gebe
  1. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL

    Ordu Şehir Tanıtımı

    Konu, 'Karadeniz Bölgesi' kısmında aSqimSin tarafından paylaşıldı.

    ordu şehri ordunun tanıtımı ordu tanıtımı efsanesi çaybaşı internet cafe welcome kıran grup [​IMG] ORDU [​IMG]


    Ordu Siyasi Haritası Harita
    [​IMG]


    Yüzölçümü:

    6.001 km²
    Nüfus:

    830.105 (1990)

    Doğanın tüm güzelliklerinin cömertçe sergilendiği bir belde olan Ordu, deniz turizmi imkanları bakımından Doğu Karadeniz bölgesinde en şanslı il durumundadır.

    Bölgenin en temiz kumu ve bölgenin en uzun kıyı şeridine sahiptir. Kıyı şeridinde, birbirinden güzel koylar, doğal ve sağlıklı plajlar ve çeşitli mesire yerleri mevcuttur.

    Yeşil ile mavinin hünerlice kucaklaştığı şehri; şair şu dizelerle anlatmaya çalışmıştır.
    [​IMG]

    Ben Ordu'yu anlatırken bütün şiirler susar
    Elvan elvan bir sis alır başımı
    Tenim yağmur olur gökyüzünde
    Ruhum çocuklaşır ninni ninni
    Dalgalanır bu masal denizinde.
    Peştamalın moru kıskanır diye
    Ben Ordu'yu anlatırken söyleyemem
    Bin bir tonda o yemyeşil kuşağı
    İncir dalında, yosun kuytuda
    Emine kız gözlerinde söyler
    Oysa yedi ton yeşil kokar Ordu sokakları.

    İLÇELER

    Ordu ilinin ilçeleri; Akkuş, Aybast, Çamaş, Çatalpınar, Çaybaşı, Fatsa, Gölköy, Gölyalı, Görgentepe, İkizce, Kabadüz, Kabataş, Korgan, Kumru, Mesudiye, Perşembe, Ulubey ve Ünye'dir.

    Aybastı : Aybastı, tarihsel kalıntılar açısından zengin bir ilçedir. Karacalı Kilisesi, Sefalık Köyü Hamam kalıntıları, Şeyh Hasan, Kümbet Evliyası, türbeleri ve ziyaret yerleriyle Perşembe Yaylası görülmeye değer yerlerdir.

    Fatsa : Doğal yer altı kaynakları açısından şanslı olan ilçede, Ilıca kasabasında şifalı su bulunmaktadır. Bu suyun romatizma, bel ağrısı, böbrek rahatsızlığı gibi hastalıklara iyi geldiği bilinmektedir. Elmaköy'de birçok hastalığa şifa olduğu bilinen Acısu bulunmaktadır. Kız kulesi, çınar ve ulu ağaçlar, Göreği manastırı, Cıngırt kaya ve Gaga gölü ilçede görülmeye değer yerlerdir.

    Gürgentepe : Gürgentepe tarihsel açıdan zengin kalıntılara sahiptir. Tikenlice köyü mağara mahallesinde 11 adet kaya mezarı vardır. Bölgede Hıdrellez şenlikleri uzun yıllardan beri bu ilçede yapılmaktadır.

    Kabadüz : İlçe Ordu'nun 21 km. güneyindedir. Çambaşı Yaylasının turizm merkezi ilan edilmesiyle, yörede yayla turizmi hızla gelişmektedir.

    Kabataş : İlçe merkezi Ordu'ya 93 km. uzaklıktadır. İlçede görülmesi gereken yerler arasında Şidabdal Türbesi, Gülbahçe Evliyası Karaibrahim Evliyası ve Ertepesi sayılabilir.

    Kumru : Dikkate değer etkinlik Düzoba Yayla Şenlikleridir. İlçe doğal yapısı bakımından yayla turizmine çok elverişlidir.

    Mesudiye : Mesudiye'de yaylacılık geleneği sürmektedir. Adından en çok söz ettiren yaylalar Keyfalan ve Taştekne'dir. Yayla ve kültür şenlikleri ile Vosvos şenliklerinin bir bölümü bu yörelerde gerçekleştirilmektedir. Meydandüzü şenlikleri de yayla turizmine bir örnektir. Mesudiye, eski yerleşme sahaları, höyükleri, tümülüsleri ile Ordu'nun hemen her dönemine ait en çok taşınmaz kültür varlıklarına sahip bir ilçedir.

    Perşembe : Ordu'ya 13 km. uzaklıktadır. Perşembe İlçesi bir kıyı şeridine kurulduğu için, doğal plajlara sahiptir. İlçenin tarihi ve arkeolojik değerlerinden biri de Yason Kilisesidir.

    Ulubey : İl merkezine 23 km. uzaklığındadır. Ulubey ilçesi zengin doğal güzelliklere sahiptir. Kaya mezarları, sarp deredeki kemer köprüler ile Şeyh Abdullah ve Salih Derviş ziyaretgahları tarihsel ve kültürel zenginliklerini oluşturmakta, iç ve dış turizm açısından da önem arz etmektedir.

    Ünye : Ünye Kalesi, Kaya Mezarı, Tozkoparan Kaya Mezarı, Hamamlar, Yunus Emre ziyaretgahı ve tescili bulunan sivil mimarlık örnekleri , Ünye-Niksar İpek Yolu, Çamlık, Çakırtepe, Çınarsuyu Tesisleri, Asar Kaya Milli Parkı, doğal plajlar ve Acısu mevkii görülmeye değer yerlerdir. Ayrıca, İlçenin kıyı kesiminde turistik tesis, kamp yeri ve pansiyon işletmeciliği de son derece gelişmiştir.


    Tarihçilerin yaptığı araştırma ve kazılarda, Ordu ve çevresinde ilk yerleşim izlerinin M.Ö.15 bin yıllarına kadar uzandığı görülmüştür. M.Ö. 2 bin yıllarında Doğu Anadolu''nun iç kesimlerinden, Karadeniz bölgesine gelen Halipler yörenin dağlık kesimlerine yerleşmişlerdir. Uzun süre bu bölgede varlıklarının sürdüren bu kavim maden işleme sanatında ileri gitmiş ve tunçtan mükemmel silahlar yapmışlardır. Yörenin özelliğine göre ahşap malzeme kullanan bu kavmin kalıntılarından bugün fazla bir eser kalmamıştır. Bununla beraber Eskipazar bölgesinde, Bayramlı adı verilen Eski Selçuk dönemi yerleşmesinin adı, 1398 yıllarında Halipia adı ile anılmaktadır. Yıldırım Beyazıt''ın tarihte Samsun''u ele geçirmesi ile Halipia emiri Giresun Fatihi Hacı Emirzade Süleyman Bey Osmanlı hakimiyetini kabul ederek, bölgeyi Osmanlılara terk etmiştir. Ordu ili M.Ö. I. Binde Hitit hakimiyeti sınırları içine girmiştir. Kotyora ise VIII. yüzyılda Miletliler tarafından kurulmuştur. Şehrin bugünkü Bozukkale mevkii olduğu belirtilmekte ise de, kale küçük ve XI. yüzyıllarda yapılmış bir karakoldan başka bir şey değildir. Çevrede de şehrin varlığını kanıtlayacak Arkeolojik buluntulara rastlanılmamıştır. Muhtemelen eski Kotyora''nın yine Bayramlı civarında Delikkaya ve yöresinde bu bölgede bulunan çok sayıdaki arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır. Ordu toprakları Medler ve Perslerin yaşantısına da sahne olmuştur. M.Ö. 400 yıllarında 10 binlerin Ric''atı sırasında Ordu''nun antik şehre gelişi ve meşhur Ksenefon nutuklarına sahne oluşu önemli tarihi bir olaydır. Ordu ili daha sonraki devirlerde Roma ve Bizans hakimiyetine girmiş ve 1204-1264 yılları arasında ise Kommenus toprakları sınırları içinde kalmıştır. XIII. yüzyılda Selçuklu Devleti sınırları içinde yer alan Ordu, XIV. yüzyılda Osmanlı egemenliğine girmiştir. Ordu ilçesi 1920 yıllarına kadar Trabzon vilayetine bağlı bir kaza iken, 17 Nisan 1920 tarihinde merkezi Ordu olmak üzere Canik Sancağına bağlı olan Fatsa kazası da Ordu''ya bağlanmıştır.




