gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113

    İslam ile İlgili Tüm Merak Edilenler

    Konu, 'İslam ve İnsan' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    islamla ilgili güzel sözler islamla ilgili ayetler herşey inanmakla ayetler elem tereke duası Soru : Hacda şeytan taşlamanın hikmeti nedir?

    Cevap:

    Bilindiği gibi, hac mevsiminde Mina'da, Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre olmak üzere üç şekilde şeytan taşlanır. Bu ibadet vaciptir.Burada yapılan hareketler, haccın şeairindendir. Güzel bir hatırayı yad etmektir. Bütün insanlığın ortak düşmanı olan şeytanı taşa tutarak lanetlemektir.

    Burada temsili olarak tespit edilmiş olan üç yerde taşlama yapılır. Bu ibadet şekli bize İbrahim Aleyhisselamdan intikal etmiştir.

    Bu hususta iki rivayet var. Birisi şöyle:

    Hz. İbrahim, bir imtihan olarak Allah'ın emri ile oğlu Hz. İsmail'i kurban etmeye götürürken şeytan önlerine çıkar. Hz. İbrahim'in babalık şefkatini istismar etmeye kalkarak, bu işten vaz geçirmeye çalışır. Fakat ters yüz edilir. Bundan sonra Hz. İsmail'e musallat olur. Cenab-ı Hakkın emrini babasının yanlış anladığını, annesini gözü yaşlı olarak geride bıraktığını fısıldayarak emre boyun eğmemesini telkin eder. Şeytanın desiselerine hiç aldırış etmeyen Hz. İsmail, onu yanından kovmakla kalmaz, arkasından da yedi tane taş atar.İşte hacıların cemrelerde taş atmaları bu hadisenin hatırlanması ve yeniden yaşanmasıdır.

    Bu hususta İbni Abbas'ın rivayeti de şöyledir:

    Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı.Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.

    Bundan sonra İbni Abbas, şöyle diyor:

    “Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim Aleyhisselamın yolunu izliyorsunuz.”

    Bu ibadet şekli Hz. Adem'den beri her insanın ortak düşmanı olan şeytanın arzusuna icabet etmemek, onun vesveselerine aldırmamak, iman çemberi içinde, şeytanı bir kere daha kahretmek, yerin dibine geçirmektir.Bu taşlama, kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı bir zindelik gösterisi, her çeşit kötülükleri yenme azminin sembolleşmesi, Rabbimizle yapılan manevi anlaşmanın icrasıdır.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

    “Beytullahın çevresinde dönmek, Safa ile Merve arasında gidip gelmek, şeytanı taşlamak, hepsi Allah'ın şeairini (İslamın alamet ve işaretlerini) ayakta tutmak içindir.”

    Hac mevsiminde mü'minler bu çeşit ibadetleri yapmakla Rablerine olan kulluklarını dile getiriyor, Ona kul ve muhatap olmanın zevk ve hazzını yaşıyorlar.


    Soru : Şeytan neden insanlara düşmandır
    Cevap:
    Nefis, şeytanın vesveselerine hassas bir alıcıdır. Hadiste, insan kalbinde hem melek ilhamı, hem de şeytan vesvesesi için, birer merkez olduğu bildirilmiştir. (1)

    Kur-an'ın ifadesiyle, "Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman edininiz. Şüphesiz o, kendine uyanları Cehennem ashabından olmaya çağırır." (Fatır suresi, 6) Şeytanın insana düşmanlığı Hz. Adem'le başlar. Hz.Adem'e secde etmemesi yüzünden İlahi rahmetten uzaklaştırılır. Bu yüzden, Adem'e ve nesline düşman kesilir. Allah'a giden yolda, onların önüne engel olarak çıkmaya izin ister. İnsanların imtihan edilmesi ve mahiyetlerindeki kabiliyetlerinin tezahür etmesi için, Cenab-ı Hak onu bu izni verir. Şeytan der:

    "Beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, senin doğru yolunda insanlara vesvese vermek için oturacağım. Sonra onlara, önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım. Ve sen onların ekserisini şükredici bulmayacaksın." (A'raf suresi, 16-17)

    Şeytan insanlar üzerinde hakimiyet kurmak için her yola başvurur, her türlü vesveselerde bulunur.(2). Kimini korku damarından yakalar. Kimini boş hülyalarla aldatır. Kimine suret-i haktan görünür. Kimini şehvetten saptırır, kimini gafletten... Hadisin ifadesiyle, "İnsanın damarlarında cereyan eden kan gibi, insanın bedeninde cereyan eder." (3) Kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Şeytan da, insanın zaaflarından yararlanarak onu fethe çalışır.

    Şeytanın vesveselerine kapılan ve onun yolundan gidenler, Allah'a kul olma yerine, şeytana kul ve köle olurlar. Onun dediklerini yapmakla, onun memurları haline gelirler. (4) Cenab-ı Hak, insanlara şu ikazı yapmaktadır: "Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o, sizin için apaçık düşmandır. O size ancak, kötülüğü, fuhşiyatı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi emreder." (Bakara suresi, 168-169)

    Kaynaklar:
    1-Tirmizi, Tefsir, 2/35
    2-Bkz. Beydavi, I, 576
    3-Buhari, Bed'ül-halk, 11; Ebu Davud, Savm, 78; İbnu Mace, Sıyam, 65
    4-Yazır, I, 584



     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  2. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler
    Soru : Şeytan insana zorla yaptırım gücüne sahip midir?


    Cevap:
    Kur-an-ı Kerim'deki, "Şeytanın hilesi çok zayıftır" ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker (Nisa suresi, 76) . Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultası) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim suresi, 22, Hicr suresi, 42; Nahl suresi, 99; İsra suresi, 65; Sebe suresi, 21)

    Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar "Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı..." şeklinde Allah'ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Halbuki, şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, isterse bu vesveseye uyar, günahkar olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.

