gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.164
    Beğenilen Mesajlar:
    2.213
    Ödül Puanları:
    113

    kalp zikri nedir nasıl çekilir

    Konu, 'Tasavvuf' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    zikir nasıl yapılır zikir nasıl çekilir tesbih çekilir nasil salavat Hak dostlarının temel prensiplerinden birisi de “Vukuf-i Adedî” dir.
    Manası, zikirde mürşidin tespit ettiği sayıya dikkat etmek, ölçüyü korumak, usule uymak, gerçek hedefe yönelmek ve böylece kalbi uyandırıp Yüce Allah ile huzura ulaşmaktır. Kısaca usulünce ilacı içip şifa bulmaktır.Her işte usül esastır. Usül işin temelidir. Arifler şu prensipte söz birliği etmişlerdir: “Usülsüz vusül olmaz.” Yani, usüle uymayan hedefe ulaşamaz.Bu yolda hedef Yüce Allah’tır. Usül ise edebe uymaktır. Edep, lazım olanı yapmaktır. Bu yolda neyin lazım olduğunu rehber belirler. Rehber Kur’an ve Sünnet’tir. Alimler Kur’an ve Sünnet’in tercümanıdır. Yolcuya düşen rehberine uymaktır.
    Arifler vukuf-i adedî prensibini Kur’an ve Sünnet’ten almışlardır. Onunla hak yolcularına bir çok edep ve usul öğretmişlerdir. Bu usüller delil ve tecrübeye dayanır. Bu prensibin izahı içinde şu sorulara cevap bulacağız:
    GENEL ZİKİR, ÖZEL ZİKİR

    Zikirde sayı önemli midir? Herkes istediği şekil, usul ve sayıda Yüce Allah’ı zikredemez mi? Gaye sayı mıdır, zikir midir? Zikirden gaye nedir? Mürşidlerin belirlediği zikrin dışına çıkan bir mürid niçin zarar görür? Çok zikirden zarar gelir mi? Farklı zikir yapan çarpılır mı? Zikir çekmeyen terbiye olmaz mı? Zikir vazifesi ne zaman biter?

    Zikir, genel ve özel olarak iki şekilde yapılabilir. Genel zikir bir zaman ve sayı belirlemeden günlük yaşantı içinde devamlı zikir ve fikir halinde olmak ve kalben Allahu Tealâ ile huzur halini muhafaza etmektir. Bu herkesin ilâhi sevgisine, ilmine, terbiyesine, tefekkür kabiliyetine ve manevi nasibine göre değişir. Yatarken, kalkarken, yerken, içerken, vasıtaya binerken, eve, camiye, işyerine girip çıkarken, bir işe başlarken, acı-tatlı olaylarla karşılaşıldığında öğretilen zikirleri yapmak bu kısma girer. Bu tür zikirler günlük virdden ayrıdır, yapılan amelin edebidir.

    Özel zikir ise zamanı, sayısı ve şekli belirlenerek yapılan zikirlerdir. Bunların bir kısmını Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz öğretmiştir. Bize onları öğretildiği gibi yapmak düşer. Fayda ve fazilet bundadır. Aksini yapan hayırdan mahrum olur, vebale girer, zarar eder.
    ŞEKİL VE SAYILAR NEDEN ÖNEMLİ?

    Mesela, Efendimiz s.a.v. farz namazlardan sonra otuzüç’er defa “sübhanellah”, “elhamdülillah” ve “Allahu ekber” zikirlerinin yapılmasını ve bunun “lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh” zikriyle yüze tamamlanmasını tavsiye buyurmuştur. Buna aynen uyulmalıdır. Bu zikirler namazın peşinden yapıldığında sayısı bellidir. Bu sayıdan az veya çok yapmak uygun değildir. Onları otuzbeşe çıkaran kimse zarar ettiği gibi, otuzikide bırakan da zarardadır.

    Bazı zikirlerde fazilet sayıya bağlanmıştır. Sayıyı korumayan kimse fazileti kaçırır. Yüce Allah’ı zikirden zarar olmaz diye bu sayıyı artırmaya çalışmak doğru değildir. Bu, şeytanın oyunudur. Çünkü şeytan kula emredilen bir ibadeti hepten terk ettiremezse, onu istenenden az veya çok yaptırarak faziletini yok ettirir. Kulluğun esası, Allah ve Rasülü tarafından istenileni yapmaktır.

    Dinimizin vaktini, şeklini ve rekâtlarını belirlediği namazlar da bu kısma girer. Onlarda kendi akıl ve tercihimizle artırma, eksiltme yapamayız. Ezan, kamet, teşrik tekbirleri, telbiye gibi şekli belirtilen zikirler de böyledir.
    VİRD NEDİR?

    Özel zikirlerin bir kısmı alim ve ariflerce tespit edilmiştir. Bu tür zikirler, yapanların tercihine bırakılmıştır. Onlar, “Allah’ı çokça zikredin” emrine girer. Bu zikirlerin zamanı, sayısı, şekli ve yapılma usulü ariflerin içtihadına dayanmaktadır. Terbiye sahasında müçtehid olan kâmil mürşidlerin içtihat yetkisi vardır. Onlar bu zikirleri bir delil, müşahede ve tecrübeyle ortaya koymuşlardır.

    Tasavvuf terbiyesinde işte bu zikre “vird” denir. Vird, her gün belirli zaman dilimi içinde yapılmak üzere belirlenmiş vazifelerdir. Bunlar, “Allah”, “lâ ilâhe illallah” gibi zikir lafızları yanında, namaz, Kur’an, salât u selam, tefekkür, murakabe ve rabıta gibi vazifelerdir. Bu vazifeler dinin övdüğü zikirler ve ameller içinden seçilmiştir. Onları ya ehli olan bir kimse kendi başına seçip uygular. Ya da bu vazifeler bir ehil mürşide tabi olunarak onun nezaretinde yapılır.

    Bu zikirleri tek başına yapan kimse alim, arif, kâmil ve tecrübeli olmalıdır. Yoksa işi zor, tehlikesi çok olur. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir. Ayrıca, tek başına çekilen bir zikre şeytan müdahele edip edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir.

    Kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse ise bu tür durumlarla yalnız değildir. Kâmil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür bir zikrin ilaç olacağını bilir.

    Günlük vird ilaç gibidir. Bu ilacın ne zaman ne kadar alınacağını manevi doktor olan mürşid belirler. Hastaya ilacı reçeteye uygun olarak içmek düşer. Kâmil mürşid, vird verdiği kimseye sevgi ve feyiz de verir. Onu kontrol eder. Dua ile destekler. Şeytanın tuzaklarını tanır, hilelerini bilir. Onun zikri kullanıp müridi düşürebileceği benlik, ibadetine güvenme, insanları küçük görme, Allah rızasını unutup keşif keramet gibi şeylere yönelme tehlikelerine karşı tedbir alır.

    Mürşidin feyzi ve faydası müritteki samimiyet, itaat, gayret ve edebe bağlıdır. Mürşidin verdiği zikri beğenmeyen, onu yeterli görmeyip az veya çok bulan, başka zikirlere heves eden kimse, gizli bir muhalefet içindedir. Bunda ayrıca mürşidine karşı bir itimatsızlık ve ciddiyetsizlik mevcuttur. Bu durumdaki bir kimsenin mürşidden alacağı feyzi kesilir, kalbi karışır, terbiye yolu tıkanır, amel aşkı söner, hizmet heyecanı biter. Eğer durumunu mürşidi ile istişare etmez ise, bir zaman sonra onu terk eder; aklı, nefsi ve şeytanı ile baş başa kalırZİKİRDE ASIL HEDEF

    Arifler, zikirde verilen sayıya dikkat etmekle birlikte, asıl hedefin sayı değil, kalp huzuru ve ahlâk güzelliği olduğunu belirtmişlerdir. Büyük veli Alauddin Attar k.s. zikirden maksadın ne olduğunu şöyle açıklar:

    “Zikirde sayının çok olması önemli değildir. Asıl önemli olan, kalbin zikrettiği Yüce Rabbi ile huzur bulmasıdır. Zikrin fayda vermesi ve kulda eserini göstermesi için bu gerekir. Zikrin tesiri önce kalpte, sonra bedende olur. Gerçek zikir kalpte Allah’tan gayri her şeyi siler, temizler. Kalpte ilâhi cezbe, aşk, tecelli ve birlik hasıl olur. Bu zikir sayesinde insan ilâhi tecellilere ulaşır, marifete erişir, ilm-i ledün sahibi olur.”

    Nakşî yolunun piri Şah-ı Nakşibend k.s. de vukuf-i adedîyi ledün ilminin başlangıcı görür ve der ki:

    “Gizli zikri bu usul üzere çekenler, bütün benliklerinde Yüce Allah’ın azametini hissederler, O’nun tecellilerini bütün eşyada müşahede ederler.”

    Bu neticeye uygun olarak arifler zikri tek sayılar üzerinde yapmayı tavsiye ederler. Mesela bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere zikretmeli, zikri tek sayılarda bitirmelidir.NE ZAMANA KADAR ZİKİR?

    Arifler der ki: Zikrin sayısı ve şekli değişebilir, fakat kuldan hiçbir zaman zikir vazifesi düşmez. Bu vazife ölene kadar sürer. Berzah ve ahiret aleminde de devam eder. Ayrıca, zikir ne kadar yüksek olursa olsun, kuldan hiçbir ibadeti düşürmez. Gerçek zikir, ibadetlere lezzet katar, kalbi destekler, kulu istikamet üzere tutar.

    Bazıları, her şey zikirden ibarettir diyerek, bütün ibadetleri terk etmişlerdir. Bu büyük bir hatadır. Böyle düşünmek haramdır. ‘Biz zikir ile ulaşacağımız yere ulaştık, artık namaz, oruç, hac gibi ibadetlere gerek yok. Haramlar da bize zarar vermez, asıl hedef kalp huzurudur’ diyenlere büyük veli Cüneyd-i Bağdadi k.s. şu cevabı vermiştir:

    - Evet ulaştılar, ama cehennem ateşine! (İbnu Acibe, İkazu’l-Himem)

    Şu uyarı da onun:

    “İşin başında Allah ile arasındaki hukuku sağlam ve güzel yapmayan kimse, manen ilerleyemez. Bu vazifelerin başında farzları yapmak, haramlardan kaçınmak, günlük virdlere devam etmek, fazilet olan işlere sarılmak, şüphelerden kaçınmak gelir. Kim bunları yerine getirirse, bundan sonrasını Allah kendisine ikram eder.” (Hânî, el-Kevakibü’d-Dürriyye)

    Büyükler, kim mürşidinin sırrına ulaşmak istiyorsa virde sarılsın. Çünkü mürşidin sırrı onda gizlidir, demişlerdir.

    Bir adam Cüneyd-i Bağdadi k.s.’nin elinde tesbih gördü. Hayret etti ve: “Sen bu derece yüksek şeref ve makam sahibi bir insan iken, hâlâ elinde tesbih mi taşıyorsun?” diye sordu. Büyük arif adama döndü ve dedi ki:

    - Evet tesbih taşıyorum. O benim bu makamlara ulaşma sebebimdir. Onu hiçbir zaman terk etmem.” (İkazu’l-Himem)

    Sabit el-Benanî k.s.’nin oğlu anlatır:

    Vefatı yaklaştığında babamın yanına vardım. Kendisine kelime-i tevhidi telkin etmek istedim. “Babacığım lâ ilahe illallah de!” diye hatırlatmada bulundum. Bana dönerek: “Oğlum! Beni kendi halime bırak. Ben şu anda günlük altıncı virdimi yapmakla meşgulüm.” dedi. (İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve
    Sultanımız Gavs-ı sani Haz. k.s Buyurdular...

    “Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur’an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.”

    Bütün Allah dostları dostluk liyakatini zikir ve edeple almışlardır. Bizler de bu şereften nasiplenmek istiyorsak aynı yolu takip etmeliyizGİZLİ ZİKİR: ZİKRİN EN HAYIRLISI

    Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Tealâ’dır. O, kula şahdamarından daha yakındır. Bir defasında yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah A.S. Efendimiz, onları şu şekilde uyarmıştır:

    “Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud)

    Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya hacet yoktur. Esas mesele kalbin uyanması ve Allah’a yönelmesidir.

    Gizli zikir iki şekilde olur. Birincisi sadece kalple yapılır, ikincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah A.S. Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır. (Ahmed, Ebu Ya’la, İbnu Hıbban)

    Kudsî hadiste, “Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu zatımda zikrederim.” buyurulmuştur. (Buharî, Müslim)

    Gizli zikri tercih eden arifler, işe kalpten başlamaktadır. Zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmektedir. Dil damağa yapışık halde tutulup, kalp ile “Allah... Allah...” diyerek zikir çekilmektedir. Allah lafzı, Alemlerin Rabbi Yüce Yaratıcımız’ın özel ismidir. Diğer bütün ilâhi isimleri içinde toplamaktadır. Bu ism-i şerifle zikir çekildiğinde, bütün ilâhi isimlerin tecellisine ulaşılmış olmaktadır. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs latifeleri üzerinde çekilerek vücuda tam yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “lâ ilâhe illallah” zikrine geçilmektedir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmekte ve böylece bütün vücut zikre katılmış olmaktadır.
    Gavs-ı Sânî (k.s) Hz.leri, bir sohbetlerinde zikir hakkında şöyle buyurdular:

    “Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü’l-Alemin:

    “Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur,” buyurmuştur.” Ra'd 28

    Kaynak: Kaynakları ile Tasavvuf

    DR. Dilaver selvi

     
  2. Ayışık

    Ayışık Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    15 Eylül 2008
    Mesajlar:
    2.425
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    adana
    Cevap: kalp zikri nedir nasıl çekilir
    emeğine sağlık
     
  3. Lafza-i Celal (Allah) Zikri, Gizli Zikir, Kalp Zikri

    Diğer bütün isimler, Allah (c.c.) isminin adeta sıfatı durumundadırlar. Allah (c.c.) lafzı, bütün güzel isimlerin anlamını kendisinde toplamıştır. Bir insan Allah (c.c.) demeye başladığında ayrıca Allah’ın (c.c.) bütün güzel isimlerini de zikrediyor sayılır. Bundan dolayı tarikatların hemen hepsi zikirde Allah (c.c.) kelimesini temel almışlardır. Bu nedenle zikirlerin en güzeli “Allah” lafzı ile yapılır.

    İslam bilginlerin çoğuna göre Allah (c.c.) kelimesi herhangi bir kökten türememiştir. Her ne kadar bazı İslam bilginleri Allah (c.c.) lafzının çeşitli kelime köklerinden türediğini iddia etse de yaygın kanaat bunun kök halinde bulunan bir kelime olduğudur.

    İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s), Allah (c.c.) lafzının Arapça elif, şeddeli lam ve he seslerinden oluştuğunu belirtmektedir. Kelimenin kökünün bir zamir olan ve “O” anlamına gelen “He (hüve)” olduğunu söylemektedir. Baştaki elif ve şeddeli lamın ise nekre (belirsiz) olan isimleri marife (belirli) yapan takılar olduğunu ifade etmektedir. Belirli yapıda olan bir zamirin başına belirsiz isimleri belirli yapan böyle iki tane ekin gelmesinin bir işlevi olduğunu iddia etmektedir: Ona göre bunlarla Allah (c.c.) kelimesinin ifade ettiği anlamın bilinemeyeceği, kavranamayacağı, anlaşılamayacağı vurgulanmak istenmektedir. Allah’ın zatını Allah’tan başka kimse bilemez.

    Allah (c.c.) kelimesinin lafız (harf, ses) yönü hadistir, yani ezeli olmayıp sonradan ortaya çıkmıştır. Ama Allah (c.c.) kelimesinin anlamı ezeli ve ebedi olan Allah’a (c.c.) aittir. Bu kelimenin zikrinden de amaçlanan şey ezeli ve ebedi olan Allah’ın (c.c.) rızasıdır. Allah (c.c.) bu büyük isminin zikrine rızasını saklamıştır. İnsan Allah’ın (c.c.) bu güzel ismini zikrederken Allah’ın (c.c.) zatını zikretmiş olur. Çünkü sadece Allah (c.c.) güzel ismi yüce Allah’ın (c.c.) zatına işaret etmektedir. Allah’ın (c.c.) diğer güzel isimlerini zikirle ancak sıfatlarını tanıyabiliriz. Sıfat tecellisine ulaşabiliriz. Allah (c.c.) lafzını zikir ise en büyük tanımayı, zat tecellisini sağlar. Tasavvufta en ileri makamlar ancak zat tecellisi ile mümkün olur.