     
  2. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Ordu İl Efsaneleri
    Ordu'dan Çamalan Yaylasına doğru, kâh tepelerin eteklerinden dolanan, kâh derin vadilere yükseklerden bakarak uzanan yayla yolundan gelip - geçen bütün yolcular. Gelin Kayalarına doğru bakışlarını çevirmekten kendilerini alamazlar Haramı Koyu'nden Melet Irmağı Vadisine doğru, bir bıçak gibi keskin ve dik sırtın üzerinde duran acayip şekilli taş yığınlarına Gelin Kayaları adı verilmektedir. Buranın dayandığı efsane ise. yıllar ötesinden günümüze kadar, her yayla yolcusunun kulağına üflenmiştir.
    Gelin Kayaları Efsanesini civarın yaşlıları söyle anlatıyorlar:
    Melet Irmağına doğru inen sarp tepenin, ormanlarla örtülü yamacında çok fakir ve yaşlı biri varmış. Melet, kenarındaki değirmenlere gidemeyen köylülerin zahralarını avlusundaki ufak dibek taşında öğütür, geçimini bu suretle sağlarmış. Bazı rivayetlere göre. bu öğütücü bir kişi tarafından döndürülebilen, çevre halkının "El Değirmeni" dediği cinsten bir taş değirmeni imiş. Günün birinde, yaşlı değirmencinin kızını, uzaktan bir köyden bir gence istemişler. Hayırlısı olsun, deyip evlendirmişler. Çeyiz olarak, elinde, avcunda ne varsa kızına vermiş. Düğüncüler, gelinin eşyalarını atlara yükleyip, oğlan, evine doğru yola çıkacakları zaman, gelin etrafı söyle bir süzmüş. Avlunun bir kenarında duran babasının ekmek teknesine, kendini bugünlere getiren el değirmenine gözlerini dikmiş,
    Kızının bu halini güren babası, yanına yaklaşmış:
    - "Kızım, değirmen tası bizde kalsın."
    diyecek olmuş. Düğün alayının ileri gelenleri durumu kavramışlar.
    İçlerinden biri:
    - Emmi veriver şu değirmen taşını kızınada, biz de yola düzülelim.
    Yaşlı baba:
    - Olmaz, o bana lâzım.
    Onunla geride kalan çoluk çocuğumun nafakasını sağlayacağım, veremem, diyerek karşı koymuş.
    O sırada, yeni gelin :
    - Babam benden bir taşı esirgiyor. Ben de onsuz gelin gitmem. Diyerek boynunu büküp, oturuvermiş kapının önüne.
    Düğüncüler yaşlı babanın geçimini nasıl sağladığını bilmediklerinden, bu değirmenin aile için ne derece kıymetli olduğunu kavrayamamışlar., işi, basit bir "gelin eşyası" bir taş olarak görmüşler, içlerinden biri:
    - Hadi, emmi bu kadar da nekeslik etme. Alt tarafı iki taş parçası bunun... insan kızından bunları esirger mi?.. Bak, o da yurt-yuva sahibi oluyor. Yolumuz uzun, bekletme bizi., diyerek, değirmen taşlarnı omuzlayıp, yanındaki hayvana yüklemişler. Zavallı baba, bu durum karşısında ısrarın faydasızlığını anlayarak, boynunu bükmüş. Kendisinin nekes tanınmasına mı, o yaşlı haliyle çoluk - çocuğuna değirmensiz nasıl bakacağına mı üzülsün?. Kala kalmış, ortalıkta. O sırada, önde davul - zurna, arkada at sırtında gelin; köylüler, eşya yüklü atlarla düğün alayı, dimdik sırta doğru yola koyulmuşlar. Yaşlı gözlerle kafileyi izleyen babanın tâ... yüreğinin derinliklerinden bir tel kopmuş sanki... Derin bir ah... çekli, aklıyla mı, gönlüyle mi, bilinmez seslenivermiş, davullu alayının ardından:
    -Bir taşı bize çok görenleri Allah ne etsin... Hepiniz taş olun taş.
    Ertesi gün, karşı tepelerden be geçeye bakanlar, Melet ırmağına doğru inen dik bir yamacın, bıçak gibi çıkıntılı bir kısmında, acayip şekilli kayalar görmüşler. Daha düne kadar ormanlık olan bu yamaçta kayaların bulunuşundan ziyade, görünüşleri onların şaşkınlığa düşürmüş. Çümkü, bu kayalar sanki bir kafilenin heykelleşmiş şekline benziyormuş. Atıyla yaylısıyla, dzvullu - zurnalı bir gelin alayının tıpkısıymış. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan şekilleriyle günümüzde dahi görenleri şaşkınlığa düşüren bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir. Yılların yağmuru, karı ve fırtınalarına rağmen, bozulmayan bu kayaların etrafı koyu bir yeşillikle çevrilmiştir. Bir tarihte yayla yolculuğum sırasında Gelin Kayaları Efsanesi'ni anlatan yaşlı yol arkadaşım, ayrıca şunları da ilâve etti
    - Evlât, Gelin Kayaları, baba bedduası alan, ailesinin geçim kaynağını kurutan, taş ruhlu insanları bizlere göstermektedir.