    Şeytanla mücadelenin esası, onun direktiflerine muhalefettir. Onun için bu düşmanı iyi tanımak gerekir. Kalbine gelen ilhamın, şeytandan mı, yoksa melekten mi geldiğini ayırt edemeyenler, çoğu kere şeytanın vesvesesine aldanırlar. İnsanın kalbi, melek ve şeytan ilhamlarının bir çarpışma alanıdır.

    Ehl-i iman, bu çarpışmada Allah'a sığınarak şeytanın vesveselerinden kurtulmalıdır: " Şeytandan sana bir dürtü (vesvese) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür ederler (düşünürler, Allah'ı anarlar, azabını hatırlarlar...) O zaman artık onlar, gerçekleri görenler haline gelirler." (A'raf suresi, 200-201) Böylece ehl-i iman, Allah'ın himayesindedir. Şeytan onlara vesvese verse bile, hemen Allah'ı anmak, azabını hatırlamakla kendilerine gelirler, şeytana aldanmazlar. Vesveseden kurtulup, gerçekleri görürler.

     
  3. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler


    Soru : Şeytan yaratılmasaydı, hepimiz cennette mi olurduk?


    Cevap:

    İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdemin cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir: “Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık?”

    Bu konunun izahında, Cenabı Hakkın, Hz. Âdemi yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara Suresinde şöyle anlatılmaktadır: “Hani, rabbin meleklere, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Onlar, Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara, sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi.” (Bakara Sûresi, 30)

    Ayet-i Kerimenin mealinde de görüldüğü gibi, Cenabı Hak daha Hz. Âdemi yaratmadan önce insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdemi aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

    Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  4. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Bazıları “islam savaş dinidir” diyorlar. öyle midir?


    Cevap:
    Savaş arzu edilen istenilen bir şey olmamakla beraber, insanlık tarih boyunca savaştan pek kurtulamamıştır. Kur’an-ı Kerimde Ademin iki oğlunun mücadelesine de yer verilir. Bunlardan biri masumdur, diğeri saldırgan. Saldırgan olan masum olanı öldürür. (Bkz. Maide Sûresi, 27-31) Masum olanın adı Habil, saldırgan olanın adı ise Kabil’dir.

    Kabil’in kardeşini öldürmesiyle yer yüzünde ilk defa insan kanı akmıştır. Fakat bu kan zamanla artacak dünyanın hemen her yerini kaplayacaktır. Habil ve Kabil, masum ve saldırgan olanların temsilcisidirler. Dünyada Kabil gibiler olduğu müddetçe Habil gibilerin savunma hakkı da olacaktır.

    İşte İslamiyet, zulmedenlerin zulmüne engel olmak, evrensel bir barışı sağlamak için belli şartlarda savaşa izin verir. Mesela şu ayete bakalım:

    “Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi. Şüphesiz Allah onlara yardıma Kadirdir.” (Hacc Sûresi, 39)

    Bu ayetin ilk muhatapları, İslam’ın ilk safında yer alan Hz. Peygamber ve ashabıdır. Mekke’de iken baskıya, hatta ölüme varan işkencelere tabi tutulmuşlardı. Bir kısmı, Hz. Peygamberin tavsiyesiyle Habeşistan’a gitti. Geriye kalanlar da daha sonra Medine’ye hicret etti. Fakat burada da rahat değillerdi. Hemen her gün “Mekkeliler saldırdı, saldırıyor” gibi haberler duyulmaktaydı. Müslümanlar böyle bir vasatta iken, kendilerine savaş izni verildi.

    Savaşla ilgili bir başka ayette ise şöyle denilir:

    “Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.” ( Bakara Sûresi, 190)

    Ayette şu gibi hususlara dikkat çekilmiştir.
    1- “Sizinle savaşanlarla savaşın.” Yani, sizinle savaşmayanla savaşmayın. Nitekim Hz. Peygamber, komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları, mabetlerde kendini ibadete verenleri öldürmemelerini sıkı sıkıya tembih etmiştir.
    2- Yapılan savaş “fi sebilillah” yani “Allah yolunda” olmalıdır. Başkaları yeni ülkeler ele geçirmek, hammadde kaynaklarına sahip olmak gibi gayelerle savaşıyor olabilirler. Fakat bir müslüman ancak Allah yolunda savaşır. Yani, yeryüzünde zulmün, fitnenin, kaosun önüne geçmek gibi gayelerle mücadele eder.
    3- Savaş esnasında veya sonrasında haddi aşmak, taşkınlık yapmak caiz değildir. İslamiyet, öldürürken de güzel öldürmeyi emreder. Mesela, işkenceyle öldürmek veya kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları yasaklar.

    Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur:
    “Size ne oluyor ki, ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı gönder’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’ (Nisa Sûresi,75)

    Bu ayet-i kerimede, bir beldede müslümanlara zulmedilmesi ve inançlarını diledikleri gibi yaşamalarına engel olunması halinde o ülke ile savaş yapılması tavsiye edilir. Savaş sonunda müslümanlar zulümden kurtulur, din ve vicdan hürriyetine kavuşurlar; o ülkenin halkı ise İslâm’ı kabul edip etmeme konusunda serbest bırakılırlar.

    Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz:

    İslamda asıl olan savaş değil, barıştır. Fakat insanlara zulmedilmesi veya bir devletin başkasına saldırması gibi durumlarda savaş söz konusudur. Böyle bir durumda İslam savaşa izin verir. Yoksa, dünyada hiç savaş yokken İslam böyle bir şey ihdas etmiş değildir. İslamı savaş dini olarak görenler, kendi tarihlerine baktıklarında tarihlerinin hemen her dönemlerinde savaş olduğu realitesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Dolayısıyla, İslamda savaş hükümlerinin olması İslam için bir eksiklik olmayıp, bilakis bir kemaldir. Zira ayetlerde ve hadislerde bildirilen hükümlerde, savaş gibi kaçınılması mümkün olmayan bir realite, bedevi-vahşi bir görüntüden çıkartılıp medeni- insani bir şekle getirilmiştir.i
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  5. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler
    Soru : Bazıları “islam savaş dinidir” diyorlar. öyle midir?


    Cevap:
    Savaş arzu edilen istenilen bir şey olmamakla beraber, insanlık tarih boyunca savaştan pek kurtulamamıştır. Kur’an-ı Kerimde Ademin iki oğlunun mücadelesine de yer verilir. Bunlardan biri masumdur, diğeri saldırgan. Saldırgan olan masum olanı öldürür. (Bkz. Maide Sûresi, 27-31) Masum olanın adı Habil, saldırgan olanın adı ise Kabil’dir.

    Kabil’in kardeşini öldürmesiyle yer yüzünde ilk defa insan kanı akmıştır. Fakat bu kan zamanla artacak dünyanın hemen her yerini kaplayacaktır. Habil ve Kabil, masum ve saldırgan olanların temsilcisidirler. Dünyada Kabil gibiler olduğu müddetçe Habil gibilerin savunma hakkı da olacaktır.

    İşte İslamiyet, zulmedenlerin zulmüne engel olmak, evrensel bir barışı sağlamak için belli şartlarda savaşa izin verir. Mesela şu ayete bakalım:

    “Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi. Şüphesiz Allah onlara yardıma Kadirdir.” (Hacc Sûresi, 39)

    Bu ayetin ilk muhatapları, İslam’ın ilk safında yer alan Hz. Peygamber ve ashabıdır. Mekke’de iken baskıya, hatta ölüme varan işkencelere tabi tutulmuşlardı. Bir kısmı, Hz. Peygamberin tavsiyesiyle Habeşistan’a gitti. Geriye kalanlar da daha sonra Medine’ye hicret etti. Fakat burada da rahat değillerdi. Hemen her gün “Mekkeliler saldırdı, saldırıyor” gibi haberler duyulmaktaydı. Müslümanlar böyle bir vasatta iken, kendilerine savaş izni verildi.

    Savaşla ilgili bir başka ayette ise şöyle denilir:

    “Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.” ( Bakara Sûresi, 190)

    Ayette şu gibi hususlara dikkat çekilmiştir.
    1- “Sizinle savaşanlarla savaşın.” Yani, sizinle savaşmayanla savaşmayın. Nitekim Hz. Peygamber, komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları, mabetlerde kendini ibadete verenleri öldürmemelerini sıkı sıkıya tembih etmiştir.
    2- Yapılan savaş “fi sebilillah” yani “Allah yolunda” olmalıdır. Başkaları yeni ülkeler ele geçirmek, hammadde kaynaklarına sahip olmak gibi gayelerle savaşıyor olabilirler. Fakat bir müslüman ancak Allah yolunda savaşır. Yani, yeryüzünde zulmün, fitnenin, kaosun önüne geçmek gibi gayelerle mücadele eder.
    3- Savaş esnasında veya sonrasında haddi aşmak, taşkınlık yapmak caiz değildir. İslamiyet, öldürürken de güzel öldürmeyi emreder. Mesela, işkenceyle öldürmek veya kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları yasaklar.

    Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur:
    “Size ne oluyor ki, ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı gönder’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’ (Nisa Sûresi,75)

    Bu ayet-i kerimede, bir beldede müslümanlara zulmedilmesi ve inançlarını diledikleri gibi yaşamalarına engel olunması halinde o ülke ile savaş yapılması tavsiye edilir. Savaş sonunda müslümanlar zulümden kurtulur, din ve vicdan hürriyetine kavuşurlar; o ülkenin halkı ise İslâm’ı kabul edip etmeme konusunda serbest bırakılırlar.

    Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz:

    İslamda asıl olan savaş değil, barıştır. Fakat insanlara zulmedilmesi veya bir devletin başkasına saldırması gibi durumlarda savaş söz konusudur. Böyle bir durumda İslam savaşa izin verir. Yoksa, dünyada hiç savaş yokken İslam böyle bir şey ihdas etmiş değildir. İslamı savaş dini olarak görenler, kendi tarihlerine baktıklarında tarihlerinin hemen her dönemlerinde savaş olduğu realitesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Dolayısıyla, İslamda savaş hükümlerinin olması İslam için bir eksiklik olmayıp, bilakis bir kemaldir. Zira ayetlerde ve hadislerde bildirilen hükümlerde, savaş gibi kaçınılması mümkün olmayan bir realite, bedevi-vahşi bir görüntüden çıkartılıp medeni- insani bir şekle getirilmiştir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  6. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : İslâmiyet ilme ters düşer mi?


    Cevap:

    İslâmiyet hiçbir zaman, hiçbir meselede fenne ters düşmemiştir. Bilakis onu teşvik etmiştir. Dini kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Kur’an da, kâinat da Allah'ın kitabıdır: Birincisi kelam sıfatından gelir, diğeri ise kudret sıfatından.
    Bilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaratanın kudret eserlerini tefsir etmektedirler.

    Her fen, kendine has bir dil ile devamlı Allah'ı bildiriyor. Mesela, botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktaki gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır. Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki alimlerinin dev laboratuarlarda bile bir tek yaprak yapmaya başaramıyorlar.