    Türkçe’deki “tanrı” sözcüğü, Arapça’da “ilah” anlamına gelir. Tanrı, Allah (c.c.) özel ismin yerini tam olarak tutamaz. Çünkü Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) zatını bu isimle adlandırmıştır. Özel isimler bilindiği üzere yabancı bir dile çevrilemezler.

    İslamiyet’ten önce Araplar putlarına ve insanlara Allah (c.c.) ismini takmazlardı. Allah (c.c.), o zaman da sadece O’na has bir isimdi.

    Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) Kendi zatını en çok “Allah (c.c.)” kelimesi ile anmıştır. Bu kelime kutsal kitabımızda 2697 yerde geçmektedir.

    Allah lafzı gizli olarak da açık olarak da zikredilebilir. Ama Nakşibendiyye tarikatında bu kelime sadece gizli olarak zikredilir.

    Gizli zikir, açık (cehri) zikre göre üstündür. Nasıl bir insan dudakları kıpırdayarak veya sesli olarak birkaç sayfa kitap okuduktan sonra yorulursa açık zikir sahipleri de böyledir. Zikirleri o kadar uzun sürmez. Bir de zikirden sonra yorgunluk duyarlar. Oysa gizli zikir hem uzun sürer hem de yorgunluk vermez. Bir insan gizli zikirle tüm saatlerini geçirse de bir yorgunluk duymaz. Çünkü bu zikir sırasında dil ve ağız içerisindeki organlar hareket etmedikleri için insan yorulmaz. Yine benzetmemize devam edelim: Gözleri ile kitap okuyanlar daha verimli bir okuma gerçekleştirirler. Okuduklarını daha iyi anlarlar. Çünkü göz ile zihin arasına başka bir organ veya konu ile ilgisiz düşünceler girmez. Zihin dağılmadığı ve okuma süratinde işlediği için okudukları üzerinde dikkatini daha çok teksif eder. Aynen bunun gibi gizli zikir açık zikre göre daha bir etkilidir. Zira zikirde aslolan şey daha güzel gerçekleşir. Lafza-i Celal yani Allah kelimesini zikirde amaç bunun sesini ruhunda ve letaiflerinde duymaktır. Bu zikir ne kadar hızlı ve süratli çekilirse o kadar da verimli olur. Yavaş çekildiğinde istenen neticelere ulaşılmaz.

    Bazı sofiler Lafza-i Celal zikrini ben yavaş çektiğimde daha çok zevk alıyorum, derler. Hâlbuki kendi kendilerini kandırıyorlardır. Zevk aldıkları şey, Lafza-i Celal zikri değil daldıkları düşüncelerdir. Lafza-i Celali çekerken Allah'ın zatını zikretmenin bilinci ile hareket ederek bundan başka hiçbir şey düşünmemeli, sadece tespihin sesi ile içeriden yükselen Allah sesini kalple, ruhla, letaiflerle duymaya, dinlemeye çalışmalıdır. Bundan başka her yüz tespihten sonra da kendi duyacağı bir alçak sesle söyle demelidir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’

    Sofiler zamanla Lafza-i Celal zikrini çekerken dinlemeyi öğrenmekle kalmaz bundan sonsuz bir zevk de duyarlar. Yaşadıkları çeşitli haller de bu zevkin küçük hediyeleri olur.

    Bazı sofiler kitaplardan okudukları birtakım halleri yaşamak isterler. Allah (c.c.) rızasını pek gözetmezler. O zaman kalp rotadan çıkabilir. Öyle durumlarda hemen ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demelidirler, kalplerini rotaya sokup nefislerine gereken dersi vermelidirler. Bu yolda hal değil Allah’ın (c.c.) rızası önemlidir. Allah’ın rızası da ancak ahrette bilinir. Hal sahibi olmak Allah’ın rızasına ermek demek değildir. Allah (c.c.) hal ile de mekir (hile) yapabilir. Kişi tek ölçü olarak Allah’ın (c.c.) kitabını ve peygamberin (s.a.s) sünnetini görmelidir. Bunlara değer vermelidir. Bunların yanında hallere hiçbir kıymet vermemelidir.

    Zikir ve vird bir takım dünyevi ve uhrevi maksatları gerçekleştirmek veya sevap kazanmak için değil Allah (c.c.) rızasını tahsil için yapılır. Zaten O’nun rızası kazanıldığı zaman insanın sevaba da ihtiyacı yoktur.

    Sofi yaşadığı her hali şeyhine veya vekiline mutlaka söylemelidir. Yoksa vebal altına girer. Dahası nefsin ve şeytanın hilelerine kapılabilir. Zira hallerin bir kısmı şeytani bir kısmı da Rahmani’dir. Bunları sofinin kendi başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Onun için bu yola yani zikir yoluna girenlerin mutlaka bir şeyhe ihtiyaçları vardır. Bu manada şöyle bir kelam-ı kibar pek şöhret kazanmıştır: ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’ Yalnız zikir yoluna girmeyen Müslümanlar için bu söz varit değildir. Onları bu sözle itham etmek doğru değildir.
    Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendîler, Lafza-i Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar.
    Bu zikri yeni alan sofiler önce gizli zikirden haz almazlar. Sıkılırlar. Kıymetini de hiç bilmezler. Gafletle çekerler. Böyle de olsa zikri hiçbir zaman bırakmamalıdırlar. Bu çeşit zikrin de yararı vardır. Hiç çekmemekten iyidir. Biraz sabırla ve gayretle hareket ederlerse ileriki zamanlarda tespihin sesi ile birlikte içlerinden yükselen Allah sesini dinlemeye başlarlar. İşte bu zikirde tek amaç da budur. Tabii bu dinleme olayı da ruh kulağı ile olmalıdır. Yani bu zikirde ruhun ağzı ile söylenen sözü ruhun kulağı ile dinlemek temel amaçtır. Başka şeyler düşünmek doğru değildir. Bunlar tefekkür grubuna girse de doğru değildir. Zira gizli zikrin faziletini yok ederler. Yalnız Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu bilinciyle hareket etmelidir. Tespihin kalp üzerinde tutulmasının amacı da budur. Yani bu sesi, Allah kelimesini kalbe duyurmak amacı ile böyle yapılır. Bir süre sonra, tabii bu bazılarında olur bazılarında olmaz, kalbin üzerinin oynadığı, kalp gibi attığı görülür. Bu somut bir harekettir. Elbiseyi de oynatacak kadar güçlü olabilir. Buna veled-i kalp denir.

    Veledi kalp (Kalbin çocuğu), zikrin neticesi olarak kalp gibi atar durur.

    Sofi letaif zikrine geçtiğinde bu sefer tespihleri letaif noktaları üzerinde tutar. Oralarda belli sayıdaki zikri yapar. Burada da amaç Allah lafzını ruhun organları olarak değerlendirebileceğimiz letaiflerin duymasını ve bu zikre iştirak etmesini sağlamaktır. Bunun sonucu olarak sultani zikre ulaşılır.

    Sultani zikir, bütün bedenin zikre geçmesidir. Her hücre adeta titreşimdeki cep telefonu gibidir, akıl almaz bir hızla zikre geçer. İnsana büyük bir hoşluk verir. Sofi bu aşamaya ulaştığında zikirden büyük bir zevk alır. Artık vücudu maddenin yapı taşından ta galaksiler kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır.

    Belli sayıdaki zikre virt denir. Virt şeyhten veya vekilinden alınır. Şeyhin veya vekilinin izni olmaksızın kendi başına ne artırılır ne de azaltılır. Ama virtten amaç, sürekli zikre geçmektir. Sürekli zikir için sofi ne şeyhten ne de vekilinden izin almak mecburiyetinde değildir. Sürekli zikir her halde, her durumda, her zamanda, her mekânda sayıya vurmadan Allah’ı zikretmektir. Bu sırada Allah lafzı da başka zikirler de çekilebilir. Ama sürekli zikri yapan kişiler virdi kesinlikle ihmal etmemelidirler. Vird her saniye zikir halinde olsak da yapılması gereken bir ev ödevi gibidir. Sofiler genellikle virtle sürekli zikri birbirine karıştırırlar, büyük bir taassupla bunun virdi kendi kendine artırmak anlamına geldiğini, bu nedenle doğru olmadığını düşünürler. Hâlbuki sürekli zikir Allah’ın emridir. Allahın emri ve peygamberin sünneti olan hususlarda şeyhten veya vekilinden izin almaya gerek yoktur. “Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin (Ahzab suresi, ayet 41).” Maalesef bu durum pek çok sofi için bir handikap olur. İleri hallere bir türlü geçemezler. Zira yalnız virt ile yetinen, sürekli zikre geçmeyen sofi pek yol alamaz. Olduğu yerde sayar durur.

    Sürekli zikir için vakit ayırmaya gerek yoktur. İnsan işine giderken, işini yaparken de yapabilir. Bunun için küçük bir el tespihini yanımızdan eksik etmemek gerekir. Tespih insana daima zikri hatırlatır. İnsan tespih elinde iken daima zikretme gereği duyar. Her boş vakti bu zikirle değerlendiren sofi ileri halleri yaşamaya başlar.

    Zikir çekerken telebbüsü rabıtaya (şeyhin kılığına girme, vücuduna şeyhi ikame etme) önem verilmesi gerektiğini de hatırlatalım. Ayrıca her işin başında ve sonunda rabıtalı olmak çok yararlıdır.

    Nakşibendiyye tarikatından olan sofilerden bazıları bizim yolumuzda zikir gizli yapılır diyerek Allah lafzı dışındaki zikirleri de ya gizli çekerler ya da hiç çekmezler. Hâlbuki gizli zikir sadece Allah lafzı için geçerlidir. Diğer zikirlerdeki gizlilik derecesi ise kişinin kendi duyabileceği ses ayarındadır.

    Lafza-i Celal zikrinde amaç ruhu tüm letaifleri ile Allah’a ulaştırmaktır. Yani bu zikir ruhu güçlendirir. En önemlisi de ruhun manevi organları durumunda olan letaiflerin (kalp, ruh, sır, hafi, ahfa) zikirle tasfiye edilip yani günah kirlerinden arındırılıp güçlenip enerjilerini alarak Allah’tan gelen bir cezbe ile asıl yerleri olan emir âlemine (Allah indindeki yerlerine) ulaşmalarını sağlamaktır. Letaiflerin her biri kendi asıl memleketleri olan emir âlemine ulaşınca farklı bir renkteki nurla vücut âleminde görünür. Sofi gözlerini yumup zikre daldığında bu nurları farklı renkte algılar (kırmızı, sarı, beyaz, yeşil, siyah …). Nurlar yavaş yavaş kendilerini belli ederler. Zikir arttığında hepsi iç içe girerek değişik tonları da doğurur. Akıl almaz bir hızla helezonik olarak dönmeye, bazıları azalmaya, bazıları çoğalmaya başlarlar. Çok hoş bir renk cümbüşü olurlar. Hayranlıkla seyredilir. Sonunda tek bir renk hâkim olur.

    Sofi bunlardan sonra bazen renksiz halde bulunan gerçek nuru da görebilir.

    Lafza-i Celal zikrinin amacı ruhu tasfiye edip güçlendirerek letaiflerle birlikte Allah’a (c.c.) ulaştırmaktı. Kelime-i tevhit ve nefy ü ispat zikrinin amacı ise nefsin belini kırmaktır. Nefsi zayıflatmaktır. Onun için letaif derslerinden sonra onlar gelir. Nefis, kelime-i tevhit ve nefy ü ispat kazmalarıyla deşilmedikçe ruh ve letaifler emir âlemine yükselemezler. Kelime-i tevhit ve nefy ü ispat zikrini çekerken vahdaniyet murakabesinde olmak bu zikrin daha feyizli ve bereketli geçmesini sağlar.

    Bunlardan sonra murakabe dersleri başlar.

    Murakabe dersleri ise amaca kilitlenmek gibidir. Murakabe derslerinde nefis adeta yağ gibi erimeye başlar. Daha önce rabıta ve zikirle Allah’a doğru yürüyen ruh, murakabe derslerinde adeta koşar.
    Murakabe dersleri Allah’ın er-Rakîbu (gözetleyen) güzel ismine dayanır.

    Allah (c.c.) canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra bir kenara çekilmemiştir. O her yarattığı varlığı kendisine özgü olan sonsuz güç ve kudretiyle gözetlemektedir. İnsanın sınırsız ihtiyaçları için çeşitli çare yollarını yaratan O’dur. Ta doğumundan itibaren insanı annesinden ve babasından daha sıkı bir biçimde gözetlemiştir. Bu nedenle anne ve babasını kendisine bakması için gerekli içgüdüsel donanımla O yaratmıştır. Yeryüzü canlı ve cansız varlıkları ile onun yaşamsal ihtiyaçları için gerekli bütün şeyleri karşılamakta yada bir hizmetçi gibi iş görmektedir.

    Allah (c.c.) er-Rakîb (c.c.) güzel ismiyle bütün varlıklar üzerinde onları sürekli bir biçimde gözetlemektedir. Hiçbir kimse bir saniye de olsa bu denetlemeden uzak olamaz. Allah (c.c.) kulun kalbinin derinliklerinde bulunan duyguların yanında bilincinde ve bilinçaltında bulunan bütün düşüncelerini de her an kontrol etmektedir, hiç kimse bu gözetlemenin ötesine geçememektedir.

    Sofi murakabeden her zaman hissesini almalıdır. Yeni, eski tüm sofiler akıllarına geldikçe telebbüsü rabıta ile murakabe haline girmeleri onlara büyük yararlar sağlar.

    Er-Rakîb güzel isim ile kula düşen ilk görev, her yaptığı işin, söylediği sözün Allah (c.c.) tarafından gözetlendiğinin ve bilindiğinin bilincinde olmaktır. Buna murakabe dendiğini belirttik. Murakabeye zikirle ve rabıtayla ulaşılabilir. Murakabe insanı olgunlaştırıp Allah’a (c.c.) yaklaştırır. Namazdaki huzur hali de bir çeşit murakabedir. Pek çok tarikat, müridi eğitmek, velilik yolunda yetiştirmek için murakabe dersleri vermiştir. Müridin her an Allah (c.c.) tarafından gözetlendiği bilincini taşıması onun manevi dünyasında önemli bir dereceye ulaştığının göstergesidir.

    Allah hepimize her daim zikrini, murakabesini ve bunların tabii sonucu rızasını nasip eylesin. Amin.


    Muhsine İyi
     
  4. malevich

    malevich Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    1 Ocak 2012
    Mesajlar:
    4
    Beğenilen Mesajlar:
    1
    Ödül Puanları:
    0
    kalp zikrini nasıl ayapacağım yardım
     
  5. malevich

    malevich Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    1 Ocak 2012
    Mesajlar:
    4
    Beğenilen Mesajlar:
    1
    Ödül Puanları:
    0
    fatihayı okuduktan sonra nasıl bir sırayla sadatı kiramlara hediye edeceğim
     
  6. gulten36

    gulten36 Forum Okuru

    ilkten euzu besmeleyle 1 fatiha okuyup diyceksinki ya rabbi resulullah efendimizin ruhuna al ve ashabının ruhuna hediye ediyorum kabul ve vasıl eyle
    2.olarak besmele çekerek fatiha okunup ya rabbi resulullah efendimizin ruhuna al ve ashabının ruhuna ayrıca şahı nakşibend şeyh abdulkadiri geylani hazretlerinin ruhuna hediye ediyorum kabul ve vasıl eyle
    3.olarak yine aynı besmeleyle resulullah efendimizin ruhuna al ve ashabının ruhuna ayrıca şeyh mevlana halid seyyid abdullah hz.lerinin ruhuna diyerek en son saadati kiramın isminde bitiriyosun aynen bu şekilde devam ediceksin yani.
     
  7. Allah Zikri (Lafza-i Celal Zikri), Gizli Zikir, Kalp Zikri (2) Lafza-i Celal zikrinin gizli olarak çekilmesinde karşılaşılan en büyük problem, bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanmasıdır. Bu durumda kişi zikirden lezzet duyamadığı gibi boşu boşuna zikir çektiği duygusuna da kapılabilir.

    Öncelikle şunu belirtelim ki, gizli zikir çok faziletli ve kazançlı olduğu için şeytanlar bu konuda çok vesvese verirler. Sofiyle haddinden fazla uğraşırlar. Bunlara aldanmamak gerekir. Hele bir de buna ilaveten Lafza-i Celal zikri, bizzat Allah’ın (c.c.) zatını zikir olduğu için, ayrıca bunun üstünde daha faziletli bir kelime olmadığından, şeytanların hücumları kat kat artmaktadır.

    Yukarıdaki gibi bir probleme sahip olan kişilerin, yani gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanan kişilerin, önce bu zikre şeytanların ne kadar düşman olduklarını bilmeleri gerekir. Ayrıca bu zikri çeken kişilerin kafalarına şeytanların olmadık düşünceleri vesvese yolu ile attıklarını, bu yüzden zikir sırasında gönüllerini huzursuzlukla, hoşnutsuz duygularla doldurduklarını da unutmamalıdırlar.