    Asarkaya Efsanesi

    Yıllarca önce bu köyde iki kardeş varmış. Bu kardeşlerin kalabalık bir koyun sürüsü mevcutmuş. Sürünün çobanları ise iki kardeşin çocukları olan Zedef ile Mehmet imiş. İki kardeş koyunlarını köy dışında Gümüşlük denilen mevkide otlatıyorlarmış. Bir gün Mehmet:
    - Zedef, demiş, ben yorgunum, sen biraz odun yar, akşama ateşimiz bol olsun, Zedef baltayı alıp, odun yarmağa
    başlamış.
    Zedefin odun yarışını seyreden Mehmet, birden heyecana kalkmış.
    -Zedef, sen erkek değil kızsın...diye bağırmış.
    Yıllardan beri saklanan sırrın meydana çıktığını gören Zedef'in elindeki balta yere düşmüş... Emmisi oğlu Mehmet'ten ve çok sevdiği sürüden ayrılacağını düşünerek, içi burkulmuş, titreyen sesiyle:
    - Artık bir arada bulunmamız imkânsız. Sana sağlık, bana selâmet, diyerek köyün yolunu tutmuş. İki kardeş çocuğu bir daha müşterek bir durumda çobanlık yapamamışlar. Ayrılık ikisine de çok ağır gelmiş.
    Kavalıyla başbaşa kalan Mehmet'in günleri hep üzüntülü geçiyormuş.
    -Ah, diyormuş Zedef'in odun yararken kız olduğunu anlamasaydım; ondan ayrılmasaydım. Zedef ise, sırtında o güne kadar taşıdığı erkek elbiselerinden sıyrılmış, ev işlerine dalmış.
    Günün birinde uzak ellerden gelen eşkiyalar sürüyü basmışlar, köpeği öldürüp, Mehmet'in kollarını kayışla bağlıyarak, davarları önlerine katıp, yola koyulmuşlar.
    Bu halden büyük üzüntü duyan Mehmet, tek kurtuluş ümidini, kavalına bağlamış, eğer haramiler izin verirse, başına gelen felâketi kavalıyla Zedef'e duyurmaya çalışacak. Ama bir düşüncesi var:
    -Ya Zedef evde bulunmazsa?
    Bu düşüncelerle kafası allak, bullak olan Mehmet, köyünün karşısındaki sırta varınca, baskıncılara yalvarır:
    -Ağalar, köyümün karşısında son bir ayrılık kavalı çalmama izin verir, ne olur?der. harami başı gözü yaşlı çobana acır:
    -Haydi çal der.
    Mehmet bir kayanı dibine çöker, köyüne döner, kavalını üflemeye başlar.
    Artık kurtuluş ümidi sadece bundadır.
    Çoban Mehmet kavalıyla Zedef'e şunları söyler:
    Haramiler bizi bastı, Ala köpek kanlar kustu,
    Can kayışı kolum kesti, Emmim kızı Zedef sana kaldı medet..
    Dokuz kişi haramiler, bir Mehmet bunlara neyler,
    Merhametsiz azgın şerre, Emmim kızı Zedef sana kaldı medet...
    Buralar viran olmasın, yuvayı baykuş almasın
    Hasret mahşere kalmasın, Emmim kızı Zedef sana kaldı Medet..
    Gül fidanı gölgesinde gergef işlemekte olan Zedef, uzaklardan gelen kaval sesiyle felâket haberini duyunca, dişi kaplan gibi kükremiş:
    -Sürü basıldı yetişin........
    Diye avazı çıktığı kadar haykırmaya başlar, köy ayaklanır. Zedef başta olmak üzere, delikanlılar dört nala at koşturup, (Gümüşlü) başında eşkiyaya yetişirler. Kanlı bir vuruşmadan sonra, haramileri yakalayıp bir kayadan aşağı atarlar.
    Bugün o kayanın adı (Asarkaya) diye anılır. Köyün ismi de, sürüyü basan haramilerden dolayı (Harami) olarak kalır.
    Not: Bu efsane Sıtkı Çebi'nin henüz basılmamış "Ordu Efsaneleri" adlı kitabından alınmıştır


    Uzun Kızlar Efsanesi
    Yüzlerce yıl önce Mesudiye yöresinde üç Türkmen kardeş yaşarlarmış. Bu kardeşler, kış mevsiminde Mesudiye yöresinin kuytu ve sıcak yerlerinde, yaz mevsiminde de yüksek yaylalarda yaşamlarını sürdürürlermiş. Her üç kardeşin de sürülerce koyunları ve yüzlerce atları varmış.
    Karababa, Karaaslan ve Eriçok adındaki bu üç kardeş, canlı kelekti koyunları, yağız at sürüleriyle mutlu bir şekilde yaşayadururlarken, günlerden bir gün büyük bir düşman ordusu çıkagelmiş. Onların bu mutlu yaşamları da sona ermiş. Sona ermiş ama, Türkmenler hemen teslim olmamışlar. Düşman ordularıyla aralarında denk olmayan ama yiğitçe bir mücadele başlamış. Karababa ve Karaaslan adlı kardeşler, bulundukları mevkide yiğitçe mücadelelerinden sonra şehit düşmüşler.
    Üçüncü ve en kuvvetli kardeşin askeri daha çökmüş. Onun için bu kardeşin bulunduğu tepeye "Eriçok Tepesi" denmiş. Eriçok tepesi müstahkem bir kalenin bulunduğu, bir tarafı kayalık ve uçurum olan yüce bir tepedir. Düşman, bu tepeyi de kuşatmış. Tepenin üzerindeki kalenin önlerinde günlerce savaş olmuş. Düşmanlar tepeyi savaşarak alamayınca beklemeye başlamışlar. Kalede su ve yiyecek bitmiş. Günün birinde kaledeki Türkmenler artık susuz kalamayacaklarını anlayınca Eriçok tepesi'nin yakınlarında bulunan Kübet çeşmesine su getirmeleri için 12 savaşçı ve iki yiğit kız göndermişler.
    Kızlar çeşmede suyu doldurmuşlar. Savaşçılar da kendilerine saldıran düşmanlarla savaşmaya başlamışlar. 12 savaşçı savaşadursun, kızlar Eriçok tepesine hızla tırmanıyorlarmış. Ama düşman durur mu? 12 yiğidi şehit ettikten sonra kızların peşine düşmüşler. iki yiğit Türkmen kızı, kaleye epeyce yaklaşmışlar. Fakat düşman atlıları peşlerinden yetişmiş. Düşmanın nefesini enselerinde duyan kızlarında başka çareleri kalmamış :
    - Allah'ım demişler... Bizi düşmana teslim etme!.. Yeri yar da yerin içine girelim... Onların eline teslim olmaktansa ölmek daha iyidir.
    Yüce Tanrı onların bu masum isteklerini kırmamış. Yer yarılmış ve onlar bağrına basmış. Kızların öyle uzun, öyle güzel saçları varmış ki, saçlarının bir kısmı dışarıda kalmış.
    Uzun bir mücadeleden sonra Eriçok Tepesi düşmüş. Yerin yarılıp yarılmadığını bilemeyiz ama, Uzun Kızların mezarları ve Eriçok Kalesi'nin önünde binlerce mezar, bugün bile durmaktadır. O civarlar gezildiğinde insanoğlu ister istemez ürpermektedir. Her üç tepede de, yani Eriçok, Karababa ve Karaaslan Tepelerinde bu mubarek zatların mezarları ziyaret edilmektedir.
     