    Yine bunun gibi zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulade birer fabrika olduğunu anladık. Arı, bal yapıyor; elsiz bir böcek olan ipek böceği ipek dokuyor; koyun süt üretiyor. Bunların her biri Rabbanî bir fabrikadır. Kendilerine isnat edilen o sanata mucizelerini kendi ilim, irade ve kudretleriyle yapmış değillerdir.

    Misalleri çoğaltmak mümkündür.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  7. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler
    Soru : “1400 sene önce gelmiş olan İslam çağımızın sorularına cevap verebilir mi ve ihtiyaçlarını karşılayabilir mi?”


    Cevap:

    Kuranın vazifesi, Nur Külliyatında iki şubeye ayrılarak incelenir:

    Daire-i Rububiyetin hakikatını ve daire-i ubudiyetin ahvalini insanlara öğretmek. Daire-i rububiyet denilince Allahın zatı, sıfatları, fiilleri ve isimleri anlaşılıyor. Kuran Allahı insanlara böylece tanıtmış ve onları batıl inançlardan korumuştur. Daire-i ubudiyet ise insanların Allaha karşı vazifeleri demektir. Allah insanlara neleri emretmiş, onları nelerden yasaklamıştır? Hangi fiiller, haller davranışlar Allahın rızasını celbeder, hangileri onun kahrına sebep olur? Bu soruların cevapları Kuranda en mükemmel şekilde verilmiştir.

    Bu iki dairede de insan aklının kendi başına konuşacak tek kelimesi yoktur. Her iki sahada da zamanın bir etkisi düşünülemez. Allah, zatı ve sıfatlarıyla ezelde nasılsa yine öyledir. Allahın razı olduğu insan modeli de ezelde ne ise yine odur.

    Şu var ki, geçmiş peygamberler döneminde farklı asırlarda muamelata dair değişik hükümler nazil olduğu da bir vakıadır. Ve bu değişim insanlığın tek bir peygamberden ders alacak ve tek bir Kitapla terbiye görecek seviyeye erişmesiyle son bulmuştur.

    Bu tip tartışmalar, yahut itirazlar daha çok muamelata ve ahlaka dair hükümler üzerinde yapılıyor, ama o hükümlerin aksi de ortaya konulamıyor. İtirazlar toplumdaki dejenereye alışan kesimden gelmekte ve bu çarpık toplum yapısıyla Kuran hükümlerinin uyuşmayacağı görülerek bu tip iddialara girişilmektedir.

    Hakikatler çoğunluğa göre değişmezler. Hakikat ne ise odur. Kitleler onu bulmaya ve ona uymaya çalışacaklardır; hakikati kendilerine uydurmaya değil.

    İki örnek verelim. Kuran faizi ve içkiyi yasaklamıştır. Bu iki derde müptela olanlardan başka hiç kimse, bunların güzel ve faydalı şeyler oluğunu iddia edemez. Bir ülkede yahut bir asırda insanların büyük çoğunluğu içki içiyorsa ve faize girmişse bundan Kuranın o ülkeye ve o asra hitap etmediği manası çıkmaz. Aksine, o insanların Kurana muhatap olmaktan çok uzaklaştığı, çok gerilerde kaldığı ve dejenere olduğu manası çıkar.

    Diğer hükümler de bunlar gibidir.i
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  8. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    Soru : Müminler hiç ölümü tatmadan, doğrudan cennete gitselerdi daha iyi olmaz mıydı?

    Cevap:

    “Bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, memba’larını göster.” (Sözler )

    Yukarıdaki vecize ile bize cennetteki nimetlerin cennete layık bir üstünlük taşıdıkları ders verildiği gibi, bu dünyadaki vücudumuzun da cennettekine nispetle bir gölge olduğuna işaret ediliyor. İşte insanın o ebed yurduna lâyık bir şekilde yeniden yaratılışına “neş’e-i uhra” diyoruz.

    Bazen şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: Ben bu soruya vesvese diyeceğim. “Acaba müminler hiç ölümü tatmadan, doğrudan o saadet yurduna gitselerdi daha iyi olmaz mıydı?” Daha iyi olmak bir tarafa, hiç iyi olmazdı.

    Bu sorunun sahibi asıl ile gölgeyi fark edememiş. Bu faraziyeye göre, gölge asıldan istifade etmek durumunda kalacaktı. Buna da bilmem, istifade denilebilir miydi? Rüyadaki adamın, uyanık âlemde yemek yemesini farz etmek gibi bir şey.

    Bu vesileyle bir hatıramı nakletmek isterim: Şehrin bir ucundan ötesine yaya gitmek mecburiyetinde kalmıştım. Eve vardığımda hayli yorulmuştum. Birden kalbime geldi: “Bu ayaklarla cennete gidilmez. O uçsuz bucaksız menziller, böyle birkaç kilometrede takatten düşen ayaklarla gezilmez.”

    Daha sonra, zihnimin bir konuyu ancak kırk elli dakika dikkatle izleyebildiğini düşündüm. “Bu beyinle de cennete gidilmez.” dedim. Okumaktan yorulan ve çareyi uykuda bulan gözlerim hatırıma geldi; “Bu gözlerle de cennete gidilmez.” diye söylendim.

    Misâlleri çoğalttıkça çoğalttım ve şu hakikat ruhuma tam hükmetti: “Bu gölge varlıkla âhirete gidilmez.”

    İnsan, ölüm denilen büyük bir rahmet tecellisiyle bu gölge varlıktan kurtulacak ve yeniden dirilmekle âhirete uygun bir varlığa kavuşacak.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  9. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : İnsanın, kendi nefsine zulmetmesi ne demektir?