    Lafza-i Celal zikrinde Allah’ın rızası gizlidir. Şeytanlar bunu çok iyi bildiklerinden bu zikre adeta savaş açarlar.

    Şu kesindir ki, kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması, şeytanların vesveseleri ile olan bir haldir. Bu hale zerre kadar değer verilmemelidir; yani bu hal sebebiyle gizli zikirden vazgeçmemek, onu ihmal etmemek gerekir. Böyle bir konuda sıkıntısı olan kişiler, aşağıda önerdiğimiz bir yolla Lafza-i Celal zikrini çekerlerse problemlerini kolaylıkla aşabildikleri gibi gizli zikirden büyük bir zevk de alacaklardır. Ayrıca Allah’ın (c.c.) izniyle bu zikri en faziletli bir şekilde çeken kişiler grubuna yükseleceklerdir:

    Lafza-i Celal zikri sırasında önemli olan şey, içeriden Allah kelimesini ‘sesle söylemek’ değildir. Sesi ölçü olarak gördüğümüzde çekilen tespihin hızına yetişmemiz imkânsızdır. İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi gizli zikirde tespih elimizden geldiğince hızlı çekilir, döndürülür. Daha doğrusu tespihi ne kadar hızlı çekersek zikrimiz o kadar faziletli ve bereketli geçer, amacına da ulaşır. Temel ölçümüz, tespihin çekilişteki sesinin ‘Allah’ diye zikrettiğini kabul etmektir. Bunun yanında içimizin de (kalbimizin veya tespihi tutan elimizin üzerinde bulunduğu letaif noktasının) bu tespih çekiliş sesi ile birlikte ‘Allah’ kelimesini zikrettiğini düşünmektir, kabul etmektir. Kısacası tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum, ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz, kabul etmemiz gerekir.

    Tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum ve ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz büyük bir konsantrasyonu gerektirir. Onun için gözler kapatılır. Bütün dikkat tespihe ve tespihin üzerinde olduğu manevi organ üzerine teksif edilir. Hiçbir şey düşünülmez. Sadece Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu duygusu korunmaya çalışılır.

    Bu öyle bir ayardır ki, önceleri bu konuda bazı sıkıntıların yaşanması pek tabiidir. Zira sofi her tespih çekişte kendisini içten de ‘Allah’ diye bir sesi söyletmek zorunda hisseder. Hâlbuki tespihin devredişi çok hızlıdır. Her tespihte ‘Allah’ diye bir sesi söylemek imkânsızdır. Daha doğrusu böyle içten yükselen bir ses vardır ama bu sesten ziyade kalbinden veya tespihin üzerinde olduğu letaif noktasından gelen bir ‘uyumdur, ritim’dir. Bir iç monolog (iç konuşma) değildir. Bu uyum ve ritim Allah lafzını söylüyormuş diye kabul edilir. Daha doğrusu hiçbir kuşkuya kapılmadan içten yükselen böyle bir uyum ve ritimle çekilen tespihin sesinin birlikte ‘Allah’ diye zikre koyulduğu düşünülür. Yani tespih taneleri çekilirken onunla beraber içimizden yeknesak bir tempo ile ruhumuzdan yükselen sese benzer bir yapıda ama daha hızlı olan bir uyum ve ritim söz konusudur. Burada en açık olan şey, daha doğrusu olması gerekli olan şey, bizim tespih çekerken böyle bir uyum ve ritimle Lafza-i Celali de zikrettiğimize inanmamızdır.

    İşte Lafza-i Celal zikri vücut tarafından özümsendiğinde değişik organlarda bu sözünü ettiğimiz uyum ve ritim bizzat sezilmeye ve duyumsanmaya da başlar. Yani organlar tıpkı titreşimdeki cep telefonu gibi akıl almaz bir hızla, yani farkına varılan bir uyum ve ritimle zikre geçerler. Buna sultani zikir dendiğini belirtmiştik. Bu durum için elimizde tespih olmasına da gerek yoktur. Zikir yapmadığımız halde gün boyunca bu sultani zikir bazı organlarda açıkça hissedilir. İşte böyle güzel bir hal yaşayan sofi fırsatı ganimet bilmelidir. Boş zamanlarında veya bir işle meşgulken dilini damağına yapıştırarak kendince bu çeşitli organlarında varlığını açıkça hissettiği sultani zikre bilinçle iştirak etmelidir. Çünkü zikir bilinçli olarak çekilmedikçe amaca ulaştırmaz. Bu sultani zikir yardımıyla yapılan gizli zikir, tespihle yapılan zikirden kat kat daha hızlıdır. Hem de çok faziletlidir. Çünkü bu sırada kişinin vücudu tüm hücreleri ile birlikte çok hızlı bir tempo ile Allah’ı zikretmektedir. Bunun için çok şey yapmaya gerek yoktur. Dil damağa yapıştırıldıktan sonra tüm vücudun Allah’ı zikrettiğini düşünmek, bu düşünce ile içinde oluşan uyuma, ritme kendini bırakmak yeterlidir.

    Sultani zikre ulaşmamış kişiler de bu yolla, yani dilini damağına yapıştırarak zikrederlerse kısa zamanda büyük kazançlar elde ederler. Ama bu onlara çok zor gelecektir. Bu yol ilk zamanlarda pek kullanışlı değildir. Onun için böylelerine herhalukarda elde bir tespihi (küçük de olabilir) düşürmeden zikretmek daha yararlıdır.

    İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce dili damağa yapıştırmak suretiyle gizli zikir yaptığını belirtmektedir. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) Mekke’den Medine’ye hicret sırasında saklanmak amacıyla sığındıkları Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’e (r.a) de bu zikri talim eylemişlerdir.

    İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”

    Şiir sanatında sevdiğim bir kavram vardır: İmge. İmge hayalden farklı bir kelimedir. Hayal yaşadığınız şeyleri veya gelecekte yaşayacağınız şeyleri kafamızda canlandırmamızdır. İmge ise hayali tıpkı modern ressamlarda olduğu gibi değiştirmedir. Hayali gerçek hayatın kanunlarının ve alışılmışın dışında, bambaşka bir kompozisyonla yeniden kurmadır. Picasso’nun resimlerinde başın yanında kolların bitivermesi gibi.

    Sultani zikir büyük bir devlettir. Böyle bir devlete eren sofinin bundan çok iyi yararlanması, bunu çok iyi değerlendirmesi gerekir. Özellikle uyurken başını yastığa koyduğunda yukarıda söylediğimiz egzersizi daha da genişletebilir. Kendisini mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş kabul ederek (böylece fenafillâhın egzersizleri olan murakabe-i vahidiyyeti de yapmış olur) her zerresinin zikre geçtiğini düşünür. Atomun çekirdeği etrafında elektronların sonsuz bir hızla zikrettiğini hayal eder. Mezarındaki toprakla birlikte bütün dünya cansız maddeleriyle beraber zikirdedir. Onların her bir atomu tıpkı sofinin elindeki tespih gibidir. Çekirdekler, tespih daneleri hükmünde olan elektronlarını çevresinde sonsuz bir hızla döndürmektedirler. Hatta bu imgeye atomun yapısına benzeyen gezegenlerin ve yıldızların kozmik hareketlerini de katar. Böylece Allah’ın (c.c.) zatı huzurunda bütün evrenin cansız varlıklarının koro halinde zikre koyulmuş olduğunu imgeler. Artık vücudu veya toprağı, maddenin en küçük yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır. Bu muhteşem tabloya sofinin tamamen toprak olmuş bedeni de bir ritim ve uyumla renk verir.

    Cansız varlıklarda rızık, geçim endişesi olmadığı için onlar her daim zikirdedirler. Zikirden hiç gafil kalmazlar. En küçük yapı taşları, sözünü ettiğimiz tarzda yüce Allah’ı zikrederler. Çünkü iradeleri tamamen Allah’a (c.c.) bağlıdır. Allah ise şanını en mükemmel şekilde zikrettirendir. Sonra sırasıyla bitkiler ve hayvanlar gelir. Bitkiler tevekküllerinden yerlerinden ayrılmazlar. Hayvanlara göre zikre daha bir tutkundurlar. Çünkü iradeleri hayvanlara göre daha bir azdır, daha bir Allah’a bağlıdır. Hayvanlar zikirde insanlardan öndedirler. İnsan kadar bir iradeye malik olmadıkları için yüce Allah onlara zikir nimetini daha çok tattırmaktadır. İnsanların bazılarına zikir hiç nasip olmaz.

    Şeytanlar hiçbir zaman bizden uzak değillerdir. İleri manevi hallerde varlıkları da görülebilir. Onlar duman halinde tüm bedeni, organları sararlar. Letaiflerde nurların görülmesinde olumsuz etkilerde bulunabilirler. Sultani zikirle birlikte yapacağımız daimi zikirler onların bellerini de kıracaktır.

    Tasavvuf ve tarikat yolunun bazı temel esasları vardır. Bunlara uymadıkça zikir devleti pek ele geçmez. Geçse de zikirden lezzet alma nimeti pek bulunmaz. Bunlardan ikisine çok dikkat etmek gerekir: Birincisi nefsi her şeyden, herkesten küçük görmedir. Bu sayede başkalarından gelen kötülükler hoşnutlukla karşılanır. Nefse her kötülük az bile görülür. Bu da zikirde bu yoldan gelebilecek nefsani ve şeytani vesveselerin önünü tıkar. Zira başka zaman değil de tam ibadet sırasında nefis ve şeytanlar vesveseleri ile bu damarı çok kullanarak ibadetteki huzuru ve ihlâsı zedelerler. İkincisi dünyayı kalpten çıkarmadır. Dünya herkese başka türlü hitap eder. Çünkü herkes başka bir nimetine tutkundur. Ama para bu farklılıkları genellikle biraraya getirir, birarada toplar. Onun için zekât ve sadaka vermeye azami derecede dikkat etmek gerekir. Bu yolun, yani Nakşibendiyye tarikatının başında bulunan Hz. Ebubekir’in (r.a.) gerektiğinde her şeyini İslam dini için fedadan kaçınmaması boşuna değildir. Zekât ve sadaka verme gönlün dünyaya düşkün olmasını önler. Gönlü Allah’a bağlar.

    Bu iki noktaya dikkat eden kişide Allah’ın izni ile zikir çekme aşk haline gelebilir. Özellikle gizli zikirde karşılaşılan büyük problem, yani bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması sorunu Allah’ın izni ile bu sayede çözüme kavuşur. İnsanların çoğu başkalarıyla kavgalarını ve dünyayı (parayı) Allah’la aralarına perde koydukları için Allah’ı gönül huzuruyla zikredemezler. Allah’ı zikretmek isteseler bile bu böyle bir durumda onlara nasip olmaz.

    ‘Lafza-i Celal zikrinde’ kişi canlı veya toprak olmuş bedenini ve evrendeki cansız maddelerin atomlarını zikir halinde canlandırırken ‘Kelime-i tevhit zikrinde’ ise insanın kendi bedenini, tüm evreni Allah’ın zatı karşısında yok etmesi amaçlanır. Ölüm insan için bunu sağlar, kıyamet de tüm evrenin yok oluşunu gerçekleştirecektir. İnsan ölünce tüm bedeni toprak olacaktır, kıyamet kopunca da tüm evren yıkılacak, maddenin en küçük parçası olan atomlar bile dağılıp aslı olan yokluğa dönüşecektir. Baki kalan sadece yüce Allah’ın zatı olacaktır. İşte Kelime-i tevhit zikri çekilirken bu esasa çok dikkat etmek gerekir. Zikir sırasında Allah (c.c.) dışında her şeyi yok bilmek gerekir. Onların faniliklerini göz önüne getirmek bu açıdan yararlıdır. Yine kendimizi mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş gördükten sonra evrenin büyük bir patlama ile yokluğa karıştığı imgesini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Bu hayalden sonra Allah’ın zatının ezeli ve ebedi olduğunu, baki kaldığını düşünmek gerekir. ‘Yeryüzünde olan her şey fanidir, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakidir. (Rahman suresi, 26-27).’

    Lafza-i Celalin hızlı çekilmesi gerektiğini belirtmiştik. Kelime-i tevhit zikrini de hızlı çekmek çok yararlıdır. Çünkü bu şekilde çekmek kişiye büyük bir coşku verir. Coşku da aşkı doğurur. Bir zikir aşkla çekildi mi kişiyi Allah’ın izni ile ileri makamlara ve hallere ulaştırır. Tespihi hızla çekme dolayısıyla ‘la-ilahe’ tespihin bir tanesine, ‘illallah’ diğerine denk düşebilir. Ama yine de bu iş kişiden kişiye değişebilir. Aslında tespih böyle bir anda sayıyı belirleyen bir alet değil, coşku sağlayan bir unsur olur. Elbette Nakşibendiyye tarikatında Kelime-i tevhit zikri kalple çekilmez. Kişinin kendi duyacağı bir ses ayarıyla zikredilir. Virtte doğal olarak sayıyı korumak hâkim olduğu için zikirde tespih taneleri o kadar hızlı çekilemez. Ama sayısız zikirde coşkuyu artırmak için eldeki tespihi dediğimiz veya dilediğimiz tarzda kullanabiliriz. Zikrin o zaman tadına doyum olmaz.

    İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile (Allah’ın şu güzel ismini şu kadar çekersen şu faziletlere sahip olacaksın tarzında bilgiler…) zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, Laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. İnsan kararında oldukça, mürşid-i kâmilsiz, kendisi de yalnız başına zikir edinebilir. Bir takım haller yaşadığında bir mürşid-i kâmile danışabilir, başvurabilir. Esma-i Hüsna zikri de mürşid-i kâmile başvurmadan kişinin kendi isteğiyle çekilebilir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf ve tarikat kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf ve tarikat kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme, onu her daim küçük görme ve Allah rızasını amaç olarak kabul etme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları insanın yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme veya O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah (c.c.) bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Âmin. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).”

    Rabıta ve zikrin feyziyle kısa zamanda kalp ve letaif noktaları açılarak ilahi (kırmızı, sarı, beyaz, yeşil, siyah, bunların karışımı değişik tonlardaki renkli) nurlar görülebilir.

    Biz ilk zamanlarımızda bu nurlara karşı çok meraklı idik. Tabii varlıklarını kitaplardan okurduk. Acaba gerçekten görebilecek miyiz, diye kendi kendimize söylenip dururduk. Bizden önce bu yola girenlere, ileri derecede zikir çekenlere bu ilahi nurları görüp görmediklerini sorardık. Onlar nedense konuşmak istemezler, Nakşibendiyye yolunda her şey gizlidir, sırlar söylenmez, kabilinden cevaplar verirlerdi. Dedikleri doğruydu. Bir insanın durduk yerde hallerini etrafa anlatması edebe aykırıdır. Tasavvuf ve tarikat yolu ise baştan sona edeptir. Bir de o kişinin gurura, ucuba düşmesine neden olabilir. Bu da telafisi mümkün olmayan büyük zararlar getirebilir. Ayrıca nazar tehlikesi de bunun cabasıdır. Allah her birimizi bu afatlardan korusun. Âmin. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah, pek çok yerde ‘böbürlenenleri’ ve ‘övünenleri’ sevmediğini beyan buyurmuşlardır (Hadid suresi 23, Lokman suresi 18, Nisa suresi 36, Kasas suresi 76, vb.). Tasavvuf ve tarikat yolu nefsi ezmek ve hiç etmek sanatıdır. Kişi bu yolda kendisinde çok az da olsa bir varlık gördüğü zaman anında manevi ilerlemesi durur, çeşitli sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. Bu büyük tehlikelere karşın Allah’a sığınarak ve sadatlardan manevi himmet dileyerek insanların bu konulardaki meraklarını gidermek, onlara tavsiyelerimizin daha etkili olması için, ayrıca onları rabıta ve zikre teşvik etmek gayesiyle yaşadığımız tecrübelerden birazcık da olsa kısaca bahsetmek istiyoruz:

    Gerçekten sultani zikirde tüm vücudun veya bazı organların hücreleri titreşimdeki cep telefonu misali akıl almaz bir hızla zikretmektedir.

    Gerçekten kalp ve letaifler açıldığında bu noktalardan, daha doğrusu göğüsten, ibadetler sırasında (namaz ve zikir gibi) çok büyük hazlar alındığı gibi gözler kapalı olduğunda değişik renklerdeki nurlar da görülmektedir.

    Gerçekten değişik renkteki nurlar görüldükten epey bir zaman sonra saydam bir nur halesi, daha doğrusu nur kalesi insanı kuşatmaktadır. Bu insanı şeytanlara karşı korumaktadır.

