Saadet'in mimarlarını örnek bir nesil kabul edip onlar gibi 'iyi'lik ve 'hayr'da yarışan bir nesil bekleniyor. Menkıbelerden çıkıp, hayatın içinde görünür hâle gelmesi beklenen bu neslin etrafında gelişecek hayatın/zamanın Asr-ı Saadetçe olacağına inanılıyor.

    Niçin Asr-ı Saadet? Geçmiş bir zamana kilitlenmenin anlamı ne?

    Asr-ı Saadet, mümin olarak ferdin, müminler olarak da toplumun bütünüyle 'iyi'liğe ve 'hayr'a ayarlandığı bir dönemdir. Müminin nefsiyle mücadelede öne geçtiği, çekirdek kurumların 'insan' için organize olduğu; İslâm'ın nasıl bir insan ve nasıl bir toplum öngürdüğü sorusuna cevap olduğu için önemlidir. Elbette ki gâye o çağı olduğu gibi bugüne aktarmak, şeklen onları tekrarlamak değildir. 'İyi'lik ve 'hayr' evrenseldir; zaman aşımına uğramazlar. Müminler, 'iyi'lik ve 'hayr'ın kendisini istiyorlar. İslâm formunda ve Asr-ı Saadet'te zirvede temsil edilen medeniyeti arzuluyorlar.

    Müminlerin Asr-ı Saadet'e olan bu özlemleri, bazıları tarafından 'geçmişe dönük ütopya' olarak görülüyor. Ütopyadaki 'gelecek' vurgusuna dikkat çekilerek deniliyor ki; müminlerin bugüne ve yarına dair düşünceleri hep 'Asr-ı Saadet'ten mülhemdir. Geleceğe yürürlerken dahi, yüzleri geçmişe (Asr-ı Saadet'e) dönüktür. Adımları ileriye, yüzleri ise geriye baktığı için önlerini (bugünü ve yarını) göremiyorlar.

    Acaba öyle mi?! Hem bu sorunun cevabını vermeye, hem de ütopyalardan hareketle bugünü anlamaya çalışalım.

    Ütopya... Beşerî düşünceler, teorik olarak çerçevesini oluşturdukları yapının bir gelecek zaman içinde görünür hâle geleceğini umarlar. Ütopyaları bir yaşanmışlığa yaslanmaz, sadece yüzü geleceğe dönük bir umudu ifade ederler. Müminlerin iddiası ise bir yaşanmışlığa yaslanıyor.

    'Geçmişe dönük ütopya' veya 'geleceğe dönük ütopya' fark etmez; ütopya, bugünü olumsuzlayarak gelişir. 'Mutluluğu geçmişte veya gelecekte aramak' şeklinde de tanımlayabileceğimiz ütopya, her zaman ve herkes için söz konusu olmuştur. Hemen herkesin gönlünde; yaşanılası olmayan, bugünün günahlarından arınmış pak bir ada özlemi vardır. Çoğunlukla, söylenilenlerin gerçekleşme ihtimalinin çok az olması durumunda, 'seninki de tam bir ütopya ha!' denilse de, ütopyaya olan eğilim devam eder. Hemen herkes, 'ütopyaya inanma, ama ütopyasız da kalma!' der gibi davranır. Bir çok ütopyadan bahsedilebilir. Thomas Moore'un Ütopia'sı, Hobbes'un Leviathan'ı, Campanella'nın Güneş Ülke'si, Eflatun'un Devlet'i, Saint-Exupery'in Kale'si, Fârâbî'nin Medinetü'l-Fazıla'sı... Auguste Comte'un pozitivizminin de ütopyası vardı. :):):):)fizikten ve kutsaldan arınmış, bütünüyle algılanabilen bir gerçeklikte, her şey insanın eli altında olacaktı. Deneyin imbiğinden geçmiş saf bilgiyle tabiat söz dinler bir hâl alacaktı. Hayattan kovulan :):):):)fizik bir daha geri dönmeyecek ve gereksizliği anlaşılacaktı. Marksizm ise sınıfsız bir dünya vaat ediyordu. Kapitalist toplumları kollarında tüketen çürümüşlükten yayılan kokuların çok uzağında bir dünya.