    Cevap:

    Zulüm, “haddi tecavüz” demektir; başkasının mülkünde onun rızası olmaksızın tasarruf etme mânâsına gelir. Mâlik-i Hakiki ancak Allahtır, mülk Onundur. Kimin tasarrufunda ne varsa ancak emanettir. O halde insan, diliyle her dilediğini söyleyemez. İlâhî rızaya muhalif söz sarf eden insan, diline zulmetmiş demektir. Göz, Allahın bir başka mûcizesidir. Cenâbı Hak, o yağ parçasında ziyayı göz nuruna çevirir. O nuru, haram sahalarda dolaştırmak göze zulmetmek demektir.
    İnsanın ruh âleminde nice görünmez fabrikalar çalışır. Akıl, bilgiyi nasıl edinir, nasıl yoğurur ve nasıl karar verir? Hâfıza bu bilgileri nasıl depolar, lâzım olanları nasıl ânında takdim eder? Kalp nasıl inanır, nasıl sever, nasıl korkar? Hayal çok uzak mesafelere bir anda nasıl ulaşır? Ve daha nice akıl almaz icraatlar sergileyen bu fabrikalar ruhumuza ilâhî bir lütuf olarak nakşedilmiş. Bunları, Rabbimizin rıza dairesinde kullanmadığımız takdirde o kıymetli lâtifelere zulmetmiş oluruz.
    İman ve salih amelden uzak kalarak, bütün o kıymetli cihazları, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle “cehennem kapılarını açacak çirkin bir sûrete çevirmek” nefse en büyük bir zulümdür.
    Bir rüya olan dünya hayatının her şeyi ebet yurduna nispetle gölge hükmünde. Bu gölgelerden birisi de malımız ve servetimiz. İşte, kalp, akıl, hâfıza, hayal, göz, kulak gibi nice kıymettar cihazatını sadece bu gölgelere sarf etmekle gerçek saadeti ve hakikî serveti kaybeden insan, nefsine zulmetmiştir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  10. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Ruhların, ezelde Allah’a söz vermeleri nasıl olmuştur? Yoksa bu bir temsil midir?

    Cevap:

    Bazı müfessirler, misakın “temsil” ve “istiare” yoluyla bir ilâhî irşat olduğunu söyleyerek şöyle derler: “Bu bir benzetmedir. İnsanların, Allahın rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.”
    Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu ise, hem ilâhî hitabın, hem de ruhun verdiği cevabın sembolik değil, hakiki olduğu görüşündedirler. Bu görüşü son asrın müfessirlerinden Mehmed Vehbi efendi şöyle dile getirir:“Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı hâlle cevap vermek ihtimalleri varsa da, daha doğru olanı, akıl, hayat ve nutuk verdi, halıkıyetine ve rububiyetine delalet edecek delilleri gösterdi... Onlar da suali fehmedip (anlayıp), akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler.”
    Bir noktayı önemle belirtmek isteriz: Misak hâdisesi âyetle sabittir. Bir insan, misakın gerçek mânâda tahakkuk ettiğine akıl erdiremiyorsa, azınlıkta kalan âlimlerin görüşünü benimseyerek, bunun bir teşbih ve temsil olduğunu kabul edebilir. Böylece kendisini şeytanın vesveselerinden kurtarmış ve nefsinin ileri-geri konuşmalarına fırsat vermemiş olur. Âyetin inkârı başka, tevil ve tefsirlerden birini uygun bularak, diğerini kabul etmemek daha başkadır.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  11. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Niçin her şey insana hizmet ediyor ?

    Cevap:

    Bir ağacın, köküyle gövdesiyle dal ve yapraklarıyla meyveye hizmet etmesi gibi, bu varlık alemi de inana hizmet etmektedir. Bu inana Allah’ın bir lütfudur. İnsanın arza halife kılınmasında bu mana saklıdır.
    Hadis-i Şerifte, “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyrulur. Bu dünya tarlasının mahsullerinden en önemlisi insandır. Ve ahiret aleminin, cennet ve cehennem denilen iki büyük toplanma merkezi insanlar için hazırlanmıştır. Cennet ve cehennem insan için olduğu gibi bu dünyadaki bütün varlıklar da esas olarak insan içindir, insana hizmet etmekte, onun için çalışmakta, daha doğrusu, bir İlâhî rahmet ve hikmet tarafından ona hizmet ettirilmektedir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  12. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Mekke’de doğan bir çocukla, dünyanın her hangi bir yerinde doğan İslam’dan habersiz bir çocuk manevi mesuliyet yönünden bir tutulabilir mi?