  3. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Ordu Arkeolojik Değerleri

    [​IMG]
    Jasonum-Yason: Perşembe ilçesi 22 km batısında Yason Burnu'nda, zamanında büyük bir kasabanın kurulduğu, bugünkü kalıntılarından anlaşılmaktadır. Yason Fenerinin bulunduğu burunda çok eskiden kalma bir kilise yıkıntısı vardır. Yason kasabasının en büyük dini ayin yerlerinden olan bu kilisenin, akın, yağma ve yakıp yıkmalar sonunda yok olduğu, yıkıntıları üzerinde Rumlar tararından yeniden bir kilisenin yapıldığı anlaşılmaktadır. Kapısındaki (1866) tarihinin yapılış değil, onarım tarihi olsa gerekir. Deniz kenarında balık üretme havuzlarının izlerine rastlanmaktadır. Hoyrat Kalesi : Perşembe ilçesinin 20 km kuzeybatısında ve turistik yolun sağındaki adacığın üzerinde , ortaçağdan kalma bir kale vardır. Yıkık olmasına rağmen zamanında burada oturulduğu, kale duvarlar burç izleri ve kalıntılarından anlaşılmaktadır.

    İL MERKEZİNDE

    Eskipazar :
    Şehre 3 km mesafedeki Ordu ilinin ikinci kuruluş yeri olan Eskipazar' da Cami ve hamamlar görülmeğe değer. Şelçuklular dönemine ait caminin kapı ve pencereleri, Ankara Etnografya Müzesi' nde sergilenmektedir.
    Cotyora (Bozkukkale) :
    Ordu ilinin ilk kuruluş yeri olan Kotyora halk arasında Bozukkale olarak, bilinmekte iken, yapılan araştırmalarda kalenin Bizanslılarca XI. yüzyılda yapılan küçük bir gözetleme kulesi olduğu anlaşılmıştır. Kale, Ordu-Samsun karayolu üzerinde il merkezine 2 km mesafede deniz kenarında yer alır.

    Kurul Kayası Yerleşmesi:
    İlimiz merkezine 20 km mesafedeki Bayadı Köyü sınırları içersinde sivri bir kaya üzerinde antik bir yerleşme alanıdır. Yeraltı galerileri bulunmaktadır. Karadeniz Bölgesinde sık rastlanmayan örneklere sahiptir. Tepenin üzerinde yapılan define kazıları sırasında 2 metre kalınlığındaki duvar kalıntıları bulunmuş olup, duvar örgüsü keramik parçaları ve pişmiş toprak çatı kiremitleri yoğun olarak İ.Ö. I. IV yy. da yerleşim gördüğünü kanıtlar niteliktedir. .

    Arıkmusa Yerleşmesi: Mesudiye İlçe merkezinin 19 km doğusunda Arıkmusa Köyünde bulunan antik bir yerleşim yeridir., Sulu Mağara: Mesudiye ilçesi Karacaören Köyü Hasan Argası mevkiindedir

    Hamamlar : Ünye ilçesi merkezinde XVII-XII yy. dan kalma Çifte Hamam, Eski Hamam ve Saray Hamamları bulunmaktadır.

    Lahitler: Ünye ilçesi Saraçlı Mahallesinden çıkarılmıştır. 2 Metre boyunda 60 cm eninde olan iki adet lahit ve diğer buluntular Bizans dönemini tarihlendirmektedir

    Şeyh Yunisiye Zava Evliyası: Ünye' ye hakim bir tepenin üzerinde bir türbe mevcuttur. Bölgede Selçuklu sanatı işlemeleriyle yazılı taşlar bulunmuştur.
     
  4. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Camiileri

    [​IMG]
    SELİMİYE CAMİİ : İlimiz Merkez Selimiye Mahallesinde yer almaktadır. Taştan yapılmış Cumhuriyet dönemi yapısıdır. 1956 yılında hizmete açılan bu caminin temellerinin atılmasına Cumhuriyetin ilanından sonra başlanmıştır. Bina olarak bir özelliği olmayan camin mihrabı ordunun eski sanat eserlerinden biridir. Orta Caminin 18. yy sonralarında kalan eski mihrabı bu camiye yerleştirilmiştir. Mihrabın çevresi kabartmalarla süslü olup iki çerçeve içersinde sarkıtlar bulunmaktadır. Mihrabın üst kısmında ayrıca üç kalem kabartma vardır. 1995 yılında Vakıflar teşkilatınca camide tadilat yapılmıştır

    AZİZİYE CAMİİ: İlimiz merkez Aziziye Mahallesi, Hükümet Caddesinde yer almaktadır. Caminin esas adı Aziziye' dir. Bu cami, şehrin ilk kuruluş yıllarında bugünki yerinde ahşap olarak inşa edilmiştir. Kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Şehrin ileri gelenlerinde Kadızade Hacı Hasan Efendi, eski ahşap cami yıktırarak, kendi parasıyla 1894-1895 yıllarında şimdiki binayı inşa ettirilmiştir. Dört taraftan caddeye çevrilmiş ve bahçe duvarı içine alınmış, zemin kat ile iki kattır. Üst katın iki kapısı, zemin katın da bir kapısı vardır. Dikdörtgen planlı olan camiyi üstü yuvarlak kemerli 18 pencere aydınlatır. Batı cephesindeki kapının yanında kare kaide üstünde armudi bir geçişle yuvarlak gövdeli minare vardır. 1976-1977 yıllarında vakıflar Genel Müdürlüğünce restorasyonu yapılmıştır. Tavan düz ve ahşaptır. Caminin avlusunda sonradan inşa edilmiş üstü beton, sekizgen kubbeli bir şadırvan yer almaktadır. Cephe giriş kapısındaki yağmurluğun üzerinde mermer bir tablo içindeki üç satır altı mısralı bir kitabe vardır
    [​IMG]
    HAMİDİYE CAMİİ : İlimiz merkez saray mahallesi kışla caddesinde yer almaktadır. 19. yüzyıl yapılarından kare planlı kargir bir yapıdır. Hükümet camii diye de adlandırılan bu camii Mir Mehmet Ali Bey tarafından H. 1307 tarihinde atılan temel üzerinde sonradan inşa edilmiştir. Giriş kapısı üzerine bugün okuması güçleşen üç satır kitabe bulunmaktadır. Kare planlı düz ahşap tavanlıdır. Ahşap minberi vardır. Çift kanatlı bir kapıya girilmektedir.
    [​IMG]

    ORTA CAMİİ : Çarşının orta kısmında yer aldığı için halen Orta Camii olarak adlandırılan bu camiinin asıl adı Atik İbrahim Paşa Camii' dir. Rivayete göre, Ordu / Eskipazar çevresinde asayişin bozuk olduğu tarihlerde Bucak Mahallesi semtinde konaklayan bir askeri birliğin kumandanlarından İbrahim Paşa adlı birinin öncülüğünde ahşap olarak yapılmıştır. Bir müddet sonra yıkılarak, taştan 1800 yılında yeniden inşa edilmiştir. Caminin ikinci yapılışında birçok şahsın emekleri geçmesine rağmen halk bu ibadethaneyi Atik İbrahim Paşa Camii olarak anmaya devam etmektedir. Caminin doğu kapısında Tayyar Mahmut Paşa' nın yardımcısı olduğundan ayrıca Canik Muhassil vekili Ali Ağa' nın buna öncülük yaptığı, Salih ağanın hayırlı çalışmalarda bulunduğu bahsedilmektedir

    SARAY CAMİİ :
    İlimiz Ünye ilçesi, Merkez Kaledere Mahallesinde yer almaktadır. Dikdörtgen planlıdır. Ünye taşından H. 1132 yılında yapılmıştır. Bodrum üzeri tek katlıdır. Halen kullanılmaktadır. Minaresi orijinal değildir. Sonradan yapılmıştır