    Bunlar birbirinden farklı ütopyalar olsa da, hemen hepsi, bir yer yüzü cennetinden bahseder. İnandırıcı gelmese de, bu cennetin gerçekleşmesi beklendi. Ancak bu olmadı, aksine yer yüzü cehenneme döndü. Bilim ile kilise arasındaki kavgalar; bilimin galibiyetiyle hız kazanan teknoloji; birinci ve ikinci dünya savaşları; pozitivist bilginin maddeye bürünen yüzü diyebileceğimiz gelişmiş silâhların depolardan uygulama alanına çıkması; dünyayı küçülten, özel alan bırakmayan iletişim ağıyla yitirilen mahremiyet... Sanki kıyamet!...

    Yitik cennet beklentisi içinde olan insanlar şok olmuş görünüyorlar. Elleri yana düşmüş, öylece bekliyorlar. Çok sevilen ve beklenilen sevgilinin asla gelmiyeceğini geç de olsa fark eden aşığın yıkımı içindedirler. Hareket alanı yok edilen ferdin zavallılığını seyredip geleceğe dair umutlarını yitiriyorlar. 'Meğer herşey koca bir yalanmış! Şimdi daha kötüyüz! Hobbes'un "kurt insanı"nın parmak dokunuşuyla hedefe yürüyen silâhların gölgesinde bir dünya burası! Kuşatıldık! Artık hiçbir şeyin değeri yok! Dünyaya fırlatılmış birer zavallıyız! Hayat bir trajediden ibaret! Bizi ütopyalarıyla oyalayan ideolojiler ölmüştür!' diyor ve nihilizmin 'hiç'lik şarkısına kulak kabartıyorlar.

    Yüzü geleceğe dönük ütopyalar insanı hayal kırıklığına uğrattı. İnsanlar gelecekten korkuyor! Orwell'in 1984, Huxley'in Cesur Yeni Dünya ve Zamyatin'in Biz anti-ütopya romanları ile daha çok 'gelecek' temasını işleyen bilim-kurgu filmleri çok rağbet görüyor. Ancak insanın yüreğine su serpmiyorlar. Hemen herkes, 'eğer gelecek buysa, yandık!' diyor. Hızla gelişen teknolojiden ve sınır tanımayan iletişim ağından hareketle düşünülen bilim-kurgular, kıyameti hatırlatıyor. Meselâ Terminatör ve Matrix filmlerindeki gelecek tasviri... İnsan bu kurgularda kuşatılmışlığını, zavallılığını ve 'hiç'liğini görüyor. Hem ilgiyle izliyor, hem de bu gelecekten korkuyor.

    Böylesine paradoksal bu görüntüde şunu gözlemliyoruz: korku ve güvensizlik içinde yeniden geçmiş zaman şarkılarına dönülüyor. Bu yüzyılın ve sonrakilerin ütopyalarından bir kaçış var. Otantik mekânları, esrarlı serüvenleri, din ve medeniyetlere beşiklik yapmış coğrafyaları konu edinen romanlar dünyanın bütün dillerine çevriliyor ve en çok okunan kitaplar oluyorlar. Simyacı, Ramses, Musa.. türü romanlarda yitik cennet özlemi gideriliyor.

    Tabiata yeniden dönüş başladı. Ekotopya'lardan bahsediliyor. Unabomber, Amerika'da teknolojinin üretildiği sanayi merkezlerine attığı bombalarla ismini duyurduktan sonra yayımlattığı ve aynı zamanda anarşist bir manifesto olan Sanayi Toplumu ve Geleceği'nde, tabiatın kucağında ve onunla uyum içinde yaşanan 'ilkel hayat'ı teklif ediyor.