    Böyle nimetleri kullarına bahşeden Rabbimize kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar olsun.

    Sofiler rabıta ve zikirlerine dikkat ederlerse kısa zamanda bu söylediğimiz halleri yaşayacaklardır. Tabii tasavvuf ve tarikat yolunda bu halleri yaşamak önemli değildir. Bu konuda vesveselere düşmemek de gerekiyor. Çünkü insan bunlarla da imtihan edilebilir. İnsan bir ömürde bu halleri yaşamasa bile Allah’ın (c.c.) rızasına erebilir. Önemli olan da budur. Bu tür halleri yaşayan kişilerin de Allah’ın rızasına erdiğini düşünmek doğru değildir. Son nefeste imansız gitme tehlikesi peygamberler dışında herkes için geçerlidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) de dediği gibi Allah (c.c.) ahrette bizleri yaşadığımız manevi hallerden sorguya çekmeyecektir. Önemli olan Allah’ın emir ve yasaklarını (şeriatı) yerine getirip Allah’ın rızasına ermedir. Rabıta ve zikirde amaç, Allah rızasıdır. Hal elde etmek değildir. Böyle bir isteğin kalpte olması bile bir fitnedir. İmtihan konusudur. Allah’ın rızası ile araya giren aşılmaz bir perdedir. Allah hepimizi bu tür afatlardan korusun. Âmin.

    Özellikle rabıta sırasında insan nefsini çok ezmeli, kendini toprak misali yok bilip sadatlardan gelecek feyze ve nura talip olmalıdır. Aslında bu bütün ibadetlerde, hatta yaşamın her anında böyle olmalıdır. Onları rabıtada görmek istemek gibi bir duygu her şeyden önce bir edepsizliktir. Böylelerinin rabıtanın nuru ve feyzinden de bir nasipleri olmaz.

    Allah fazl u ikramıyla bizlere son nefese kadar zikrini ve mürşid-i kâmile yapılan rabıtayı sevdirsin ve bizlere her daim rızasını nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi
     
  8. Allah Zikri (Lafza-i Celal Zikri), Gizli Zikir, Kalp Zikri, Virt (3)
    Lafza-i Celal (Allah) zikri sırasında karşılaşılan en büyük sorunlardan birisi de gaflettir. Gaflet zikir sırasında insanlarla ilgili sorunları veya dünya meselelerini düşünmektir. Gafleti ortadan kaldırmanın yolu çok basittir: Allah huzurunda olma duygusu. Fakat bunu daimi kılmak ve korumak çok zordur. Bunun için şu iki noktaya hayatımızda dikkat etmek, daha doğrusu bu konularda nefis terbiyesi yapmak gerekir.

    Birincisi, zikir sırasında insanlarla ilgili meseleleri düşünmemek kolay değildir. Bunu ortadan kaldırmak için daima nefsi herkesten küçük görmek gerekir. Nefsin büyüklük damarını kırdığımız zaman kimse ile bir meselemiz kalmaz. Bize yapılan her fenalığı nefsimize az görürüz. Zikir sırasında bunları düşünmek bile istemeyiz.

    İkincisi, zikir sırasında dünya ile ilgili meseleleri düşünmemek zordur. Bunun için dünyaya değer vermemek gerekir. Dünya ile ilgili meseleler genellikle parada toplanır. Zekât ve sadakaya düşkün birisi dünyayı kalbinden çıkarmış demektir. Zekât ve sadaka nefsin dünyaya düşkünlüğünde belini kırar.

    Bu iki konu tarikatların uzun yıllar alan çilelerinde, nefis terbiye metotlarında değişik şekillerde yer almıştır. Bunlar basit meseleler değildir.

    Zikirde gafleti yok etmek için pratik bir çare olarak asla ihmal edilmemesi gereken şey, Allah’ın huzurunda olma duygusudur. Tabii aynı şey, namaz için de geçerlidir. Kişi gerek namazda gerekse zikirde Allah (c.c.) karşısında olduğu duygusunu kaybettiği zaman gaflete düşer. Bu durumda kıldığı namazlarda dünya meselelerini, kişilerle olan ilişkilerini düşündüğü gibi aynı şey zikir sırasında da geçerlidir. Yani sofinin kalbi ‘Allah’ demeye çalışır ama kafası dünya meşgaleleri ile insanlarla doludur. Dikkatini onlara vermiştir. İşte tam bu sırada iken hemen kendisini silkeleyip Allah (c.c.) huzurunda olduğu duygusuna sahip çıkıp bunu korumaya çalıştığında o dünyevi düşünceler, kişiler de kafasında uçar; zikir amacına uygun olarak çekilmeye başlar.

    Kuşkusuz insan zikre koyulduğunda, hele bu Lafza-i Celal (Allah) zikri olduğunda şeytanlar derhal saldırıya geçeceklerdir. Şeytanların saldırıları vesvese yolu ile olmaktadır. Dinsel anlamda akla gelen kötü ve çirkin düşüncelere vesvese denir. Vesvese bilinçaltına yapılmaktadır. Kişi bunları sanki kendi düşüncesi imiş gibi algılar. Şeytanlar kalp ve letaiflere girebilmektedirler. Bu yüzden insanların duygu ve düşüncelerini takip edebildikleri gibi yine kalp ve letaifler yolu ile onu zikirden uzaklaştırmak için vesveseler (nabza uygun şerbet) vermektedirler. Şeytanlar kimin ne konuda zaafı olduğunu o kişiden daha iyi bilmektedirler. Şeytanlar en çok kompleksleri kullanırlar. Çünkü komplekslerde bastırılmış güçlü duygusal enerjiler (kişinin utandığı, ezildiği, sıkıldığı kimi yaşantı anıları ile birlikte) bulunur. Şeytanlar vesveselerde bunları günlük mesele ve kişilerle bağlantı haline getirerek zikrin gafletle çekilmesine neden olurlar. Kişi zikir sırasında bu vesvese dünyasında yaşamaya başlar. Onun için şeytanların bu hilelerinden hemen Allah’ın zatının huzurunda olduğu duygusu ile silkinmek ve kendine gelmek gerekir. Allah’ın zatının huzurunda olduğu duygusu bu tür kişisel zaafları ve şeytanların vesveselerini anında durdurur. Yok eder.

    Fakat şeytanlar zorlu düşmanlardır. Sinsi sinsi yine yaklaşırlar. Zikirde olan sofinin zaaflarını ve komplekslerini kullanarak onu yine gaflete sürüklemeye çalışırlar. Onun zaaflarını ve komplekslerini günlük bazı hadiselerle ve şahıslarla alakalandırarak zikrini yine gaflet durumuna sokmaya gayret ederler. Şayet sofi Allah’ın huzurunda olma duygusunu yitirmezse ve korumaya çalışırsa şeytanların tüm çabaları boşa gidecektir.

    Allah’ın zatının huzurunda olmayı duygusal bir durum olarak tasvir ettik. Zira Allah’ın zatı tasarlanamaz. Bu hadis-i şeriflerle de yasaklanmıştır. Allah (c.c.) varlıklara ait özellik ve niteliklerden uzaktır. Allah’ın zatı ile ilgili akla gelebilen her hayal, Allah’tan (c.c.) uzaklaşmadır, yanlış bir yola sapmadır. Böyle Allah’ın zatı ile ilgili akla gelen düşünceler ancak şeytanların vesveseleri sonucu oluşur. Kul bunlardan sorumlu değildir. Onun için takıntı yapamaya, suçluluk duygusu duymaya gerek yoktur. Ama hemen edep gereği Allah’ın zatı bunlardan tenzih edilmelidir (Subhanallah, Estağfirullah).

    Gerek namaz kılarken gerekse zikir çekerken aslolan şey, Allah’ın zatının huzurunda olma duygusudur. Bu öyle yüce bir duygudur ki, insan kendi küçüklüğünü, alçaklığını derinden hissederek yüce Allah’ın (c.c.) karşısında edep ve haya duyguları içerisinde bulunur. Buna ihsan hali denir.

    Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı bu ihsan halini daima canlı tutmaktır.

    İhsan adı üstünde bir lütuftur. Allah’ın (c.c.) kuluna verdiği büyük bir armağandır. Bu nasıl büyük bir lütuf ve armağan olmasın ki?.. Bu evrenin sonsuz büyüklüğü karşısında bir toz tanesi kadar küçük olan dünyamızda iman sahibi bir insan ibadetleri sırasında tüm bunları yaratan yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda olma duygusu ile şereflenmektedir. Bu şerefe ihsan hali demek ne kadar da uygun düşmektedir!..

    İhsan halini bu ümmete bizzat Allahu Zülcelal meleği Cebarail’i gönderek tarif ettirmiştir. Hadis mealen kısaca şöyledir:
    Bir gün Peygamberimiz (s.a.s) mescitte oturuyor ve ashabıyla sohbet ediyordu. Bu sırada üstünde yolculuk yaptığına dair bir alamet olmayan, beyaz giysili ve siyah saçlı bir genç gelerek peygamberimizin (s.a.s) karşısına oturdu. Ona bazı sorular sormaya başladı. İslam nedir, iman nedir sorularından sonra ihsan nedir diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s) ihsanı şöyle tarif etti: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı görmezsen de O seni görmektedir.’

    Demek ki ihsan, ibadetlerin kadrini yükselten büyük bir nimettir. Belki ibadetlere Allah rızasını koyan büyük bir iksirdir. İbadetler ihsan hali olmadığı zaman yoksullaşmakta, anlamlarını yitirmektedirler. İhsan hali bakırı altın yapan iksir gibi ibadetlerin suretlerini Allah rızası ile şereflendirmektedir.

    Peygamberimizin (c.c.) ihsanı tarifi de dikkat celbedicidir. Bizim yaptığımız gibi ibadetler sırasında Allah karşısında olma duygusu diye tarif etmemiş, kulların Allah’ın zatını kafalarında canlandırmalarını engellemek için dikkati Allah’ın kullarını gözetlemesinde toplamıştır: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

    Peygamberimizin bu ihsan tanımında murakabenin de yer aldığını belirtelim. Murakabe, kişinin Allah’ın gözetimi ve denetimi altında olduğunu düşünmesidir. Birici yazımızda murakabeye genişçe yer verdiğimiz için bunu açmayacağız.

    Lafza-i Celal zikrini çekerken bu zikri çekemediğini veya başka bir şey zikrettiğini sanan kişi, Allah karşısında olma duygusu ile de büyük yararlar kazanır.

    Lafza-i Celal zikri sırasında Allah karşısında tüm varlıkların zikir halinde olduğu; mikro âlemden makro âleme kadar her şeyin Allah’ı zikrettiği düşüncesi büyük kazanç getirir. Bunun dışındaki düşünceler, tefekkür grubuna girse de zikre zarar verirler.

    ‘Andolsun Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tespih edin!’ dedik. Ona demiri yumuşattık (Sebe SURESİ,10).’

    Zikirde azami olarak şunlara dikkat etmek gerekir: Allah’ın zatı karşısında olma duygusu. Tespihi son derce hızlı çevirme, döndürme. Tespihin sesinin Allah diye zikrettiğini kabul etme. Tespihin sesi ile birlikte içeriden yükselen bir ritim ve uyumun da Allah diye zikrettiğini düşünme. Allah’ın rızası dışında başka bir gayenin bulunmaması.

    Zikir sırasında telebbüsü (şeyhin kılığına bürünerek yapılan) rabıta çok faydalıdır. Arada sırada da olsa bunu yapmak gerekir. Her zaman yapana aşk olsun. Ama zikir sırasında normal rabıta kesinlikle yanlıştır. Zikir başlamadan önce ve zikirden sonra normal rabıta yapılabilir. Bu zikrin feyzini artırır.

    Allah Lafza-i Celalini rızasına muvafık olarak zikretmeyi nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi
     
  9. Kayıtsız muhsin

    Kayıtsız muhsin Forum Okuru

    Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu
    Bir insan bir şeyleri yaparken bunların neye hizmet ettiğini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunları iyi bilmek lazım. Yoksa gözü kapalı kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve işin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir. Bunun dışında başka bir fayda umulmaz. Bu işin bir yönü. Ama nasıl meyvesiz bir ağaç pek makbul değilse, yani insanlar ağaçları bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazı beklentileri vardır. Zikir nefis ağacını büyütür, yeşertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlı durumda olan insanı olgunlaştırır. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çıkartır. Yoksa yüce Allah’ın (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. İbadetler insanlara dünya ve ahret hayatları için yarar sağlarlar. Kısacası zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanları da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

    Zikir nefse nasıl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamları vardır: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

    Elimde bir zamanlar Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardı. Bir arkadaşım eline aldı. Şöyle bir ‘İçindekiler’ kısmına baktı. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarını aşmak mı gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kısaca anlatır mısın?’ dedi. Ben de birer cümle ile aşağı yukarı şunları söyledim: İşte, emmare nefis her türlü kötülüğü işleyebilecek bir türdedir. İslami ölçüleri olmayan kişiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliği tövbe etmiş olması, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanında züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artık Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluğa erişmiştir. Mutmainne olmuş nefsin en görünen özelliği Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razı olur. Marziyye ise Allah’ın (c.c.) insandan razı olduğu bir makamdır. Kamilede ise nefis Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış, her türlü üstün ahlak ve faziletler kendisine huy olmuş durumdadır. Arkadaşım küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mı? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarını aşarım.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiği ile veya hayal dünyasında birkaç dakikada uzayın derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iş o kadar kolay ve çabuk gerçekleşmez. Çünkü nefis kolay kolay değişmez. Düşüncelerle nefis makamları aşılmaz. Nefis yaşantıyla değişebilir. Bu da çok uzun bir zamanı ve çalışmayı alır. Baksanıza insanlar bir suç işlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacağı dille eğitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazı nimetlerden mahrum bırakılarak cezaevlerine konulmakta, ıslahlarına çalışılmaktadır.

    Nefsi adam etmek kolay değildir. Halvetiyye tarikatında pek zikre değer verilmezdi. Adı üstünde onlar halvete (yalnız başına kalmaya, bırakılmaya) önem verirlerdi. Bunun için müritleri sık sık halvete alırlardı. Kırk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alırdı. Seneler sonra bazıları bir bakarlardı geriye, masallardaki söyleyişteki gibi ‘bir arpa boyu yol almış’ olurlardı. Yani nefisleri pek değişmemiş olurdu.

    İmam-ı Rabbaniye göre nefsin değişmesi demek, usul-i aşeredeki hususları nefse karakter olarak yerleştirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

    Tabii bu usuli aşeredeki hususlar nefis makamlarında kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlıktan çıkmıştır. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis işlediği günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaşmıştır. Bu makamdaki nefis sahibi yaşlandıkça o hayvana daha çok benzemeye başlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Şayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haşr olacağı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diğer hususlar ise biraz cılız olarak vardır. Nefs-i mülhimede tövbenin yanında züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmıştır. Diğer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kıvama ulaşamamıştır. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanında tevekkül bir elbise gibi kişinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmişlerdir. Diğer ahlaki vasıflar da yavaş yavaş güçlenmeye, kendisini göstermeye başlamıştır. Raziyye de ise usuli aşere aşağı yukarı tamamen kişinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiştir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleşmiş, derinleşmiş ve nefsin ayrılmaz parçaları, karakter unsurları haline gelmişlerdir.

    Gerçekten bu usuli aşere nimetleri ruhani birer elbise gibidirler. Müslüman’ı güzelleştirirler. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazılarında biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye başlar. Sayıları arttıkça ve belirginlik kazandıkça bu manada daha bir açıklıkla okunurlar ve o kişiyi daha bir güzelleştirirler. İnsanlar böyle kişilerden etkilenirler ama neden etkilendiğini pek bilmezler.

    Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakınları da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düşmanlık gösterenlerle dostluk kurmayanları yüce Allah (c.c.) övdükten sonra onları bir ruh ile destekleyeceğini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kişilerin nefislerini güzelleştirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayım. Bu ruhani elbise de usuli aşeredeki nimetlerden bir kaçı olsa gerektir.

    Muhyiddin İbn-i Arabi iki yüzdenden fazla şeyhten istifade ettiğini belirtmektedir. Tevekkül bahsinde maruf olan bir şeyhten yararlanmak için birkaç yıl hizmetine girmiştir. Oysa bize kalsa tevekkülü birkaç kitaptan öğrenme yolunu tutardık.