    Cevap:
    Tarih, Mekke’de doğduğu halde Allah’a inanmayan, hatta inananlara düşmanlık eden birçok insan kaydetmiştir. Mesela Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye bin Halef ve benzeri müşrikler, Mekke’de doğdukları, hatta Peygamberimizi (a.s.m.) gördükleri, onun mucizelerine şahid oldukları halde iman etmemişlerdir.Yine, babası peygamber olduğu halde Nuh’un (a.s.) oğlunun tufanda helak olduğu; kocası peygamber olduğu halde Lut’un (a.s.) hanımının müşrik olduğunu da unutmamak gerekir.Diğer taraftan, Rusya’da veya Çin’de doğduğu halde Müslüman olan ve inancı uğrunda her türlü işkenceye tahammül etmiş olan Müslümanlar yok mudur? Demek ki, Rabbini arayan bir kul, Firavun’un sarayında bile olsa iman nuruna kavuşur. Hakka karşı kör olan bir insan da peygamber oğlu, peygamber hanımı veya peygamber babası olsa da iman nimetine erişemez.
    Ayrıca, iman bir hidayet meselesi ve Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Cenab-ı Hak, zenginliği dilediğine verdiği gibi, hidayeti de dilediği kimselere nasip eder. Bununla birlikte, Allah, kullarının küfre girmelerine rıza göstermez. Bunun içindir ki, peygamber göndererek kullarını kendisine iman etmeye davet etmiş; küfrün ve günahın neticesinin Cehennem olduğunu; imanın ve itaatın neticesinin ise Cennet olduğunu bildirmiştir.Ayrıca akıl gibi bir duygu ihsan ederek insanların, yaratıcısını bulmasını sağlamıştır.
    Zira insanın ruhunda yaratıcısını tanıma kabiliyeti; kulakların sesleri işitmeye, gözlerin dış alemi görmeye el verişli olarak yaratılması gibidir. Bir insan dünyanın neresinde dünyaya gelirse gelsin, Allah’ın ismini hiç duymamış olsa da kendisini bir yaratanın bulunduğunu idrak eder. Zaten böyle ıssız bir yerde doğup da Allah’ın ismini hiç duymayan insan, İmam Maturidi’ye göre, sadece Allah’ı tanımakla ve Ona inanmakla mesuldür. Namaz, oruç ve benzeri ibadetlerden mesul değildir.İmam Eş’ari’ye göre ise, Allah’a inanmakla da mükellef değildir. Çünkü teklif, ancak peygamber göndermekle olur.(1) Bunlar itaat etseler sevap görürler, etmezlerse azap görmezler.(2)
    Bir diğer husus da, dinin yasak edildiği bir ülkede dünyaya gelen ve Peygamberimiz (a.s.m.) kendisine yanlış olarak tanıtılan kimsenin de mesul olmayacağıdır. Nitekim İmam Gazali, Peygamberimizin kendisine yanlış tanıtılan bir kimsenin, Resulullahın ismini hiç duymamış biri gibi olacağını; bunların ehl-i necat olduklarını söylüyor ve devamla şöyle diyor:
    “Çünkü bunlar Hz. Peygamberin ismini, sahip bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”
    Zamanımızda televizyon, radyo ve gazete gibi yayın vasıtaları yaygın olmakla birlikte, bu tarifin içine girecek kimselerin olması da mümkündür. İslam’a göre, akıl nimetinden mahrum olan kimse mesul olmadığı gibi, Peygamberimizin, kendisine yanlış tanıtıldığı bir kimse de mesul değildir.
    Unutmayalım ki, Cenab-ı Hak, Kullarına karşı çok merhametli ve daha şefkatlidir. Allah’ın şefkat ve merhametinden daha fazla şefkat göstermek ise uygun olmasa gerektir. (3)

    Kaynaklar
    1. İsra Sûresi, 15
    2. Mektubat, s. 361
    3. Sözler, s. 29
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  13. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Hakkı bulmanın tek yolu Kur’ana uymak mıdır?

    Cevap:

    Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
    “Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola götürür.” (İsrâ Sûresi, 9)
    Bir fende terakki etmek için, o fennin kanunlarına uymak bir zaruret olduğu gibi, hak ve hakikati bulmak için de, Kur'ân ve Sünnet'in düsturlarını rehber kabul etmek son derece gereklidir.
    Evet, insan Cenâb-ı Hakk'ın zâtını, sıfatlarını ancak Kur'an'ın ve Sünnet'in irşadıyla bilebilir. Nereden gelip, nereye gittiğini, dünyadaki görevinin ne olduğunu, gideceği ahiret âleminin mahiyetini, hakikatini ancak bu iki vesile ile anlayabilir. Hangi fiil ve hareketlerin, hangi hâl ve tavırların Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, hangilerinin de gazabını gerektireceğini; neyin hak, neyin batıl ve neyin hata, neyin doğru olduğunu yine Allah'ın Kitabından ve Onun sevgili Peygamberinden (asm.) öğrenecektir.
    Bir insan, nelere, nasıl inanmakla iman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden çekinerek İslâm dairesinde kalacağını yine bu iki esastan, yâni Kur’an ve Sünnet'ten öğrenecektir.
    Madem ki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur'an ve Sünnet'tir, o halde bir Müslüman beşerî her inancı, her itikadı Kur'an'a ve onun birinci derecede tefsiri olan Hadîs-i şeriflere göre değerlendirecektir.
    Hakk'ı bulmanın, hakikate ermenin tek yolu, Kur'an'a iman ve onun gereği ile amel etmektir. Çünkü, Kur'an, insanlığı mutlak hayır ve hakikate sevk etmek için, bizzat Allah-ü Teâlâ tarafından gönderilmiş mukaddes bir kitaptır.
    Kur'an, insanları tefekküre teşvik etmiş ve bunun ölçülerini aklın eline vermiştir. İnsanlar ancak onun ders verdiği ölçülerle kâinat Kitabı'nı okuyabilmiş ve ondaki gizli hakikatleri keşfedebilmişlerdir. Güneş, madde âlemini aydınlattığı gibi, Kur'an da maneviyat âlemini aydınlatmak için nazil olmuştur.
    Kur'ân-ı Kerim, imanın birinci rüknü olan “Allah'a iman”ı bizlere ders verdiği gibi, “melâikelere, semavî kitaplara, peygamberlere, ahirete, kadere (hayır ve şerri Onun yarattığına) iman” etmeyi de ders verir. Bir insan, ancak iman hakikatlerine Kur'an'ın bildirdiği gibi iman etmekle mümin olur.
    Hem Kur'ân-ı Kerim, Allah-ü Teâlâ'nın bütün emir ve yasaklarından ibaret olan İslâmîyet’i müminlere talim etmiştir. Bir mümin, bu emir ve yasaklara harfiyen uymakla kâmil bir Müslüman olur.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  14. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    Soru : Kadının yaratılışı nasıl olmuştur ?