    HACI OSMAN AĞA CAMİİ :
    Ünye ilçesi merkezinde, Ortayılmazlar Mahallesi Camii sokakta yer almaktadır. Kuzey - güney doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Subasman seviyesi taş, ahşap, karkas arası taş dolgudur. Camii kırma çatılı, geniş saçaklı,saçak altı ahşap kaplamalıdır. Girişi Camii halen kullanılmaktadır

    FATSA YALIKÖY CAMİİ :
    İlimiz, Fatsa ilçesi, Yalıköy' dedir. Duvarları taştan, üst kısmı ve iç kısmı ahşaptandır. Üç taş sütunlu taşınan (son cemaat yeri) mevcuttur. İç kısmında, mihrabın sağında ve solunda sıva üzerinde yazılmış ayetler mevcuttur. Daha sonraları caminin ahşap kısmı sökülerek yeniden (Vakıflar Genel Müdürlüğü) yapılmıştır
     
  5. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    ŞenLikleri
    HIDIRELLEZ KÜLTÜR VE BAHAR BAYRAMI
    Mahalli ve geleneksel bayramlarımızdan biri de binlerce yıldır türk topluluklarında ve yurdumuzun yer yerinde kutlanmakta olan 6 Mayıs "HIDRELLEZ KÜLTÜR- BAHAR BAYRAMI'dır.Halkımızın bu günle ilgili örf, adet, gelenek ve göreneklerini sergileyerek yediden yetmişe Hıdrellez kuşaktan kuşaga yaşatılagelmektedir.
    Hıdrellez kış mevsiminin geride kalışı, yazın başlangıcı, tabiatın canlanışı, bir geçiş döneminin bir dizi adetlerle kutlandığı gündür.Aynı zamanda bolluk, bereket, dileklerinin kabul edileceği Hızır ile İlyasın buluştuğu gün olarak da inanılan Hıdrellezin toplumumuzdaki yeri çok büyüktür.
    Baharın gelişi, suların çoğalması, karların eriyip gağ başlarının görülmeye başlamaları, sıkıntıların geride kalması, dünyanın nefesinin ısınması, yani havaların ısınması

    türlü çiçeklerin açılması, yeryüzüne yemyeşil bir ipek kumaşın serilmesi,hayvanların yavrulamaları ve çoğalmaları olarak yorumlanmaktadır.
    Hıdrellez Kültür- Bahar Bayramlarında halkımız günlük problemlerini bir tarafa bırakarakbir bayram havası ve sevinci içerisinde önceden hazırladıklarını yaparak bir piknik düzenlemesi içerisinde çeşme başlarına, su ve deniz kenarlarına, koruluklara vb. yerlere giderek çeşitli şekilde eylenirler.Bu ara daha çok salıncaklar kurulur, uçurtmalar uçurulur, iğneden ip geçirme, ağızda kaşıkla yumurta taşıma, yoğut yeme, halat çekme ve çuval yarışmasaı gibi yarışmalar düzenlenir. Manilerle atışmalar yapılır, türküler okunur, şarkılar söylenir, yediden yetmişe genç ihtiyar doyasıya eylenir. Bilhassa eskiden genç kızlarımız ve delikanlılarımız bu vesileyle birbirlerini görme fırsatı da elde ederlerdi.
    İlimizde hıdrellezin en eski ve en iyi kutlanageldiği yerlerden biri de Gürgentepe İlçesidir. Burada her yıl büyük bir organizasyon içerisinde 6 Mayıs'ta başlayan şenliklerin bir kaç gün devam ettiği de görülmektedir.Başta yağlı güreş müsabakaları olmak üzere çeşitli eylenceler düzenlenmekte olup, gerek bu ilçe kasaba ve köyleri, gerekse çevre ilçe halkınca Gürgentepe hıdrellez şenlikleri büyük bir ilgiyle izlenmektedir


    MAYIS YEDİSİ



    Mevsimlik bayramlarımız içerisinde önemli bir yeri olan ve halkımız arasında bahar mevsiminin başladığı gün olduğu inancıyla her yıl mayıs ayının 20'sinde kutlanan "Mayıs Yedisi" Hızır AS. ile İlyas AS. birbirleriyle dalgaların kırıldıktan sonra deniz sularının karada temas ettiği noktada buluştuğu gün olarak bilinmektyedir.

    Mayıs Yedisi ve Hıdrellez Kültür Bahar Bayramında olduğu gibi aynı inanç ve adetler etrafında toplanmaktadır.Ancak aralarında takvimlerden kaynaklanan gün farkı vardır.
    Hızır Aleyiselam karayı, İlyas Aleyiselam da denizi temsil eder.Hayatın can bulması ve idamesi için toprak ve güneşe ihtiyaç vardır.Bu unsurların bugünden itibaren birbirleriyle bütünleştiğine, sıkıntıların geride kaldığına, güzel günlerin başladığına inanılır.7 dalgadan geçmenin son derece yararlı olduğuna, böylece o yılki hastalık ve bunalımlardan kurtulacağının inancı hakimdir.Bu nedenle; halk dah çok ırmak, göl ve deniz kıyılarına akın eder. Ayaklar mutlak deniz suyuna sokulur, kıyı ve denizde yürünür. Bundan sonra artık deniz meysimide başlamıştır.
    Ogün motorla deniz gezintisi yapılır, piknik ve çeşitli eylencelerle tam bir bayram havası yaşanır.
     