    Peki, bir insan Nakşibendiyye tarikatına mensupsa ne olacak? Zira Nakşibendiyye tarikatı Halvetiyye tarikatı gibi değil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek öyle nafile oruçlara rağbet ederler. Nefsi pek sıkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiği zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiği zaman nefy ü ispat zikrine sıra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardır? İşte ben bu yazıyı bunun için yazdım. Yazının başında da bu noktayı ima eden sorular sormuştum. Ama tabii buraya kadar bir girişten sonra ancak başa dönebildik. Zira konuya yabancı kişilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

    Elbette zikir Allah rızası için çekilir ama zikrin nefse dönük yararları da olduğu kuşkusuzdur. Daha doğrusu nasıl ağaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiği değişimdir. Bu değişimlere nefis makamları dendiğini, nefsin de bu değişimleri usuli aşerede belirtilen hususları, yani ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiğini belittik. Evet, bir Nakşibendiyye tarikatındaki mürit nasıl gizli zikirle bu değişimi nefsinde gerçekleştirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarının üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasıl bir değişim olmakta, süreç nasıl işlemektedir? Kalp ve letaif noktaları ile nefsin nasıl bir ilgisi vardır? Dahası zikrin nefis makamları üzerindeki tesiri nasıl gerçekleşmektedir?

    Kalp ve letaif noktaları ruhun adeta duyu organları mesabesindedirler. Dahası ruh bu noktalarda zikirle işlemeye, çalışmaya başladığında gelişmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadır. Yani kalp ve letaif noktaları ile nefsin doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Kalp ve letaif noktaları zikirle çalışmaya, işlemeye başladığında ortaya nur ve feyz çıkmaktadır. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh geliştikçe ve olgunlaştıkça önce nefsin ve şeytanların boyunduruğundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye başlamaktadır.

    İşte nefis makamları ve usuli aşere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla gelişip olgunlaşırken nefis de bu nefis makamlarını, daha doğrusu usuli aşeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadır. Adeta bedende ekmeğin, suyun enerjiye veya yağa dönüşmesi gibi bir durum yaşanmakta.

    Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aşereyi oluşturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumları mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çıkmaktadırlar. Dolayısıyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan tıpkı aynadaki görüntü gibi nefse yansımakta, orada boy göstermekte, yerleşmektedir. Tabii nefsin değişimi uzun bir zamanı aldığı ve bu yansımanın nefse adam akıllı etkisi için yoğun çalışma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoğurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadır.

    Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktaları üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaşmak istiyordum.

    Bilindiği üzere başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

    Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

    Tespih ilgili letaif noktasında tutulup zikir çekildiğinde letaif noktası birkaç ay içerisinde çalışmaya başlar. Tabii bu işin yalnız başına değil de yolu bilen birisi ile, yani mürşid-i kamille yapılması daha doğrudur. Zira nefis ve şeytanlar insanları hayırlı işlerde olmadık yollara sokabilirler. Onları helak edebilirler.

    Kalp ilahi tecelligahın ve huzurun merkezidir. Huzur derken bizdeki göz nasıl görürse bu kalp de öyle bir işleve sahiptir. Yani iyi çalışırsa kişi ibadetlerde ilahi huzuru bulabilir. Allah karşısında ibadet ediyormuşçasına bir meleke kazanabilir. Dinde buna ihsan hali, murakabe de denir. Uzun bir süre zikirde sadece kalp üzerinde durunca bu hali yaşadım ve anladım ki huzur hali zihinsel bir süreç değil, ruhun kalp ayağı ile sunulan bir nimettir. Bir de tabii bu letaifin dünyaya bakan ciheti vardır. Gerçekten tek kelime ile ifade edersek, kalp zikri kelimenin tam anlamıyla insana bir ‘huzur’ bahşediyor. İnsan huzuru yaşıyor kalp letaifini çalıştırdığı zaman.

    Ruh letaifi ilahi aşkın ve sevginin merkezi. Uzun bir süre ruh letaifi üzerinde çalışınca garip bazı haller yaşamaya başladım. Hani çocukken meyvelerin, çiçeklerin, kuşların başka başka anlamları, daha doğrusu insanı yaşama, sevince, aşka boğan güzellikleri vardı. Birden dünyam değişti. Onları yeniden yaşamaya başladım. Her şeyde bir sevgi, aşk anlamı görülmeye, sezilmeye başladı. Ailemdeki fertler de bundan hisse aldılar. O zaman anladım ki, ruhun sevgi ve aşk çağlayanı bir gözlük gibi üzerimde bu ruh letaifinin çalışması ile geçmiş durumda. Allah Allah mutluluğun anahtarı burada, insanlar ilaçlara, uyuşturuculara, alkole koşuyorlar. Ama kime ne kadar anlatabilirim ve yararlı olabilirim?

    Sır letaifi vahdaniyetin merkezi. Her şeyde Allah’ın elini görme… Kuşku ve kaygılardan uzaklaşma… Tevekkülü ve tefekkürü bir hal olarak yaşama… Nefsin mutmainne makamına kavuşmada en çok yararlanılan letaif merkezi.

    Hafi letaifi istiğrak makamı. Nasıl suya girdiğinizde kendinizi koyverirseniz ve sonra rahatlarsanız, bu letaif noktası da zikirle çalıştırıldığı zaman öyle bir hal zuhur ediyor. Allah’tan razı olmak gibi bir duygu sizi bürüyor, sarıyor. Bir rahmet denizine gark oluyormuş gibi bir duygu yaşıyorsunuz. Çok hoş bir duygu. Rıza hali insanı çok rahatlatıyor. Varoluş kaygılarınızı yok ediyor.

    Ahfa ise izmihlal merkezi. İzmihlal yok olma hali. Fena hali, yani tasavvufta yaygın kullanılan tabiriyle. Kendimi uzun süre ahfaya kaptırdım. Daha doğrusu niye bunun halini yaşayamadım diye bayağı bu letaif üzerinde zikir çektim. Hâlbuki fena hallerini bayağı derinden yaşadığım halde kendimde olamadım. Daha doğrusu yaşadığım hal ile bu letaif noktası arasında bağ kurmayı uzun süre unuttum. Sonra epey bir zaman geçince, yaklaşık dört beş ay kadar zaman sonra meseleyi kavradım. Anladım ki, bu letaif noktası bir kopuş yeri. Fena halinin başlangıcı buradan başlıyor. Gerçekten insan özel bir duygu ile kendisini dünyadan ve yaşamdan çekiyor. Ama bunun ayırdında olamıyor veya bunu geç fark ediyor. Adeta kendisi gölge mesabesine geliyor. Bu sırada bütün letaif noktaları azami derecede çalışıyor. Nur ve feyze gark oluyor. Bu da onu manevi olarak ilerletiyor. Çünkü yukarıda anlattığımız süreç hız kazanıyor. Ruh, nur ve feyze gark olunca güçleniyor. Vücut ülkesinde hâkim duruma geçmeye başlıyor. Nefis ruha benzeyerek makamlar, yüksek karakterler kazanıyor. Çarklar böylece işliyor.

    Bu arada şunları çok düşündüm: Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsüleri var. Ama tasavvufla alakaları sadece tarih açısından. Kalbin ve letaif noktalarının bu anlamları tasavvuf kitaplarında kısaca, adeta birer kelime ile yazılıdır. Benim gibi kişiler bunları hemen tecrübe edebilirler. Yaşayabilirler de. O zaman ruh sağlıklarının ne kadar ellerinin altında olduğunu da kavrayabilirler. Kalp ve letaif noktaları ile ruh sağlığı arasındaki yakın ilginin farkına varabilirler. Ruh doktorları tasavvufun bu sırlarla ve mucizelerle dolu kalp ve letaif noktalarına ne zaman eğilecekler? Ruhun duyu organları mesabesindeki bu organlardan insanlar ne zaman tam anlamıyla şifa yoluna gidecekler? Bu konular bilim adamlarının titiz çalışmaları ile ne zaman tatmin edilecek bir şekilde açıklığa kavuşacak? Bunlar şimdilik karanlık bir caddede kalan sorular. Kimsenin de öyle kolay kolay cevaplandıramayacağı ağırlığa sahipler.

    Yıllardan beri uzun zaman miğren ağrıları çektim. Nedenini bilemediğim baş ağrıları. İlaçla geçmeyen. Şimdi başladı mı hemen kafa üzerinde ya abdestli olarak bir Kuran-ı Kerim bulunduruyorum, ya da kafanın üzerinde tespihi tutarak hızla içimden ‘Allah Allah’ diye zikre geçiyorum. Yarım saatte işi bitiyor. Eskiden gün boyu, hatta günlerce adeta delirirdim bu ağrılardan. Derdi veren Allah elbette şifayı da veriyor çok şükür…

    Allah (c.c.) zikriyle bizleri rızasına erdirsin. Âmin.
    Muhsin İyi
     
  10. AYŞEDEN

    AYŞEDEN Hamiş Melek

    Kayıt:
    5 Temmuz 2012
    Mesajlar:
    1.026
    Beğenilen Mesajlar:
    614
    Ödül Puanları:
    113
    Şehir:
    istanbul
    ben 33 tesbihleri bazen fazla cekiyordum mahsur yok diye ama bak yazıda cekmeyin fazla diyor yeni öğreniyorum diğer zikirler cekilebilirmiş fazla
     
  11. muhsin

    muhsin Forum Okuru

    Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
    Öncelikle manevi yolculukta yola çıkacak kişilerin ‘hal’ ve ‘makam’ kavramlarını iyi bilmesi gerekir. Nakşibendiyye tarikatının temeli kalp ve letaif zikirlerine dayanır. Bu zikirler sırasında çeşitli ‘hal’ler yaşanır. Cezbe ve vecd eksik olmaz. Cezbe ve vecdin yüzlerce farklı çeşidi vardır. Onun için ben niçin başkaları gibi cezbe ve vecde gelemiyorum, diye kimse üzülmesin ve bunu kendisine dert edinmesin. Bu yola girmişse bu konuda mutlaka bir hissesi vardır. Fakat kendisi bunun bilincinde değildir. Yaşadığı cezbe ve vecd halleri başkasına benzemiyordur sadece. Cezbe ve vecdin ayırıcı özelliği zikir ve rabıta sırasında yaşanan duygusal ve coşkusal hallerdir. Bunlar makama işaret etmezler. Sadece zikri ve rabıtayı kolay ve zevkle yapabilmek için sunulan manevi hediyelerdir. Hallerdir.

    Bir arkadaşım her gece ağladığını, kalbinin daima ilahi huzurda olduğunu anlatıyordu. Bununla üstün makamlar kazanıp kazanmadığını benden sordu. ‘Yani,’ dedim, ‘evliya olduğunu mu düşünüyorsun?’ Hâlbuki yaşadığı şeyler, kalp letaifinin halleri idi. Daha letaif zikrine geçmediği gibi bunun ilerisinde daha pek çok değişik halleri yaşayacağını, bunların da manevi makamlar karşısında hiçbir mana ifade etmediğini bilmiyordu. Gerçekten insanlar bu konuda o kadar cahiller ki… İşin iç yüzünü bilmiyorlar. Tabii bir de şeytanların onlara attırdığı taklaların farkında değiller. Şeytanlar bakarlar ki, bir insan bütün günahlara samimi bir şekilde tövbe etmişse, bu sefer ona başka türde vesveseler veremeye başlarlar. Çünkü bu tövbe işine canları sıkıldığı için kendilerine eğlence ararlar. Vesveseleri de genellikle şu konu etrafında toplanır: İşte sen büyük makamlara kazandın. Bu yolda veli oldun gibi. Tabii sofi bu tür vesveseler nefsi okşadığı için buna kanar. Bunlara inanmaya başlar. Kapıldığı gurur ve ucub (kendini büyük görme, beğenme) duygusuyla başkalarını küçük görmeye ve kendisini övmeye başlar. Şeytanlar sofiye atlattıkları bu taklalarla kıçlarıyla gülüp eğlenirler. Yani manevi yola giren bir azınlıkta değil genellikle herkeste olan temel sorun budur.

    Manevi yolculuğa koyulup bir iki hal yaşayınca insanlar kendilerinde bir büyüklük görüyorlar, ermiş oldukları düşünüyorlar, daha da kötüsü nefislerini adam yaptıklarını sanıyorlar. Hâlbuki zikri ve rabıtayı bıraksalar bütün bunların kısa bir zamanda sabun köpüğü gibi söndüklerini göreceklerdir. Eskisinden de beter duruma düşeceklerdir.

    Birinci yazımızda şunu ifade ettik: İnsan ahfa letaifi üzerinde zikir çekince fena hallerini yaşamakta. Fakat bu bir haldir. Fenafillâh değildir. Fenafillâh halini yaşaması için nefsin mutmainne makamında olması gerekir.

    Nakşibendiyye tarikatındaki bir kişi seyr ü sülüğunu bitirse bile, daha somut konuşmak gerekirse kalp ve letaif noktalarındaki nurları müşahede etse bile, nefsi daha henüz levvamededir. Yani daha yolun başındadır. İş asıl bu nurları müşahede ettikten sonra zikir, rabıta, murakabe ile bunu nefisle yoğurmaktadır. Bu da seneleri almaktadır. Her nefis makamında elli bin perde olduğu söylenmektedir. Bunları tek tek aşmak kolay değildir.

    Bazı kişiler övünerek ‘Biz kelime-i tevhit ve nefy ü ispat çekiyoruz.’ diyorlar. ‘Murakabe dersleri alıyoruz.’ diye şişiyorlar. ‘Nurları müşahede ettiniz mi?’ diye soruyoruz. ‘Yok!’ diyorlar. Tamam, şeyhiniz sizlere himmet etmiş, çok şeyi kendi üzerine almış, ama siz gerçekte letaif zikrindesiniz, bununla nurları kolay bir yolla müşahede etmeniz için size bir güzellik yapmış, ama sizden yeterli gayret olmayınca bu himmet bir işe yaramaz.’ diye nasihat ediyoruz ama onlar bu tür büyüklenmelerinden pek fedakârlık yapmıyorlar. Nurları bazı kişilerin müşahede etmeden de yüksek nefis makamlarına geçebileceğini sanıyorlar. Hâlbuki Nakşibendiyye tarikatında nurları açıkça müşahede etmedikçe nefis makamlarını aşmaları mümkün değildir.

    Nakşibendiyye tarikatı diğer tarikatların sonda ulaştığı halleri başta yaşatır. Yani kalp ve letaif halleri, nurları diğer tarikatlarda sonda kendisini gösterir. Diğer tarikatlar tabiriyle kastettiğimiz tarikatlar, manevi yolculukta nefisle mücadeleyi temel alan Halvetiyye tarikatı ve onun gibilerdir. Nakşibendiyye tarikatında seyrü süluk neticesinde kalp ve letaif halleri yaşandıktan, nurlar görüldükten sonra elde edilen sonuçların hepsi birer haldir. Zikir, rabıta, murakabe kesildiği anda müthiş bir geriye dönme süreci hemen baş gösterir. Kişi nefs-i emmareye kadar düşebilir. Çünkü tövbe ile bir mürşid-i kâmilin elini tutan kişi her ne kadar nefs-i levvamede kabul edilse de aslında nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındadır. Levvame nefsin mülk olması için bütün perdelerinin aşılması gerekiyor. Ama nefis makamlarını kat ederek yükselen diğer tarikatlarda bu durum görülmez. Yani nefis makamından aşağı kolay kolay inilemez. Daha doğrusu en az mutmainneye ulaşan bir kişide bu durum, yani geriye dönme pek gerçekleşmez. Çünkü haller her an değişebilir ama nefis makamları kolay kolay elden çıkmaz. Onun için bu manevi yolda önemli olan usuli aşereye dikkat ederek nefis makamlarını aşmaktadır. Hallere itibar etmemek, değer vermemektir.

    Nefis sabrı belli bir derecede öğrendi diyelim. O derecesini olaylar karşısında kullanmada kimse önüne geçemez. Engelleyemez de. Nefis sabrı hiçbir zaman da unutmaz. Kafamızdaki sabırla ilgili bilgiler yok olabilir ama nefis böyle değildir. Onun için nefse sabır talimini yapmak gerekiyor.

    Nakşibendiyye tarikatında nefy ü ispat zikrinin ve murakabelerin temel işlevi kalp ve letaif hallerini diri ve canlı tutmak, buralarda ortaya çıkan nurları belirginleştirmek ve söndürmemektir. Çünkü gerek nefy ü ispat gerekse murakabeler nefsin ve şeytanların belini kırarlar. Nurun ve feyzin önünü açarlar. Bu açıdan nefy ü ispat zikri arabanın motoru gibi bir öneme sahiptir. Bu zikirde özellikle soluk kesmeler, nefsin letaifler üzerindeki engelleyici baskısını ortadan kaldırdığı gibi letaiflerin nurlarının belirginleşmesini önlemeye çalışan şeytanları da etkisiz hale getirirler. Bu açıdan bu zikre çok önem vermek gerekir. Özellikle vahdaniyet murakabesi de nefy ü ispat gibi bir işleve sahiptir. Onu da daimi bir hal haline getirmek lazım gelir.