    Cevap:
    Kur'an-ı Kerimin açık ifadesiyle ilk insan Hz. Adem'dir. Cenab-ı Hak onu yaratırken toprak unsurunu tercih etmiş, ondan yaratmış, daha sonra da ruh
    vermiştir. İlahi hikmet, hem Hz. Adem'e bir can yoldaşı olması hem de insan nevinin üreyip çoğalması için Havva validemizi yaratmıştır.
    Nisa Sûresinin 1. ayet-i kerimesinde bu yaratılış, "O insandan eşini vücuda getirdi" mealindeki cümlesiyle ifade edilir.
    Meşhur tefsirlerde bu ayet açıklanırken şöyle denilir: Cenab-ı Hak, Havva'yı Hz. Adem'in sol kaburga kemiğinden yarattı. O sırada Hz. Adem'i hafif bir uyku tuttu. Bir müddet sonra uyandığında Hz. Havva'yı gördü. İlk anda şaşırdı, sonra çok sevindi. Kalbi hemen ona ısındı ve aralarında bir ünsiyet ve ülfet meydana geldi.
    Bu mesele hadis-i şeriflerde açıkça beyan edilir. Bu hususta rivayet edilen iki hadis-i şerifin meali şöyledir:
    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
    "Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O, memnun olacağın bir tarzda dosdoğru devam edemez. Eğer ondan faydalanmak istiyorsan bu eğri haliyle birlikte faydalanırsın. Tam arzuna göre düzeltmeye kalkarsan onu kırarsın. Onun kırılması da boşanmasıdır."
    Hz. Ebû Hüreyre'nin başka bir rivayetinde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:
    "Allah'a ve Ahiret gününe iman eden, bir meseleye şahit olduğu, gördüğü zaman ya hayır konuşsun veya sussun. Kadınlar hakkında iyilik ve hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburga kemiğinin en eğri tarafı da üst tarafı, uç kısmıdır. Eğer onu doğrultup düzeltmeye kalkışırsanız, onu kırarsınız. Kendi halinde bırakırsanız daima eğri kalır. Öyle ise birbirinize, kadınlara iyi davranmayı tavsiye ediniz" (1)
    Hadis-i şerif, ilk kadın olması itibariyle Hz. Havva' nın, dolayısıyla bütün kadın sınıfının hem maddi bakımdan yaratılışına, hem de huy, karakter,
    tabiat, mizaç ve bünyesine işaret etmektedir. Hz. Havva ilk kadındı. Cenab-ı Hak onu bir hikmet eseri olarak Hz. Adem'in bir parçasından yaratmıştı. Daha sonraki bütün kadın ve erkekler bu iki insandan türemiş, çoğalmıştır.
    Gerek Hz. Adem'in yaratılışında, gerekse daha sonra Havva validemizin yaratılışında nasıl bir yaratılış kanunu, hangi hikmete binaen cereyan etmiştir, bilemiyoruz. Bu, kudret-i İlahiyeyi göstermesi yanında, aynı zamanda insan yaratılışına babayı birinci derecede, anneyi de tali, ikinci derecede gösteriyor. Yani çocuğun teşekkülüne sebep olan sperm erkekten geldiğinden, bu durumda baba birinci derecede rol oynamaktadır. Elmallıı merhumun ifadesiyle "Telkihi yapan erkek ve alan kadın olmak haysiyetiyle erkek mukaddem, kadın tali bulunuyor."(2)
    Ayrıca ilk erkek olan Hz. Adem'in, ilk kadın olan Havva'nın yaratılışı tamamen istisnai bir durumdur. Şu noktayı da önemle belirtmek gerekir. Bilim adamlarımızın ifadesine göre insanın her hücresinde, program bazında, bütün oranlarının karakterleri mevcuttur. Hangi şey yaratılacaksa ona ait özelliklerin otaya çıkmasına izin verilir, diğerleri baskı altında tutulur. Buna göre, Hz. Havvan'ın yaratılışında kaburga kemiğinden bir hücrenin temel olmuş olabilir. Bu hücre bir saç hücresi yahut ciğer hücresi de olabilirdi. İlahi hikmet bunu böylece takdir etmiştir.i
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
  15. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    islamla ilgili tüm merak edilenler

    Soru : Bir atadan geldiğimiz halde, farklı renkler ve ırklar nasıl ortaya çıktı?