  6. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    HaLk İnançLarı

    Halk bu inançların bâtıl olduklarını, dine aykırı bulunduklarını bildikleri halde, yine de vazgeçmemekte, inançlarını sürdürmektedir.
    İnançlardan bazılarını şöyle belirtmek mümkündür:
    -Sağ gözün seyirmesi iyilik, sol gözün seyirmesi o kişinin kötülük göreceğine işarettir.
    -Sağ avuç kaşınırsa, bir yerden para geleceğine, sol avuç kaşınırsa o kişiden para çıkacağına inanılır.
    -Kedinin yalanması eve misafir geleceğine işarettir.
    -El tırnaklarının üzerinde beyaz lekeler meydana gelmişse, yeni bir şey giyileceğine alâmettir.
    -İncir ağacın dibinde abdest bozan çarpılır.
    -Cenaze geçerken yatılmaz, mutlaka ayağa kalkılmalıdır. Aksi halde, yatanı (Ağırlık basar).
    -Kulağın çınlaması, bir yerde o kişinin anıldığına işarettir.
    -Korkudan dili tutulan çocuklara, muharebeye iştirak eden bir şahsa ait kılıca su dökerek, bu sudan içirildiği zaman, korkusunun geçip dilinin çözüleceğine inanılır.
    -Elmanın kabuğunu bir bütün olarak koparmadan soyduktan sonra, bu kabuğun ateşe atılması halinde şeytanın çatlıyacağına inanılır.
    -Alış - veriş yapan esnaflar, sabahleyin evlerinden işyerlerine giderken, önlerinin kesilmesini, hele bir kadının önlerinden geçmesini uğur saymaz, o günkü ticaretin kesat olacağına inanırlar.
    -Sabun alıp verirken, alan şahıs sabunu elinintersine koydurur. Aksi halde, ikisi arasında tatsızlık olacağına inanılır.
    -Makas alıp, verirken, makas, karşısındakinin eline verilmez, yere bırakılır. Makasın el'den el'e verilmesi halinde ikisi arasında kavga olacağına inanılır.
    -Akşam karanlığında kapı eşiğinde oturulmaz (İyi) sayılmaz.
    -Üzerindeki elbiseye düğme diktirirken dilin altına bir şey konulması lâzımdır. Aksi halde, düğmesi dikilen şahsın aklında bir gerileme olacağına inanılır.
    -İki elin parmakları birbirine kenetlenirse kısmet kapanır.
    -Kollar göğüs üzerinde çaprazlama kavuşturularak koltuk altına sokulmaz: O kişinin yetim veya öksüz kalacağına inanılır.
    -Yerde oturan şahsın ayakları üzerinden atlıyarak geçilmesi (iyi) sayılmaz.
    -Mezar üzerinden atlıyarak veya basılarak geçilmez.
    -Gece bir yere küçük abdest yaparken "destur, tu, tu" demek lâzımdır. Destursuz abdest yapanın çarpılacağına ve ağzının eğileceğine inanılır.
    Ordu İli'nde, bunlardan başka pek çok inanç vardır. Hastalıklarla ilgili inançların yıldan yıla azaldığı ve hatta kaybolduğu memnunlukla müşahade edilmektedir.
    Ordu İli'nde en yaygın olan inanç (20 Mayıs Günü) yapılan "MAYIS YEDİSİ BAYRAMI" ve o güne ait bazı merasimlerin yerine getirilmesidir.
    Ordu İli köylerinde yerleşmiş bir inanca göre, her sene 20 Mayıs günü, Hızır İlyas Peygamberler bir araya gelerek buluşurlar ve hasretliklerini giderirler.
    Bu inanca göre, Hızır Peygamber kara tarafından, İlyas Peygamber ise denizden gelerek, dalgaların tam sahile temas ettiği yerde her iki Peygamber birbirine kavuşmaktadırlar. Bu kavuşmada, aynı zamanda (yaz) ile (kış)ında birbirlerinden ayrıldığına inanılmaktadır.
    (Mayıs Yedisi) olarak tanınan o gün, çok erkenden kalkılır, yeni elbiseler giyilerek akşamdan hazırlanan yiyecekler bir sepete veya bi kaba konularak en yakın kıyıya inilir. Sahilde deniz suyu ile temas hazırlıklarına başlanır; Besmele ile, kıyıya yaklaşan ilk dalgaların üzerinden sağ ayak ile atlanarak denize girilir, Ufak çocuklar kucağa alınarak bu şekilde 7 defa dalgaların üzerinden geçilir. Deniz suyu ile yüz ve baş ıslatılır. Bu merasimden sonra akşam vaktine kadar saz ve türkülerle eğlenilir.
     
  7. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    KaLeLeri
    MESUDİYE İLÇESİNDE
    Meletios Kalesi:
    Mesudiye İlçesi Yeşilçit Köyünde şato kalıntısı denilen bir kale mevcuttur. (C. Texire' de sözü edilmektedir). İlçenin bilinen en eski yerleşim yeridir.

    Kale Köyü Kalesi:
    Üç kümbet kalıntısı ve iki mezar taşı kalıntısı ile Deliklitaş mevkinde antik kaya mezarları mevcuttur. Bu kalıntılar 14-15 yy'a aittir. Bu mezarlık, bölgenin en güzel vesikalardan biri olan mezar taşları da bulunmaktadır.
    FATSA İLÇESİNDE

    Bolaman Kalesi:
    Fatsa ilçesi Bolaman kasabasında meşhur bir kaledir. Mevcut kale muhtemeln Pontus Rumlarında kalmıştır. Kale bedenleri üzerinde tahminen 200 yıl önce Hazinedarlar taraından inşa edilen ahşap yapı sivil mimarmizin örneklerinden biridir. Karadeniz Bölgesinin en özgün sivil mimarlık örneklerinden biridir.
    [​IMG]

    GÖLKÖY İLÇESİNDE

    Kale:
    Gölköy ilçesindeki Aybastı yolu üzerinde bulunmaktadır. Doğal bir kaya kütlesi üzerine inşa edilmiştir. Mana, Fataş ya da Tokyanus Kalesi denilen bir Bizans yapıtıdır.
    [​IMG]

    İKİZCE İLÇESİNDE
    Gençağa Kalesi:
    Ağaçkale Köyünde yer alan Gençağa Kalesi' nin bulunduğu alan I. derece Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.


    AKKUŞ İLÇESİNDE Kevgürk Kalesi:
    Akkuş ilçesinin 30 km kadar güneybatısında, Gökçebayır Çayı' nın bir devamı olan Tifi Çayı yakınlarında tabandan yaklaşık olarak 300 m yükseklikte yalçın kayanın üzerinde, dört yan görünüşüyle yöresine tamamen hakim bir şekile kurulmuştur. Uzaktan basit bir kaya gibi görünen kalenin, sanat değeri, güzelliği ve aklaştıkça büyüklüğü daha belirgin bir şekilde görülüyor. Bir çok tarihi anılara sahip olan kaleye, doğu yönünden çıkılır. Doğuya bakan yarıya kadar toprağa gömülü kapısında doğruca kale alanına geçilir. Surları içindeki evlerin duvarları içinde mermer parçaları vardır. Binalar harç ve tuğladan yapılmıştır.


    [​IMG]
    ÜNYE İLÇESİNDE
    Ünye Kalesi: İlçenin 5 km batısında tarihinin çok eski devirlerinde bir yanardağ olduğu, zamanla sönerek bugünkü kareteristik özelliğini aldığı söylenilen 300-400 m yükseklikte bir kale vardır. Ortaçağda volkanın krateri üzerinde bir takım savaş tesisleri kurulmuştur. Kalenin platosunda savaş zamanlarında kullanıldığı anlaşılan büyük bir havuz vardır. Kaleden dereye inen, dibi taş ve topraklarla dolan büyük bir oyuk ile birkaç yüz metre uzunluğunda bir merdiven vardır. Savaş anlarında, yöresiyle ilişkisi kesilen kalenin, su gereksinmesini bu kanaldan sağladığı sanılmaktadır. Yarıya kadar gömülü kapısının iki yanı tarihi ve renkli resimlerle süslüdür. 5 km yükseklikte ve yıkık durumda kapısının ikinci Mihirdan zamanında yapıldığı üzerinde durulmaktadır. Ancak kale üzerinde ve eteklerinde yapılacak objektif sondajların, karanlık kalmış birçok tarihi gerçekleri gün ışığına çıkaracağı kanısındayız.