    Sofi nefy ü ispat ve murakabe dersleri de alsa günlük beş bin kalp zikrini asla ihmal etmemeli, ayrıca bazı günlerde letaiflerini de diri tutmak ve geliştirmek için sayısız zikirle tespihi onların üzerinde gezdirmelidir. Şayet bu noktalarda şeytanların açıkça engelleyici hücumlarını şahit olursa tespihle zikir yapma sırasında bu noktalarda küçük bir Kuran-ı Kerim de bulundurması büyük yararlar sağlayacaktır.

    Elbette hiç kimse yerinde durmuyordur. Kişi sofiyse, az da olsa zikri ve rabıtası varsa, o yine ilerliyordur. Ama bu ilerleme nefis makamlarında değil kalp ve letaif hallerindedir. Bu adam akıllı tamam olduktan sonra, ki bu da letaif noktalarında nurların belli olup sofinin nurunun artmasıyla kesinleşir. Ondan sonra nefis makamlarını aşmaya sıra gelir. Bu nurlarla nefis makamları tek tek aşılır. Çünkü bu nurlarda ilk makalemizde belirttiğimiz usuli aşerenin hammaddeleri vardır. Bunlarla nefis yoğrulduktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Kısacası Nakşibendiyye tarikatında kişi kalp ve letaif noktalarında nurları görüp üzerindeki nuru artırma sürecinde iken yaşadığı bütün her şey haldir. Yani bunlar elinden her an kayıp gidebilir. Değişebilir. İlgili kişi ise henüz nefs-i levvamededir.

    Elbette Halvetiyye tarikatında durum farklı olmakta. Onlar kalp ve letaif noktalarına eğilmiyorlar. Nefsi direk değiştirmek için mücahede ve riyazat yoluna koyuluyorlar. Halvet, oruç, hizmet gibi yollarla nefsin makam kazanmasına çalışıyorlar. Elbette bu yol çok zordur. Çoğu insanın bu nefis makamlarını tamamlamaya ömürleri yetmez. Ama nefisleri mutmainneye geldiğinde ancak kalbin kırmızı nurunu görebiliyorlar. Tabii bu seviyeye gelmek de çok uzun yılları almaktadır.

    Nefis makamları kazanıldığında insana mülk olur. Haller ise gelip geçicidir. Buna göre bir Halveti sofisi nefsin mutmainne makamına erişip kırmızı nuru gördüğünde bu nimet kolay kolay elinden alınmaz. Ama bir Nakşibendiyye sofisi bütün letaif noktalarındaki nurları görse de şayet zikrinde ve rabıtasında bir gevşeklik söz konusu olursa çok büyük bir düşüş yaşar. Şeytan musallatları genellikle bu noktada yaşanır. Yani sofi daima ileri gidecek. Derslerini yaptığı gibi boş vakitlerinde de nafile ibadetlere önem verecek. Nurunu ve feyzini artırmaya çalışacak.

    ‘Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’ ayetinde şeytan musallatlarının umumi bir kanunu verilmiştir. Yani kişi zikir nimetine eriyor. İleri gideceğine nefsine uyuyor. Dersi bırakıyor. Şeytanlar atağa kalkıp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Tıpkı ülkesinin savunmasında ihmalkâr olan bir devlete düşmanlarının savaş açması gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayıran devletlere kimse kolay kolay savaş açamaz.

    Bunu övünmek için anlatmıyoruz, başkalarına ibret olsun diye söylüyoruz: Şükürler olsun Allah’ın lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle letaiflerdeki bütün nurları müşahede ettiğimiz bir zamanda (beş altı yıl kadar önce) üzülerek söylemek gerekirse ayaklarımız yere pek basmıyordu. Gurur kibir, ucub içerisindeydik. Hiç unutmam üç arkadaş bir iş için gittiğimiz şehrin otel odasında uyurken ben yatakta benden neş’et eden rengârenk nurları seyrederek ‘Vah zavallılar, nefislerinin karanlığında uyuyan bir şunlara bak, bir de bana sunulan şu nimete bak, vah nasipsizler…’ diye içimde bir büyüklenme hissettim. Tabii nefsi levvamede olan bir kişiden başka ne beklenebilir?.. Biraz gevşedik. Çünkü gurur, kibir, ucub ibadetteki ihlâsı, zevki alır. İbadetin miktarını da düşürür. Derken fırsat kollayan şeytanların hücumlarına uğradık. Aklımız başımıza geldi. Tabii toparlanmak kolay değil. Nefis hem ahmaktır hem de inatçıdır. Hatasını anlamak istemez. Şükür, o vartaları atlattık. Tabii bu da Allah’ın (c.c.) dilemesi, lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle zikir, rabıta, murakabe ile kalp ve letaif noktalarını daha iyi çalıştırıp nur ve feyzi artırmakla oldu. Zaten bunun dışında başka bir yol yoktur.

    Nur ve feyz şeytanlara karşı silah gibidir. Bunun dışında başka bir yolla onlarla mücadele etmek mümkün değildir. Pek çok sofi benim yaşadığım duruma düşüyor. Şeyhinden medet bekliyor. Derslerinde ihmalkârlığını görmüyor. Vesveselerinde boğulup kalıyor. Bela ve musibet yüce Allah’tan gelir. Aslında bu şeytan musallatları da Allah’tan (c.c.) gelen büyük bir nimettir. Tabii anlayana. Çünkü nur ve feyzi artırmada bir kamçıdır şeytan musallatları. Öyle bir kamçı ki ancak yiyen bilir…. Ama nefis ona buna içerler, kızar, öfkelenir. İster ki zahmetsizce, bir gayret sarf etmeden üzerinden bu yük kaldırılsın. Hâlbuki yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün olarak yaratmıştır. Onun için Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra meleklere ve şeytana ona secde etmesini emretmiştir. Şeytan hasedinden bu emri yerine getirmemiştir. İnsanın üstünlüğü ilahi nefhaya (ruha) sahip olmasıyladır. Bakara suresinde bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri okursanız konuya vakıf olursunuz (bk. Bakara suresi, 30-38). Yani kalp ve letaifler bu ilahi nefhanın (ruhun) manevi organlarıdır. Onlar çalışınca ortaya çıkan nur şeytanları kahrediyor. Hasetlerinden kudurtuyor. Çünkü manevi yolculuğa çıkmış bir insana tahammülleri yok. Bu insan kalbini ve letaiflerini çalıştıracak, sonra da ilerde nefis makamlarını kazanacak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanacak, bütün bunlardan sonra insanları Allah’ın (c.c.) dinine davet edecek… Şeytanlar buna çıldırıyorlar. Ama ne yapsınlar? Sonuçta onları da yüce Allah (c.c.) yarattı. Ama asla insanları onlara oyuncak olsun diye yaratmadı. Hz. Âdem’in (a.s) kişiliğinde sunulan secde nimeti insan-ı kâmilin makamına da işarettir. İnsan-ı kâmilin himmeti ile pek çok şeytan hidayete geliyor. Çünkü şeytanın mensubu bulunduğu cinler de bizler gibi imtihandalar.

    Kısacası insanlardaki şeytan musallatına dair fobiyi bir türlü anlayamıyorum. Bir de şeytan musallatına maruz kalıp da zikri, rabıtayı azaltan veya terk eden sofilere ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazıları aman bana şeytan musallat olmasın diye az bir zikirle yetiniyorlar. Bu yüzden hiçbir zikri çekmeyen insanların varlığından da haberdarım. Ben gayr-i ihtiyari bunların saflıklarına gülüyorum. Yani şeytanlar musallat olsa ne olacak? Seni öldüremezler, buna güçleri yetmez. Ancak sinirleri sıkma teknikleri ile biraz oranı buranı hafiften rahatsız ederler. Ama nur ve feyzini artırma yolu ile onları gün be gün yenmeye, bu sıkıntıları ortadan kaldırmaya doğru yürüyüşün zevki hiç bir şeye benzemez. Peygamberimiz (s.a.s) nefis ve şeytanlarla yapılan bu savaşa ‘büyük cihat’ demiştir. Bunun mükâfatı da ona göre büyüktür. Ayrıca zaferin zevkini tatmayan da bilemez. Yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün yaratmıştır. Bunun kadrini bilmeyip de onlara yenik düşenlere, onlardan korkanlara yazıklar olsun!

    Konu gayr-i ihtiyari hiç hesapta olmayan bir noktaya kaydı. Ben de bu noktadan bir türlü çıkamadım. Yazılanları nedense silmek istemedim. Şimdi konuyu mecrasına koymak gerekiyor.

    Evet, bu kalp ve letaif nurlarına ulaşamayan insanlar kendilerinde bir eksiklik mi hissetsinler? Onlara bir aşağılık kompleksi mi sundum? Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum. Bu kalp ve letaif halleri gibi bunların nurları da bu manevi yolculukta nefis makamları karşısında bir hiçtir. Ahrette de bunlardan hesaba çekilmeyeceğiz. Önemli olan usuli aşeredeki hususlara ulaşmaktır. Bunlarla nefsi süslemektir. Çünkü ancak bunlar nefsi adam eder. Elbette düşünce egzersizleri ile kitaplar okuyarak usuli aşeredeki hususları nefse kazandıramayız. Ama bu yolda bilgi edinmeyi de küçük görmemeliyiz. Her ne kadar nefsimiz bu bilgilerle değişmese de bu konuda bilinçli olmak insana çok şey kazandırmaktadır. Bilinçli insan ara sıra yaptıklarını, ettiklerini muhasebe etme imkânına sahip olur. Pişmanlık ve tövbe halleri ile bunları sevaba çevirir. Bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Aynı hataya düşmemek için nefsini biraz zorlar. Bunlar, bu konuda bilgisiz insanda olmayan nimetlerdir.

    Usuli aşeredeki sabra değinerek konuyu örnekleyelim. Genel af dönemlerinde gazetelerde çok sık okuruz. Suç işleyen kişiler böyle bir afla salıverilince hemen gene aynı suçları işleyip tekrar hapse düşüyorlar. Şuna eminim ki, o kişiler hapiste iken kendilerini muhasebe etmişlerdir. Yani hapiste pek çok şeyden mahrum oldukları için içlerinde bir pişmanlık duyup bir daha o işleri yapmama konusunda bir niyet şu veya bu ölçekte içlerinde doğmuştur veya geçmiştir. Lakin bu hal bir kısmına tövbe-i nasuh sağlarken bir kısmında ise maalesef gerçek tövbeye ulaşamamıştır. Ama şu bir gerçek ki hapis hayatında sabırdan hisse almayan kişi olmamıştır. Şu veya bu oranda. Herkeste niceliği farklı da olsa hapse düşen bir insan mutlaka sabır kavramını nefsiyle yaşar. İşte böyle umumi aflardan anlaşılıyor ki, yine de sabır kavramında aldıkları bu hisse bazı kişileri nefislerinin alıştığı günahlara veya suçlara düşmelerini engelleyememektedir. Bunun gibi bizler de nefsin makamlarını iyi bilip ayrıca nefsi adam yapan usuli aşeredeki hususlarda bilinçlenip elimizden geldiğince onun ıslahına çalışmalıyız. Manevi yola giren bir kişi de tıpkı hapiste yatan kişi gibi az veya çok mutlaka usuli aşeredeki hususlardan bir hisse alır. En az bunların kokuları üzerine siner. O açıdan önemli olan şey manevi yolculuğa girmektir. Karınca karınca yola düzülmektir.

    Peygamberimiz (s.a.s) ‘Oruç sabrın yarısıdır.’ buyurmuşlardır. Yani oruca devam edersek sabır karakterinin yarısına talip oluruz, diye buyuruyor sevgili peygamberimiz. Şimdi bir Nakşibendiyye sofisi düşünün, bu kişi yıllardan beri nafile oruçlarla beraber yılın en az yarısını oruçla geçiriyor. Elbette bu kişi kalp ve letaif noktalarındaki halleri yaşamasa ve nurları görmese de bu halleri yaşayan ve nurları gören kişiden çok üstün bir nefis makamında bulunacaktır. Sabrı nefsinde karakter olarak belirginleştiren kişi en az mülhimede yer alır. Hâlbuki kalp ve letaif noktalarında nurları gören normal bir Nakşibendiyye sofisi ancak levvame nefistedir.

    Hâlbuki bu yola yeni giren bir sofi samimi olarak mürşid-i kâmile tövbe verince (bey’at alınca) nefsi levvamede bulunur. Nurları müşahede edince de gene bu nefis makamında bulunmaktadır. Yani nefsi yaşadığı bütün hal, cezbe, vecd, nurları müşahede halleri ile değişmemiş bulunmaktadır. Ama bu durum makam itibariyledir. Yani nefsi görünüş itibariyle değişmemiştir. Ama içten içe büyük değişimler de dikkati çeker. Çünkü nefsi-i levvamenin binlerce perdesi vardır. Bunların pek çoğu aşılmıştır. Bu itibarla her ne kadar yeni sofi ile eskisi aynı nefis makamında bulunsa da aralarında dağlar kadar fark vardır. Yani ahlakta ikisi bir olmaz. Onun için yeni olanlar eskilerden çok istifade edebilirler. Eğer saygılı olurlarsa.

    Bu noktada rabıtaya değinmememiz büyük bir eksiklik olacaktır. Rabıta nur ve feyz kaynağı olan şeyhi düşünmektir. Tabii nurdan ve feyzden haberi olmayan kişiler bunu çok saçma görüyorlar. Rabıta kesinlikle bir ibadet değildir. İbadet Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti ile kaim olur. Rabıtaya kim ibadet gözüyle bakıyorsa baştan yanılıyordur. Rabıta sevgidir. Bizim sevgiyle bir Allah dostunu düşünmemiz, hayal etmemizdir. Bunu sağa sola çekmeğe lüzum yok. İnsanlar zaten her anlarını bir şeyleri düşünerek ve hayal ederek geçiriyorlar. İşte rabıta bu tabii durumu biraz yapay bir yolla ara sıra kanalize edip mürşid-i kâmili düşünmektir.

    Konu ile ilgili tasavvuf kitaplarında şunlar geçer: ‘Rabıta zikirden üstündür. Zikrin ziyası ay ise rabıtanınki güneştir…’ Tabii önceleri ben de bu tür sözleri şaşkınlıkla karşılardım. İçimden bu tür ifadelere itiraz sesleri yükselirdi. Bayağı bu vesveseler beni rabıtaya karşı engelledi de. Ama bu yolda ilerleyince, belli bir seviyeye gelince hakikatin böyle olduğunu bizzat anladık.

    Rabıta ruhi bir olay. Yani insanlar ruhu tanımıyorlar. Bilmediklerini de bilmeyince zır cahil oluyorlar. Artık böylelerine de nasihat kar etmiyor. Bozuk plak gibi aynı lakırdıları ediyorlar. Kendilerini çok akıllı, dindar; bizleri de ahmak, Allah’a şirk koşan güruh olarak görüyorlar. Bundan da öte velileri, onların bu tür sözlerini inkâr yoluna gidiyorlar. Bu tür inkâr insanı imanın esaslarında, özellikle peygambere imanda da şüpheye götüreceği için çok tehlikelidir. Hâlbuki manevi yolun yolcusu temiz ve sağlam bir itikat yanında farzlarla, sünnetlerle, nafilerle, müstehaplarla gününün yarısından çoğunu ibadetlere vermezse boşa kürek çeker. Bir şey elde edemez, hiçbir hal de yaşayamaz. Tabii nefis makamları şurada dursun.