    Cevap:
    "Ey insanlar!.. Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve sizleri kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız..." (Hucurat, 13).
    Bu soruya, bir başka soru ile cevap verilebilir: Tek atadan farklı renk ve ırkların ortaya çıkmasına engel nedir? Hem tek atadan gelinir, hem de farklı renk ve ırklar ortaya çıkar. Aslında bu tip sorular, daha ziyade biyolojiyle alakası olmayanlardan gelmektedir. Çünkü, bir biyolog bilir ki, her anne, baba, büyük anne ve büyük babaların karakterleri belli oranlarda yavrularına geçer. Bu oranlar, "Mendel Kanunları" adı altında meşhurdur. Cenab-ı Hakk'ın koyduğu bu kanunlara göre; mesela bir fert boy bakımından yüzde 50 ihtimalle annesine, yüzde 50 ihtimalle babasına benzeyecektir. Ferdin hemen hemen bütün özelliklerinde bu veya buna yakın oranları görmek mümkündür. Lakin, bazı karakterler vardır ki, ortaya çıkmaları, yani bir fertte tesir göstermeleri, bazı şartlara bağlıdır. Nasıl ki, yıldızların görünmesi gecenin gelmesine bağlıdır. Güneş onların görünmelerine mani olur. Bazı çekinik (resessif) karakterler de, baskın (dominant) karakterlerin etkisi altındadır. Çekinik karakterler bu tesirlerden kurtulduğu zaman etkisini gösterecektir. Bu, belki de nesiller sonra mümkün olur.
    Günümüzdeki ırkların hepsi ortak bir atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Sözgelimi, beyaz ırkın bir ferdinden, bir zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hasıl olabilir. Ya da bir Çinli'den, bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru meydana gelebilir.
    Bazıları, zenci ırkın tropiklerdeki yoğun ultraviyole ışınlarına uyum sağlayarak meydana geldiğini iddia ederler. Halbuki bu görüş, Kuzey ve Güney Amerika'da aynı ışınlara maruz kalanların, niçin siyahlaşmadıkları meselesini izah edememektedir. Son yapılan çalışmalar, deri rengindeki bu farklılığın irsi olduğunu ortaya koymuştur.
    Dolayısı ile, ırkların teşekkülünde ortaya çıkan siyahlar, kendileri için zararlı olmayan ışınların bulunduğu sahaya göç etmiştir. Diğer taraftan açık renkli ve mavi gözlü İskandinav ırkı ise, ekvator yakınındaki yoğun ultraviyole ışığından kurtulmak için kuzeye gitmiştir.
    Dışarıya kapalı bir kabile düşünün. Çevredeki diğer kabilelerle hiç bir irtibatı olmayan bir grup. Buradaki genetik özellikler, kabile fertlerinin sahip olduğu irsi karakterlerin toplamına eşittir. Belli sınırlar içinde yer alan böyle bir bölge "gen havuzu" olarak da adlandırılabilir. Bu gen havuzunda, çekinik karakterler, zamanla melezleme sonucu birbiriyle karışarak, yeni ve değişik karakterler hasıl eder.
    Değişik renk ve ırk karakterlerine bu açıdan bakmak gerekir. Kuvvetle muhtemeldir ki, ilk insan Hz. Adem (as)'in genetik yapısında da çok farklı renk ve ırk özellikleri vardı. Tıpkı bir gen havuzu gibi, muhtelif karakterleri ihtiva ediyordu. Bütün bu karakterlerin bir anda ortaya çıkması elbette mümkün değildi. Zamanla bazı genetik açılımlar sonucu, değişik karakterler meydana geldi. Neticede günümüzdeki farklı fertler hasıl oldu.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 23 Nisan 2009
İslam ile İlgili Tüm Merak Edilenler konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Yenidoğan Bebek İle İlgili Merak Edilenler

    Yenidoğan Bebek İle İlgili Merak Edilenler

    yenidoğan bebek ile ilgili merak edilenler bebek irkilmesi yeni doğan bebeğin emekli sandığına kaydı yeni doğan bebeğin doyduğunu nasıl anlarız Yenidoğan Bebek İle İlgili Merak Edilenler Yenidoğan bebeğinizle ilk tanıştığınız günlerde onun bazı özellikleri dikkatinizi çekebilir. Özellikle ilk defa anne baba oluyorsanız, endişeye kapılabilirsiniz. Bu yazıda, takip ettiğimiz bebeklerin anne...
  2. oruç hakkında tüm merak edilenler!

    oruç hakkında tüm merak edilenler!

    Unutarak yiyip içen kimse, orucunun bozulduğunu zannederek bile bile yese kendisine kaza lâzım gelir, keffaret gerekmez. Oruçlu iken kusan bir kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yeyip içse kaza lâzım gelir. Fakat kusmakla orucunun bozulmadığını bildiği halde yer ve içerse kendisine hem kaza hem de keffaret gerekir. Gündüz ihtilâm olanın durum da böyledir. Ramazanda gündüzleyin uyurken...
  3. Gebelikte akıntı ile ilgili merak edilenler

    Gebelikte akıntı ile ilgili merak edilenler

    bu konu;gebelikte akıntı,gebelikte akıntı sorunu hakkında bilgi vermektedir Vajinal akıntılar tüm bayanların ortak sorunudur.Vajina nemli bir yapıya sahiptir.Vajinanın ıslaklığı kadın sağlığı açısından gereklidir.Bir çok bayan vajina kuruluğundan şikayetçidir..Önemli olan akıntının normalmi yoksa ,bir hastalık habercisimi olduğunu ayırt etmektir.Akıntının rengi,kokusu teşhis için...
  4. Sperm analizi ile ilgili merak edilenler

    Sperm analizi ile ilgili merak edilenler

    sperm testi nedir,sperm testi nasıl yapılır,sperm testi yapmak için kaç gün perhiz gerekir,sperm testi kaç kez yapılmalı,sperm testi hakkında soru ve cevaplar Meni (sperm) örneği verirken nelere dikkat etmek gerekir ? Meni örneği 3-4 günlük bir cinsel perhiz sonunda temiz bir cam ya da plastik kaba, dışarı kaçırmadan ve tercihen mastürbasyon yöntemi ile alınmalıdır . Örneklerin 2 saat...
  5. Rahim İçi Araçlar ile ilgili merak edilenler

    Rahim İçi Araçlar ile ilgili merak edilenler

    rahim içi araç nedir,spirail nedir,kaç çeşit spirail vardır,spiraillerin zararı varmı,spirail gebelikten nasıl korur,spirail ne zaman takılır,rahim içi araçlar hakkında bilgiler Aile planlaması, çiftlerin arzu ettikleri zaman ve arzu ettikleri sayıda çocuk sahibi olmasına hizmet eder. Korunma yöntemleri de aile planlamasının bir bileşenidir. Toplumda oldukça sık kullanılan doğum kontrol...

Sayfayı Paylaş