    Geçmişe yapılan bu gezi, otantiğe olan bu rağbet, sırlara ve tabiîliğe olan bu alâka, muhayyel bir gelecek korkusunun ifadesi midir? Yoksa yüzü geleceğe dönük ütopyaların çöküşünden sonra, geçmişte gerçekleşen ve tabiattaki sihri bozmayan uygarlıklar yeniden umut mu oluyorlar? Bize öyle geliyor ki, artık yitik cennet gelecekte değil geçmişte aranıyor. Peki Müslümanların Asr-ı Saadet özlemi yukarıdaki çizgiyle aynı anlama mı geliyor? Yoksa gelecek korkusunun doğurduğu bir sonuç mu?

    Müslümanlar pozitivist bir süreç yaşamadıkları için (en azından pozitivizme iman edenler kadar), Asr-ı Saadet özlemleri de, umutsuzluk içindeki pozitivistzedelerin geçmişe kaçışlarına benzemiyor. Hiçbir dönem Asr-ı Saadet'e sırtlarını çevirmediler; hayatı ve kâinatı Asr-ı Saadet'in içine inen vahiyle okudular. Müslümanlar başka bir yere gitmedi ki geri dönsünler. Ayrıca, özelde İslâmiyet'ten genelde :):):):)fizikten kalkarak yapılan yorumlardan pozitivizmin nasıl bir gelecek inşa ettiğini tahmin ettiklerinden, bugün hayal kırıklığına uğramış da değiller.

    Pozitivistzedelerin ardına düştüğü geçmiş zaman seslerinden yitik cennet inşa edilecek mi? Postmodern eğilimler, 'gelecek korkusu'nu ne derece yumuşatabilir, bilmiyoruz. Ancak pozitivist ütopyanın, içinde cennet değil, aslında bir cehennem taşıdığını ve bu sebeple umut olmaktan çıktığını öğrenmiş bulunuyoruz.

    Peki Asr-ı Saadet bir kere daha yaşanabilir mi? Doğrusu çok rahat 'evet, yaşanabilir' diyemiyoruz. Çünkü Asr-ı Saadet'le bugün arasında geçen uzun zaman içerisinde çok yönlü bir dünya şekillenmiş. Yaşanması zor bir hayatın kahramanı olan Asr-ı Saadet insanını tekrarlayabilecek bir nesil beklense de bu çok zor. Ancak, bu hiç mümkün değildir de demiyoruz. Çünkü bir yaşanmışlığın yeniden tekrarlanabilirliği en azından teorik olarak mümkündür. Bu sebeple Müslümanların Asr-ı Saadet özlemlerine ütopya diyemeyiz. Eğer ütopyaya, 'gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak düşünülen ideal idare ve ülke, hayal ülkesi' diyorsak, Asr-ı Saadet özlemi ütopya değildir.

    Hayırlı bir 'yarın' için Ebubekir Eroğlu gibi düşünüyorum:

    'Geleceğin şekillenmesi bugüne bağlıdır. İçinde yaşadığımız zaman dilimi, geleceğe dahildir. O hâlde gelecek uzak değil. Çünkü, bugünün içindedir ve bugünde aranabilir. Büyücünün biri Babil Kuyusu'nun derinliklerinden bir plân getirip önümüze koyacak olmadığına göre; biz kendimizi değiştirmediğimiz sürece, gelecek aynen şu anda gördüğümüz gibi olacaktır. Yani karamsar, umutsuz, şevksiz, isteksiz. Hayra alâmet olmayan bir suskunluğa batık. İnsan uzak gelecek için tasarılara sahip olur; ama ayağını bastığı yer bugünün şartlarını taşımaktadır. İnsan başka bir dünyanın tasvirini de yapsa, resmi bugünden başlayarak oluşturacaktır. Uzun erimli düşünceler için, yaşanan günlerin manzarası kamçı olabildiği gibi, ayakbağı da olabilmektedir. Bugünün suskunluğa batık görünümü, ayakbağının varlığını söylüyor. Kamçı, harekete getirici olduğu yerde yoktur; acıttığı yerde var

     

Sayfayı Paylaş