    Rabıtayı inkâr edenler ruhi olan olgulara karşı çıkıyorlar. Ruhun kanunları aklın ve maddi hayatınkinden çok farklıdır. Bunu anlamak istemiyorlar. Ruh için mekân, zaman diye bir problem yoktur. Bunu insan havsalası kavrayamadığı için rabıtayı anlayamıyor, kıymetini de bilemiyor. Böyle kişilere soruyoruz. ‘Rüyayı kim görüyor?’ ‘Ruh!’ diyorlar. ‘Peki, hak rüyaya inanıyor musunuz?’ ‘İnanıyoruz.’ diyorlar. ‘Hak rüyada kişi önceden bilmediği mekânlara gidiyor, bazı kişileri görüyor. Zaman geliyor bunlar gerçekleşiyor. Bu nasıl oluyor?’ ‘Tabii ki ruhun bağlı olduğu kanunların akıl ve maddenin bağlı olduğu kanunlardan farklı olması ile. Yani ruh için zaman ve mekân kaydı yoktur. Dünyanın bir ucuna, hatta evrenin ötesinde bulunan levh-i mahfuza bir anda gidip gelebilir. Bir insan mürşid-i kâmili düşünüp hayal ettiğinde kalp ve letifleri ile mürşid-i kâmilin sahip olduğu nur ve feyzin gölgesine girer. Bu anında gerçekleşen bir olaydır. Kişi rabıtada hiçbir şey hissetmese de ruhu şeyhinin huzurundadır. Bizim gibi bu konuda ilerlemiş kişilerin yaşadığı hal budur. Biz bunu gözlerimizden daha iyi görüyoruz. Ayrıca hak rüyada nefis devre dışı olduğu için bütün bunlar yaşanabiliyor. Manevi yola giren de nefsini bir miktar günah kirlerinden temizleyip devre dışı bırakarak ruhsal olarak şeyhinden yararlanabiliyor, hatta bu yolda ilerleyen kişiler şeyhlerini rabıtada görüp konuşma imkânlarına da kavuşabiliyorlar. ’

    Gerçekten zikri çekerken yaşadığımız haller, yani nurları müşahede ve feyz alma rabıta sırasında daha bir artmaktadır. Tabii bir de şu hadise rabıtayı zikirden üstün kılmaktadır: Zikir sırasında nefsin hissesini gerek bu yazımızda gerekse daha önceki yazımızda yeterince açıkladık sanırım. Rabıta sırasında ise adeta bir karakter transferi olmaktadır. Yani mürşid-i kâmilde en ideal ölçüde bulunan usuli aşere unsurları yavaş yavaş rabıta yapan sofiye yansımaktadır. Tabii bu süreç çok yavaştır. Kolay fark edilmez. Ama zikre göre çok daha bereketlidir. Rabıtanın doğrudan nefse bu tesiridir ki onu zikirden üstün kılmaktadır.

    Şunu hiçbir zaman unutmamak lazımdır. Tasavvuf dar bir keçi yoludur. Allah (c.c.) üzerimize farz kılmamıştır. Bu yol, sadece meşrebi, tabiatı uygun bazı insanlara hastır. İnsanları tasavvuf yolundan ziyade İslam’a çağırmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) orta bir ümmet olmak üzere gönderilmiştir (bk. Bakara suresi, 143). Peygamberimizin, sahabelerin de hayatı da buna tanıktır. Elbette ehl-i suffe ve bazı sahabeler de amelde ileri giderek tasavvuf yolunun örnekleri olmuşlardır. Bunu da görmezlikten gelmek doğru değildir. Ama bu yolu da umumileştirmek İslam’a zarar verir.

    İslam’ın genele hitabı orta bir yol olmuştur. Bu da haramlardan kaçınmak, emirleri (farzları) yerine getirmektir. Bu cennete giden bir yoldur Allah’ın izniyle. Bunun için nefs-i emmareden kurtulmak yeter. Zira nefs-i emmare sahibini mutlaka cehenneme götürür. Bu yolda çok az bir nefis cihadına gerek vardır. O da yasaklardan kaçınmak ve farzları yerine getirmektir. Böyle birisi artık nefs-i levvameye yükselmiştir. Yüce Allah (c.c.) yukarıda anlattığımız kalp ve letaif hallerini bize farz kılmadığı gibi nefis makamlarını da sonuna kadar aşmayı bizden istememiştir. Bu açıdan elimizden geldiğince İslam’ı yaşayıp bütün Müslümanların kurtuluşu ve birliği için gönülden duada bulunup gayret gösterirsek dünyada ve ahrette saadete ereceğimizi düşünüyorum. Bakara suresinin son iki ayetini bu açıdan iyi mütalaa edip sırtımıza çok az bir yük vurulduğu için şükretmemiz gerekir.

    Pek çok kişi elindeki tespihle yaptığı zikri gözünde büyüterek dinin gayesinin ve ruhunun dışına çıkıyorlar. İnsanlara tasavvufu tek kurtuluş yolu olarak gösteriyorlar. Tasavvufu İslam’ın önünde ve üstünde tutarak dini insanların gözünde zorlaştırıyorlar. Dini yaşanmaz ve sadece bazı kişilerin yaşayabileceği bir şekle sokuyorlar. Bu düşüncede olan insanların bu tasavvuf yolunun en büyük üstadı olan İmam-ı Rabbani’nin (k.s) Mektubat’ını okumalarını özellikle istirham ediyorum. Orada bu hususlara dair pek çok mektupta defalarca kez ifade ettiğimiz biçimde açıklamalar yapılmıştır. Hâlbuki bu yapılan tespihler yine İmam-ı Rabbaninin (k.s) ifadesiyle farz değil, sünnet değil, sadece müstahaptırlar. Bunların da temel amacının yazımızın başında da belirttiğimiz üzere nefsi değiştirmek, nefis makamlarını aşmak olduğunu da söyledik. Aslında iş burada da bitmemektedir. Peki değişen bu nefisle ne amaçlanıyor? Yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak ve yaşatmak. Başka insanlara sunmak. Tebliğ etmek. Çünkü yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de ‘Şüphesiz Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır (Tövbe suresi, 111)’ diye buyurmaktadır. Onun için yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak, yaşatmak her insanın üzerine farzdır. Gaye ila-yı kelimetullaha hizmettir.

    Geçmişte cihat ülkeler arasında savaşla olmaktaydı, bugün pek çok değişik hizmetle bu iş gerçekleştirilmektedir. Bu konuda gafil olmak bir Müslüman’a her şeyden önce yakışmaz. Onlardan birisinde çorbada tuz misali ufacık bir katkımızın bulunması, yüce Allah’ın (c.c.) rızasının üzerimizde olmasını sağlayacaktır. Kısacası ilkyazımızın başındaki ifadeleri tekrarlarsak, manevi yolculukta çarklar dönüyor ama niçin dönüyor, bunlar hangi çarkları döndürüyor, neye hizmet ediyor, amaç ne, ona iyi bakmak gerekiyor. Yoksa şeytana ve nefse hizmet ederiz de farkında olmayız.

    Pek çok kişinin tasavvuf yoluna girme nedeni hal yaşamak, üstün vasıflara sahip olup insanlara hükmetmektir. Böyleleri baştan yanlış bir yolda bulunmaktadırlar. Nefis ve şeytanlar bu yolda onları çok derin çukurlara atarlar da çıkmaları bile mümkün olmaz. Niyetimiz Allah (c.c.) rızası için İslam’ı yaşamak, örnek hayatımızla başkalarının da yaşamasına vesile olmak, bütün dünyadaki Müslümanlarla birlik olup tüm dünya insanlığının bu dine girmesine çalışmak olmalıdır. Bu görünen en büyük çarktır. Bu dönmüyorsa veya bunun dönmesi için bir niyetimiz, isteğimiz, çabamız yoksa demek ki bu dinin dışında başka bir yoldayız ve nefis ve şeytanlar bizi başka dinlerle aldatıyorlar.

    Yüce Allah (c.c.) bizlere akıl ve şuur versin. Rızası istikametinde ayırmasın. Zikrini rızası yolunda kılmayı nasip eylesin. Bizi gerçek Müslüman ve müminlerden eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi
     
  12. muhsin iyi

    muhsin iyi Forum Okuru

    Zikir ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular, Sorunlar, Problemler
    -Zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir mi?
    Evet, zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir. Bunun dini bir mahzuru yoktur. İnsanlar hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplardan faziletlerini duydukları çeşitli zikirlerden oluşan virtler yapıyorlar. Bunları ömürleri boyunca çekiyorlar.

    Türkiye’de belki milyonlarca insan, böyle yani bir mürşide tabi olmadan, genellikle hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplarından faziletlerini duydukları zikirlerden oluşan virtlere sahiptirler. Virt, günlük ev ödevi gibi zikir dersidir. Duruma hadis-i şeriflerin ışığı çerçevesinde bakıldığında bunda bir teşvik de görülür. Zira hadis-i şerifler Müslümanları zikre teşvik ettiği gibi bu konuda bir mürşit şartı da aramamaktadır.

    Yalnız zikir çok etkili bir ibadettir. İnsanlarda çeşitli haller oluşturabilir. Bunun için her zaman olmasa da bu tür haller yaşandığında bir mürşide danışmak ve ilgili hali anlatmak gerekebilir. Tabii bu çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Zira günde birkaç yüz adet hatta bir iki bin gibi sayılarla çekilen bir zikir insanda pek hal meydana getirmez.

    Rahmetli babam da bir mürşide bağlı olmadan, kendi kendine bazı zikirleri virt edinmişti. Bir ara kalbinin üzerinin yandığını söyledi. Telaşlandı. Doktora gitti. Ehil bir doktor muayeneden, tetkiklerden sonra hiçbir şeyinin olmadığını söylemiş. Sonra da zikir ehli olup olmadığını sormuş. Babam da 35 yıldır şu kadar zikri günde çekiyorum deyince iş meydana çıkmış. Babam ölünceye kadar o doktoru hayırla anar ve dua ederdi. Onun söylediği içime öyle bir oturdu ki, beni öyle bir rahatlattı ki… derdi. Şimdi ben bu yolda bilgi ve tecrübe kazanınca hem o doktora hem rahmetli babama hak vermekteyim. Elbette bu kalbin üzerinin yanması kalple alakası olmayan bir durumdur. Oradaki letaif noktasının zikrin hararetiyle harekete geçtiğini, zikrin artırılması lüzumunu gösteren bir durumdur. Yani manevi bir halin işaretidir.

    -Zikir Allah rızası için değil de sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksadıyla çekilebilir mi?
    Sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksatları Allah’ın rızası kapsamındadırlar. Bundan dolayı bu maksatlarla yapılan zikir de dinen makbuldür. Fakat bu daire aşağıdadır. Bu tür maksatlar yerine Allah rızası dairesinin yukarısında Allah’ın hoşnutluğu aranmalıdır. Bu üst derecede zikir çekmek dinen daha faydalıdır. Bu sayede bunun altında yer alan sevap kazanma, cehennemden korunma, cenneti elde etme… gibi nimetler de kendiliğinden kazanılmış olur. Ayrıca Allah’ın (c.c.) hoşnutluğu ile daha yukarı manevi hallere ve ileri nefis makamlarına ulaşılmış olunur.

    Himmeti âli (yüce) tutmak gerekir. Aynı zikri yapan iki kişiden niyeti, maksadı yüksek olan diğerini mutlaka geçer. Zikirde Allah (c.c.) rızasından daha büyük bir gaye, kazanç olamaz.

    -Zikir dünyevi bir gaye için çekilebilir mi?
    Yüce Allah’tan (c.c.) dualarda ahreti unutmamak kaydıyla dünyevi her türlü şeyi isteyebiliriz. Ama zikir bir aşk halidir. Aynı kelimeleri arka arkaya hızlı bir şekilde söylemek de bu aşk halini meydana getirmektedir, geliştirmektedir. Zikri dünyevi bir maksatla çekmek bu aşk halini dünyaya yöneltmek demek olur ki bu her şeyden önce çok çirkin bir şeydir. Büyük bir edepsizliktir. Yüce Allah (c.c.) kulun kalbini sadece dünyaya yöneltmesinden razı değildir. Dinin gayesi, ruhu ahrettir. Dünya bir ödül ve ceza yeri değil bir imtihan yurdudur. Ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).”

    Dünyevi maksatlarla zikir genellikle esma-i hüsnalarda mevzu bahis olmaktadır. Hâlbuki kişi zikirde Allah rızasını ölçü ve gaye edinirse yüce Allah (c.c.) fazl u ikramıyla ona kalbinden geçirdiği dünyevi hediyeleri fazlasıyla verecektir. Ayrıca bu nimetler, hediyeler hem dünya hem ahret hayatında hayırlara vesile olacaktır. Ama kişinin zikirde niyeti sadece dünya olduğunda bu sefer yüce Allah (c.c.) o kişiye o dünya nimetini bir imtihan kastıyla verecektir. Belki o dünyevi nimet ahrette imtihanı kaybetmesine sebep olacaktır. Keşke verilmeseydi, diye ebedi bir pişmanlığı getirecektir. Allah korusun. Onun için zikri hiçbir surette dünyevi amaçlarla çekmemek gerekir. Zikirde Allah (c.c.) rızasını gaye edinmelidir. Bu gerçek anlamıyla hem dünyevi hem uhrevi nimetlerin anahtarıdır.

    Kalp hadis-i şerifte de belirtildiği üzere saniyede halden hale girer, değişir. Onu bir yolda tutmak kolay değildir. Zikri Allah rızası dışında başka bir gaye ile çekebilir. Hele bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok görülür. Onun için kalbi her zaman rotasına sokmak gerekir. Bunu şu cümle ile yapabiliriz: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’.

    Esma-i hüsna zikrinde veya başka zikirlerde zikrin başında, sonunda veya belli aralıklarla ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ demek, bu konudaki niyetimizi Allah’ın (c.c.) izni ile istikamet üzere kılacaktır. Bu açıdan bu sözü daima zikrimizde virt edinmek gerekiyor. Hele kendi başına, mürşitsiz zikir edinenler buna daha çok önem vermelidirler. Çünkü şeytanlar ve nefis böylelerini yanlış yola daha kolay sürükleyebilirler. Ama zikirde gayesi Allah rızası olan kişiye nefis ve şeytan aldatmak için girebileceği bir yol bulamaz.

    Esma-i hüsna zikrinde Allah’ın rızası şu noktalarla aranmalıdır: O’nun güzel isimlerinin zikriyle O’nu övmek, yüceltmek, onların manası üzerinde derinleşmek, O’nun güzel isimlerinden bazılarında ortaya konan güzel ahlakı ile ahlaklanmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak… gibi gayeler güdülmelidir. Bunlar olunca yüce Allah (c.c.) ilgili esma-i hüsnanın dünyaya bakan hediyelerinden kulunu mahrum bırakmayacaktır.

    -Bir mürşitten virt alan bir sofi kendi başına virdine ara sıra ilaveler yapabilir mi?
    Virt, zikir dersidir. Bu ders mürşitten alınmışsa bunun sayısını yaşanan hallere göre ancak mürşidin vekilleri veya mürşit artırabilir. Virde ilave maksadıyla yapılmayan, sayıya vurmadan çekilen zikirler serbesttir. Yani sofi bu şartla istediği kadar zikir çekebilir. Aslında virt arabanın kontak anahtarını çevirmek gibidir. Arabayı çalıştırır sadece. Önemli olan sayısız zikirle, yani sürekli zikirle yol almaktır. Gerçek kazanç buradan gelir. Çünkü virtten amaç sürekli zikre geçmektir. Sürekli zikirle ileri hallere ulaşmak, nefis makamlarını aşmaktır. Bu yolda hız şeytanları da sindirir.

    Cahil sofiler genellikle bu konuyu yanlış anlarlar. Sayıya vurmadan yapılan zikirlerle virdin kendi başına artırıldığı düşüncesine kapılırlar. Onun için virtte sayıyı koruma, kendi başına artırmama konusunda derin bir taassuba düşerler. Sürekli bu konuda etraflarını da uyarırlar. Onun için de bu yolda hiç bir ilerleme kat edemezler. Kabiliyetli kişileri de engellemiş olurlar. Hâlbuki sürekli zikir, sayıya vurulmadan yapılan zikir, Allah’ın emridir: ‘Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin! (Ahzab suresi, 41)’ Allah’ın (c.c.) emri ve peygamberin sünneti olan hususlarda mürşitten izin alınmaz.

    Şayet bir sofi faziletine inandığı bir zikri belli bir sayıda virt edinmek istiyorsa bu konuda şeyhinden müsaade alması edebe uygundur. Şayet böyle bir izni alacak durumu yoksa o zaman sayıya vurmadan o zikri her gün istediği kadar çekebilir.

    -Zikri alıp bırakmak, tamamen terk etmek doğru mu?
    Zikir yoluna giren kişinin zikri değişebilir. Azalabilir. Artabilir. Sofiyse, bunu mürşidi belirler. Şayet kişi kendi başına, mürşitsiz zikre başlamışsa belli bir sayıyı koruması tavsiye olunur. Bu konuda aç gözlü olmak yerine kişinin kolayca, zahmetsiz bir şekilde yapabileceği, yani gücünün yettiği ve zamanının elverdiği belli bir sayıda kalması daha doğrudur. Zira şeytanlar zikir ehlini çok kıskanırlar. Bunun için çeşitli oyunlar oynarlar. Genellikle zikri bıraktırmak için onları sayıyı artırmaları konusunda çok teşvik ederler. Sayı artınca bir süre sonra bu zikirler kişiye ağır gelmeye başlar. O zaman onlar hepten zikri bırakırlar. Bir daha dönüp arakalarına bile bakmazlar. Çünkü nefis bıktığı, usandığı bir şeyden kaçar. Şeytanlar nefsin damarlarını insanlardan daha iyi bilirler. Damara göre şerbet verirler. Hâlbuki hadis-i şerifte hayırlı amelin az da olsa devamlı olanı makbuldür, denilmektedir. Kişi önce çok çekip de sonra bir miktar azaltabilir. Önce şu zikri çekip de sonra başka zikirlere de yönelebilir. Ama zikri tamamen bırakmak, terk etmek hayra alamet değildir. Bu şeytanların oyununa gelmektir. Yüce Allah (c.c.) böyleleri için şöyle buyurmaktadır: Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’

    -Zikir çekecek vakti olmayanlara ne tavsiye edersiniz?
    Elbette iş güç yoğunluğundan beş dakikalarını bile zikre ayıramayan insanlar olabilir. Böylelerine arabalarına binecekleri yere gidinceye kadar, bazı bedeni işleri yapma sırasında belli zikirleri, özellikle peygamberimizin (s.a.s) sevabını ve faziletlerini belirttiği zikirleri çekmelerini tavsiye ederiz. Bir Müslüman’ın bir gününü hiçbir zikre ayırmadan geçirmesi telafisi imkânsız büyük bir zarardır. Çünkü geçen zaman bitmiştir. Asla geri gelmez.