    KALEKÖYÜ KALESİ(Mesudiye)

     
  8. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Müzeleri

    Tarihçe : Ordu il Merkezi - Selimiye Mahallesi'nde Taşocak Caddesi ile Erkoçak Sokağı'nın kesiştiği köşede yükselen Paşaoğlu Konağı, 1896 yılında Paşaoğlu Hüseyin Efendi tarafından yaptırılmıştır. Bahçesiyle birlikte 625metrekare'lik bir alan üzerine inşa edilen konağın taşları Ünye'den, ahşap malzemesi Romanya'dan getirilmiş ve yapımı İstanbullu bir usta tarafından gerçekleştirilmiştir. 19.yy sivil mimarimizin en güzel örneklerinden biri olan Paşaoğlu Konağı, zemin dahil olmak üç katlıdır. Zemin kata doğuda, birinci kata ise kuzeyde ve batıda bulunan kapılarla giriş sağlamaktadır. Konak; birinci ve ikinci katı ayıran silme ile birlikte, binanın köşelerinde yer alan kaideli ve başlıklı yarım sütunları, bitkisel motifli konsollarla desteklenen ve söve taşı ile çevrelenen üstü saçaklı pençeleriyle zengin bir taş işçiliğini sergilemektedir. Doğu cephede alt katta dört, üst katlarda beşer pencere mevcuttur. Zemin üzerindeki iki katın bu cephedeki orta pencereleri zarif burmalı sütünceler ve yarım sütunlar arasına alınmıştır. Kuzey cephede bulunan birinci katın giriş kapısı basık kemerli ve çift kanatlıdır. Kapının etrafı bitkisel motifli kalemisi süslemelerle zenginleştirilmiştir. Korint başlıklı iki sütunla desteklenen ve kapının önündeki sahanlığı örten çıkma üzerinde ikinci katın balkonu yer almaktadır.
    Bahçe duvarı, merdivenler, balkon ve çatı kenarlarındaki işlemeli taş korkuluklar konağın dış cephesine hareket kazandıran diğer unsurlardır. Konağın bahçesinde fiskiyeli bir havuz ve günümüzde ahşap örtü altına alınmış orijinal taş ocak bulunmaktadır. Paşaoğlu Konağının zemin katı taş döşelidir. Birinci ve ikinci katlarda taban ahşaptır. Tavanlar ahşap kaplama olarak yapılmıştır. Konağın üst katındaki sofanın ahşap tavanı kağıt üzerine yağlıboya desenlerle süslenmiştir. Tavanın ortasında baklava şeklinde bitkisel motifler vardır. Köşelerdeki madalyonlar içine çeşitli manzaralar resmedilmiştir. Bu katta bulunan banyoda desenli çiniler kullanılmıştır. Paşaoğlu Konağı; Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından 1982 yılında kamulaştırdıktan sonra 1983 tarihinden itibaren onarılmaya başlanmıştır. 1987 yılında onarımı ve teşhir-tanzimi tamamlanan konak "Paşaoğlu Konağı ve Etnografya Müzesi" olarak hizmete açılmıştır. Zemin katı idare olarak kullanılan binanın birnci katı etnoğrafik eserler seksiyonu olarak düzenlenmiştir.Bu bölümde silahlar takılar kadın ve erkek giysileri vb. eşyalar sergilenmektedir. İkinci kat ise sofa Paşa-nine odası, günlük oda, misafir odası, yüklük gibi düzenlemelerle yöresel 19. yüzyıl konağının özelliklerini aksettirmektedir. Ordu Paşaoğlu Konağının Kültür Bakanlığınca kamulaştırılması ve onarılıp müze olarak ziyarete açılması ile sivil mimarimizin ender örneklerinden biri daha gelecek nesillere sağlıklı şekilde aktarılması sağlanmıştır.
     
  9. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Bu ile özel yemekler

    PANCAR(KARA LAHANA)ÇORBASI:

    Malzeme: 1 bağ pancar 1 baş soğan 1 tane acı biber 2 kaşık yağ Yeterli kadar tuz

    Yapılışı:pancar temizlenip yıkanır.İnce ince doğranırç.Bir tencerede yağ eritilir.İncecik doğranmış soğanlar bu yağda pembeleşinceye kadar kavrulur.Üzerine malzemenin miktarına göre su ilave edilir.Pancarın yeşil rengini koruması için kaynayan suya önce tuz atılır.Sonra doğranmış pancar ile önceden haşlanmış fasulye katılır.(Fasulye yerine mevsimine göre ve ailenin ekonomik durumuna göre posul,mısır yarması,bulgur,pirinçte katılabilir.)Birlikte epeyce kaynadıktan sonra elenmiş mısır unu bir elle kaynayan yemeğin içine azar azar dökülür.Diğre elle tahta kaşıkla topraklanmaması için devamlı karıştırılır.Yemek ocaktan indirilmeye yakın bir parça biber ilave edilir.Arzuya göre iç yağı bir tavada yakılarak yemeğin üzerine gezdirilir.Daha sonra servis yapılır.




    MISIR ÇORBASI:

    Malzeme: 1 kg kırma beyaz mısır 1 litre ayran 1 çorba kaşığı nane 1 su bardağı kuru fasulye

    Yapılışı: Akşamdan suya bırakılan kırma mısır ve fasulye sabahleyin haşlanır.Bir tenceye su konularak kaynatılır.Hazırlanan malzemeler kaynayan suya katılır.Piştikten sonra dinlemeye bırakılır.Ayrı bir kapta hazırlanan ayranın içine pişmiş kırma mısır ve fasulye karışımı konulur.Servis yapılacağı sırada yağ eritilerek yemeğin üzerine dökülür.Nane ve tuz ilave edilir.



    PANCAR(KARA LAHANA)SARMASI:

    Malzeme: 2 bağ pancar ½ kg kıyma 4 baş orta büyüklükte soğan 1 çağ bardağı pirinç Yağ,tuz,karabiber,maydanoz

    Yapılışı: Pancar saplarından ayrılır.Temizlendikten sonra kaynayan suya konularak hafif diri kalacak şekilde haşlanır.Bir süzgeçte süzülür.Soğuk suda bekletilir.Hafif sıkılarak bir kaba alınır.Ayrı bir kapta kıyma,rendelenmiş soğan,yıkanmış pirinç,saçlı,tuz,karabiber ve kıyılmış maydanoz biraz su ile yoğrulur.Pancarın damarlı taraflı içe gelecek şekilde hazırlanan iç arasına konulur.Çok sıkı olmamak kaydı ile normal bir şekilde küçük küçük sarılır.Bir tencereye düzgün olarak dizilir.Üzerini kapatacak kadar su ilave edilir.(Kaynar su tercih edilir)Üzerine sarmayı bastırmak için kapağı örtülüp kaynamaya bırakılır.Önce harlı sonra kısık ateşte pişirilir.



    PANCAR(KARA LAHANA)DİBLESİ:

    Malzeme: 2 bağ pancar 4 baş orta büyüklükte soğan 1 su bardağı pirinç(veya bulgur) Zeytinyağı,tuz,karabiber

    Yapılışı: Pancar temizleyip yıkanır.İnce ince kıyılır.Kaynamış suyun içine rengi kararmasın iye hemen tuz ilave edilir.Pancar kaynayan suya atılır.Bir taşım kaynadıktan sonra pirinç konulur.Pancar ve pirinç birlikte yumuşayıncaya kadar kaynatılır.Ocaktan alınarak süzülür.Topraklanmaması için devamlı karışıtrılır.Soğumaya bırakılır.Diğer taraftan,arzuya göre zeytinyağı veya tereyağı tencereye konulur.İncecik doğranmış bol soğanla hafif pembeleşinceye kadar kavrulur.Haşlanan pancarlar acı biber de ilave edilerek karıştıra karıştıra pişirilir.