    Hadis-i şerifte cennet ehlinin her şeyden hoşnut olduğunun ama zikirsiz geçen anlarından büyük bir üzüntü duyduklarını anlamaktayız. Çünkü zikrin kazancı çok büyüktür. Cennet nimetleri de kişilerin amellerine göre verilmektedir. Cennetteki müminlerin dereceleri bu açıdan birbirinden çok farklıdır. Hatta peygamberimiz (s.a.s) bu farklılığı ifade sadedinde dünya ölçülerini kullanmamış, Süreyya yıldızının uzaklığını işaret buyurmuştur. Bundan dolayı ebedi hayatımızda ezilip büzülmemiz için zikre yönelmek akıl karıdır. Günün belli bir vaktinde, yolda, arabada, yatmadan önce vs. bize göre zikredebileceğimiz bir anda az da olsa sayıya vursak da vurmasak da bir zikrimizin olması bizler için büyük kazançlar getirecektir. Şunu unutmamak gerekir ki her zikrin dünyaya bakan ufak bir hediyesi, hediyeleri de mutlaka vardır.

    Bir de peygamberimizin (s.a.s) Müflis Kimdir hadis-i şerifinden hisse almak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) sahabesine sormuş ‘Müflis kimdir?’ diye. Sahabeler şöyle buyurmuşlar: ‘Elindeki sermayesini kaybeden kimse.’ Peygamberimiz (s.a.s) ise ‘Hayır,’ demiş ‘gerçek müflis, ahrete, mahşer meydanına dağlar büyüklüğünde sevapla gelip de günahları yüzünden bunları dağıtan kişidir. Çünkü o kimisinin gıybetini yapmış, kimisine iftira etmiş, kimisinin hakkını yemiş, kimisine sövmüş, kimisini dövmüştür. Hak sahiplerine sevapları verilince elinden bir şeyi kalmayıp da onların günahlarını yüklenmiştir. Bu yüzden cehennemlik olmuştur.’ Şimdi bu hadis-i şerifi kimse pek üzerine almak istemez. Nefsimize sorsak, üzerinde hiç kul hakkı var mı, diye. Nefis kendisini hemen temize çıkarır. Hâlbuki her gün nice kişinin günahını bilerek veya bilmeyerek yüklenmeyen kişi yoktur. Onun için bu hadis-i şerifi her insanın kendi nefsi hesabına alması, anlaması, sanki kendisi için söylenildiğini farz etmesi takvaya ve ihtiyata daha uygundur.

    Gerçekte zikir her kişi için lüks değil, ekmek su gibi ahrette gerekli bir sermayedir.

    Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, yüce Allah (c.c.) ahrette kul haklarına karışmamaktadır. Bu durumda onların Allah (c.c.) tarafından afları mümkün görünmemektedir. Ayrıca o çetin günde kimse hakkını helal etmeye de yanaşmayacaktır. Yakınlar bile. Bu durum ayet-i kerime ile de sabittir. Bunun için kişiler anne babalarından, evlatlarından, kardeşlerinden bile kaçacaklardır (bk. Abese suresi 35). Allah’ın karışmadığı kul hakları için ahrette elimizde büyük bir sermayenin bulunması gerekir. Zikir hadis-i şeriflerde sevap yönü ile cihatla mukayese edilmektedir. Yani zikre o kadar büyük sevaplar verilmektedir ki onunla başka bir amel pek kıyaslanamamaktadır. Bunun için her fırsatta zikre yönelmek, günün belli anlarında, boş vakitlerde zikretmek kişiye ahrette büyük sermaye kazandıracaktır. Hele bir Müslüman’ın, bir mürşide bağlı olmasa da, kendi başına peygamberimizin (s.a.s) çekilmesi konusunda faziletlerini zikrettiği belli bir sayıda az da olsa bir virt edinmesi, ahrette hesapların görüleceği günde, dünyada kara gün için bir kenara konulan para gibidir. Şuna eminim ki, zikir çekmeye vakti olmayan Müslümanlar, işin bu noktasını kavrarlarsa buna vakit bulabileceklerdir. Sorun vakit bulmamaktan ziyade bir şuur ve önem meselesidir.

    -Bazı kişiler vakit namazlarında veya Cuma namazında tespihata ve duaya katılmadan camiden çıkıyorlar. Bunlar ne kaybediyorlar?
    Toplu, cemaatle zikrin ne getirdiğinden haberleri olmayan kişilerdir bunlar. Sanıyorlar ki toplu, cemaatle zikirde herkes çektiği zikrin sevabını almaktadır. Oysa Allah’ın (c.c.) toplu, cemaatle yapılan ibadetlerde sevap taksimi farklıdır. Böyle durumlarda herkese topluluğun, cemaatin sevabı kadar ayrı ayrı verilmektedir. Düşünün camide yüz kişi varsa o birkaç dakikada herkes o kalabalığın çektiği zikrin sevabına birden ulaşmaktadır. Hâlbuki kişi tek başına akşama kadar hiçbir iş yapmadan zikretse o sevaba ulaşamayacaktır.

    Şimdilerde internet üzerinden çeşitli sitelerde yapılan salât u selam getirme, çeşitli zikirleri çekme, Kuran-ı Kerim hatmi, çeşitli sure, ayet okuma kampanyalarını vs. boş görmemek, küçümsememek gerekir. Bu tür zikirleri ve ibadetleri bir topluluk ve cemaatle birlikte yapmak tek başına yapmaya göre çok daha kazançlıdır. İnsanı topluluk ve cemaat sevabına ulaştırabilir.

    Haddizatında mürşitten alınan zikrin de böyle gizli bir sırrı olduğunu sanıyorum. Ama şeytanlar ve nefis insanın bu gizli hazineye ulaşmaması için bu yolu gözden çok düşürmektedir. Kendi başına, mürşitsiz zikri gözde daha çok büyütmektedir. Şu kesin ki her tarikatın mutlaka bir toplu bir de ferdi olarak yapılan zikir çeşidi vardır. Toplu olarak yapılan zikre topluluk ve cemaat sevabı verildiğinden zerre kadar kuşkumuz yok. Mürşit tarafından sofiye ferdi olarak verilen virt dersinde de böyle bir topluluk ve cemaat sevabı söz konusu olabilir diye düşünüyorum. Zira kişi mürşide bağlı olmadan yıllarca zikir çektiği halde bir hal yaşamadığı, manevi makamları kat edemediği halde aşağı yukarı aynı miktarda bir zikri mürşide bağlı olarak çeken kişi ise kısa zamanda manevi halleri yaşamakta, ileri nefis makamlarına geçmektedir. Bunun sırrında mürşit tarafından verilen zikirde topluluk ve cemaat sevabının da bir hissesinin olabileceğini ihtimal dahilinde görmekteyim.

    -Vakit namazlarının arkasından yapılan ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber’ tespihlerinin önemi nedir?
    Vakit namazlarının arkasında çekilen bu zikirlerin hikâyesini bildiğimiz zaman kendi başına, yani mürşitsiz de olsa zikir edinmenin değerini ve önemini kavramış oluruz.

    Bir grup fakir sahabe peygamberimize (s.a.s) gelip şöyle derler: Ya Rasulallah, zenginler bizi geçtiler. Bizler namaz kılıyoruz, onlar da kılıyorlar. Bizler oruç tutuyoruz, onlar da tutuyorlar. Ayrıca onlar zekât ve sadaka veriyorlar. Biz bunlardan mahrum kalıyoruz. Onlara yetişebilmemiz için bize bir amel gösterebilir misiniz?

    Peygamberimiz (s.a.s) o zaman onlara bugün namaz sonlarında çekilen tespihatları öğretti ve bunu her vakit namazının arkasından çekmelerini istedi. Yani namaz sonlarında bugün toplulukla ve cemaatle çektiğimiz 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahu Ekber zikirleri önce böyle ferdi planda başladı. Peygamberimiz (s.a.s) bu zikirlere devam ederlerse zenginlerin sadaka ve zekâtla elde ettikleri sevaptan daha ziyade sevaba kavuşacaklarını da fakir sahabelere müjdeledi.

    Hâlbuki bu vakit namazlarının arkasında yapılan zikirlerin hepsini bir iki dakikada herkes çekebilir. İşte zikir kısa zamanda bu kadar büyük sevap getirmektedir! Tabii ashabın zenginleri bu hadisten haberdar olunca onlar da bunu yapmaya başladılar. Bu sefer fakir sahabeler başka zamanlarda peygamberimizden (s.a.s) duydukları başka zikirleri çekme yoluna girdiler. Sahabenin çoğunun tahtadan kutuları vardı. İçlerinde taş ve hurma çekirdekleri bulunurdu. Bunları çeşitli zikirleri çekmekte sayıyı bilmek maksadıyla tespih olarak kullanırlardı.

    Peygamberimiz (s.a.s) aynı namaz tespihatını kendisinden bir yardımcı, hizmetçi isteyen kızına, Hz. Fatıma’ya (r.anha) gece uyumadan önce tavsiye etmiştir. Bunun hizmetçiden daha iyi olduğunu söylemiştir. Bu durum, vakit namazı arkasından söylenen bu tespihatların dünyevi hediyesine de işaret etmektedir. Hz. Ali (r.a) bu tespihatı ömrü boyunca kendisine virt edinmiş, uyumadan önce mutlaka okurmuş. Hatta Sıffin savaşında bile bunu ihmal etmediğini belirtmiştir.

    Bakın, görüyorsunuz ki, sahabeler ortalama çekme süresi iki üç dakika bile olmayan tespihatlara ne kadar önem vermişler. Bunlardan ders çıkarmak gerekir. Sayısı az da olsa zikre önem vermelidir. Özellikle vakit namazlarının arkasındaki tespihatlar çok önemlidir.

    -Peygamberimizin (s.a.s) ümmetinden çekmesini istediği ve faziletlerine değindiği zikirlerden bazılarını söyleyebilir misiniz?
    Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki, besmele ile başlanmayan işin sonu yoktur (hayırlı olmaz).

    Onun için her işin başında besmele çekmek gerekir. Besmelede Allah’ın üç güzel ismi zikredilir. Her işte yapılınca bu Allah’ı günde onlarca kez zikretmek yerine geçer. Büyük sevap kazandırır.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuşlardır ki, bana salâvat getirenler bana yakındır. Bana salâvat getirene Allah (c.c.) on salâvat getirir. Sizin salâvatlarınız bana bu konuda hizmetli meleklerce ulaştırılır. Ben de alırım, mukabelede bulunurum.

    Salâvat peygambere dua etmek demektir. Hakikatte ise Allah’ın ve peygamberin salâvat getiren kişiye dua etmesidir.

    Peygamberimiz (s.a.s) adım anıldığında salâvat getirmeyenin burnu dürtünsün diye beddua etmiştir.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, size söylenmesi kolay ama terazide ağır olan bir zikir öğreteyim mi? O, ‘Sübhanallahi ve Bi-hamdihi Sübhanallahi’l-Azim’. Kim bu zikri günde yüz kere söylemeye devam ederse günahları denizköpüğü kadar da olsa bile affolur. Kimse bu zikri yüz defa söyleyen kişinin ameline ulaşamaz. Velev ki ondan fazla bu zikri çeken olsun.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘La havle vela kuvvete illa billahil-Aliyyül-Azim’ cennetin hazinelerinden birisidir. Bu zikir, 99 derde devadır. Bu zikre devam edenlerden ayrıca en hafifi fakirlik olmak üzere 70 çeşit bela ve musibet üzerinden kaldırılır.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber’ zikrini söyleyen kişi için cennette bir ağaç dikilir. Bir atlı beş yüz yıl gölgesinde gitse bile gölgesini bitiremez.

    Peygamberimiz buyurdular ki, ‘La ilahe ilallahu vahdehu la-şerike leh lehu’l-mülki ve lehu’l-hamdu ve hüve ala külli şey’in kadir’ zikrini her gün yüz kere söyleyen kimseye on köle azat etmeye denk sevap verilir. Ayrıca yüz iyilik mükâfatı yazılıp yüz günahı silinir. Bunların yanında günün akşamına kadar şeytanın şerrinden de korunur. Bu zikri günde on kez okuyan ise Hz. İsmail (a.s.) soyundan dört köleyi azat etmiş gibi sevap kazanır.

    Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, zikrin en faziletlisi La ilahe illallah’tır. Bu günahları yakar, yok eder. Günde yüz defa bunu zikredenlerin kıyamet günü yüzü ay gibi parlar.

    Bir de zikir kelimelerinin başına Allahın kelimeleri adedince, zerrelerin adedince, yeryüzündeki canlılarının adedince, ağaçların, yaprakların adedince…. gibi sıfatlar konunca bu zikri daha çok zenginleştirir, nemalandırır, sevaplandırır. Peygamberimizden (s.a.s) bu manada hadisler vardır.

    Allah (c.c.) zikrini gereği şekilde, rızasına uygun olarak yapmamızı nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi
     
  13. özcan durna

    özcan durna Forum Okuru

    çok zordayım bi cevap verin nolur

    slm ben rüyamda 3 gündür zikir çekiyorum gerçekden çekmek istiyorum nasıl çekeceyimi bilmiyorum banna bi yol gösterirmisiniz rica etsem kafam çok karışık yanlış yapmak istemiyorum sizin sayfanızı buldum ve yazdım allah razı olsun sizden
     
kalp zikri nedir nasıl çekilir konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. EEG nedir nasıl çekilir

    EEG nedir nasıl çekilir

    eeg nasıl çekilir eeg nedir, neden çekilir, nedır, neden istenir, nasıl çekilir, hakkında detaylı tüm bilgiler burada arkadaşlar. Sevgili Melek'lerim, bu makalemizde EEG hakkında merak edieln tüm bilgilere değindik. Evet Melek'ler, EEG nedir, neden ve nasıl çekilir; buyrun lütfen... EEG yani Elektroensefalografi beyin temel bioelektrik aktivetesinin incelenmesi işlemidir. Küçük...
  2. kalp zikri nedir ?

    kalp zikri nedir ?

    Kalbin En İyi Koruyucusu kalp zikri nedir Merhaba Melek'ler... Bu sayfamızda kalbin en iyi dostu olan, kalp zikri hakkında Menzil.Net'de Dr. Ahmet Çağıl tarafından kaleme alınmış muhteşem bir yazıyı paylaşmak istiyoruz. Düşmanların at oynattığı meydan, insanın kalbidir. İhya edilmesi gereken nuraniyet kalesi kalpdir. Allah’ı Azimüşsan bir hadis-i kudside; “Hangi kulumun kalbinde benim...
  3. Üç Aylar Tesbihi nedir nasıl çekilir???

    Üç Aylar Tesbihi nedir nasıl çekilir???

    Üç Aylar Tesbihi nedir ve Üç Aylar Tesbihi nasıl çekilir bu konuda bana bilir kişi olan arkadaşlarım cevap verirse çok sevinirim.
  4. Kalbimiz nasıl çalışır görevleri nelerdir

    Kalbimiz nasıl çalışır görevleri nelerdir

    Merhaba, kalbimiz nasıl çalışır bana görevlerini yazabilirmisiniz :))
  5. Mamografi Nedir ve Nasıl Çekilir?

    Mamografi Nedir ve Nasıl Çekilir?

    mamografi nedir, mamografi nasıl çekilir, mamografi hakkında Sevgili melekler, halk arasında meme filmi olarak bilinen mamografi, meme kanseri teşhisinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Tüm kanserlerde olduğu gibi erken teşhisin son derece önemli olduğu meme kanserinin taşhisinde önemli rolü olan mamografi nedir, nasıl çekilir bilgiler vermek istiyoruz sizlere... Mamografi; elle...

Sayfayı Paylaş