    SAKARCA KAYGANASI

    Malzemeler :Sakarca (3 bağ) Yumurta (1 adet) Tuz1yemek kaşığı (20 gram)Mısır Unu 4 yemek kaşığı (100 gram) Sıvıyağ ½ çay bardağı (100 gram)

    Yapılışı :Sakarcalar temizlenip, yıkanır. Kaynayan tuzlu suda soğan kısımları yumuşayıncaya kadar haşlanır. Suyu süzdürülür. Sonra ince ince doğranır. İçine yumurta, mısır unu gerekirse bir tutam tuz ilave edilip, karıştırılır. Teflon tavada sıvıyağ ile alt üst edilerek kaygana şeklinde kızartılır. Sıcak dilimlenip servis edilir.



    HAMSİ KAYGANASI :
    Malzemesi:Hamsi (Taze veya Salamura)½ kilogram Yumurta(3 adet) Yeşil Soğan(1 bağ) Un (2 yemek kaşığı) Maydanoz (6-7 dal) Karabiber Süt (1 su bardağı)

    Yapılışı : Hamsi ayıklanır, kılçıkları çıkarılıp üç-dört parçaya ayrılır. İçine yeşil soğan maydanoz ince ince doğranır. Yumurtalar kırılır, tuz ve karabiber ilave edilip, sütle açılır. Krep kıvamında hazırlanır. Tavaya çok az sıvıyağ koyulup, kızdırılır. Daha sonra hazırlanan karışımdan 1-2 kepçe dökülür. İnce bir şekilde yayılır ve kızartılır. (Kızarırken tava yavaş yavaş sallanmalı.) Bir tabak yardımı ile alt üst çevrilir. Kızaran kayganalar düz servis tabağına alınır. Hazırlanan krepler bitene kadar kızartma işlemine devam edilir. Kızaran kayganalar üst üste konulup, dilimlenir. Yada tek tek rulo şeklinde sarılıp, servis tabağına yerleştirilir. Arzuya göre yeşil soğan, salata ve marul ile süslenerek servis yapılır.



    PANCAR DÖŞEMESİ :
    Malzemeler :pancar (Kara Lahana2 bağ) Soğan (2 adet) Pirinç veya Bulgur (1 çay bardağı) Kıyma yada Kemikli Et (250 gram) Salça (1 yemek kaşığı) Tereyağ (1 yemek kaşığı) Sıvıyağ (1 fincan) Acıbiber (1-2 adet) Tuz

    Yapılışı : Pancarlar ayıklanıp, yıkanır. İnce ince doğranır. Kaynar suya atılarak 2-3 dk. Haşlanır. Süzgece alınır. Soğanlar ince doğranır. Kıyma ile kavrulur. Yağ ve salça ilave edilir. Haşlanmış pancarlar bu karışımla 2-3 defa karıştırılarak üzerine sıcak su konulup harlı ateşte pişmeye bırakılır. Içine ayıklanıp yıkanmış pirinç yada bulgur ve acı biber ilave edilerek yeterince pişirilir.



    KURU YUFKA BÖREĞİ :
    Malzemeler:Kuru Yufka ( Ordu Yöresinde Yapılan)9 adet,Sıvıyağ (1 çaybardağ)ı,peynir (300 gr) Maydanoz ½ demet

    Yapılışı : Kuru Yufkalar hafif tuzlu suda ıslatılır. Teflon Tavaya sıvıyağ konur, üstüne 3 kat yufka döşenir. Üçüncü katın ortasına peynir ve maydanoz karışımından yapılan harç konulur. Kısık ateşte alt üst edilerek kızartılır. Sıcak olarak servis yapılır.

    Not : Kuru Yufka Böreği yörede genellikle peynir ve çökelekle yapılır. Ancak, istenirse kıymalı, patatesli, ıspanaklı v.s. iç konularak ta yapılabilir.



    MISIR YARMALI AŞ SARMASI :
    Malzemeler :Kara lahana (Pancar) 3 bağ,Mısır Yarması (1 su bardağı),Bulgur (½ su bardağı) Soğan (4 adet),Salça (1 yemek kaşığı),Tereyağ (1 çay bardağı)Sıvıyağ 2 yemek kaşığı,Maydanoz 1 bağ Yoğurt (Süzme) 1 kase,Sarımsak 4-5 dişTuz-Kırmızı Biber 12.NanePatates 1-2 adet

    Yapılışı : Pancar saplarından ayrılır. Kaynayan suda hafif diri kalacak şekilde haşlanır. Soğuk suya alınıp, süzgeçte süzülür. Mısır yarması ılık suda ıslatılır. Soğanlar ince ince kıyılır. Yağ ve salça ile hafif pembeleşinceye kadar kavrulur. Ayıklanıp yıkanmış bulgur ve mısır yarması ilave edilir. Tuz konulur. 1 bardak sıcak su ilave edilip, kısık ateşte pilav gibi çektirilerek pişirilir. Içine maydanoz, ince doğranmış sarımsak ve nane ilave edilip, karıştırılır. Haşlanmış pancarın damarlı tarafı içe gelecek şekilde tabak üzerine serilerek, hazırlanan içten konulur. 2-3 cm eninde küçük küçük sarılır. Tencereye düzgün bir şekilde dizilir. Soğan ve patates dilimleri konulur. Üzerine ağırlık yapması için bir tabak kapatılır. Sıcak su ilave edilir, kalan tereyağ ve sıvıyağ üzerine gezdirilir. Sarımsaklı yoğurt ile servis yapılır. Arzu edilirse üzerine yağda kızdırılmış kırmızı pul biber de konulabilir.
    Not : (Mısır Yarması) fırında kurutulmuş mısır taneleri değirmende bulgur kalınlığında çekilir.


    GALDİRİK KAVURMASI :
    Malzemeler :Galdirik (Taze ve diri olmalıdır1 bağ) Yeşil Soğan veya Kuru Soğan (3-4 tane) Sıvıyağ (Mısır Özü, Ayçiçeği Yağı ½ çay bardağı) Maydanoz (Taze Maydanoz ½ bağ) Pulbiber Yumurta (1 adet)
    Yapılışı : Galdirik temizlenip, yıkanır. İnce ince doğranır. Tuzlu kaynar suda haşlanır. Üzerinden soğuk su geçirilir. Bir tencereye sıvı yağ konur. Soğan doğranır, pembeleşinceye kadar kavrulur. Pulbiber ilave edilir. Kavrulmuş soğan üzerine galdirik boca edilir. Karıştırılarak kavrulur. Kıyılmış maydanoz katılır. Bir kapta çırpılmış yumurta karışıma dökülür. Pulbiber serpilerek servis yapılır.
    NOT : Ordu'da yetişen bir bitkidir. Galdirik saplı, yeşil yapraklı bir bitki olup, çıktığı mevsimler ilkbahar ve yaz aylarıdır. Bu aylarda taze iken toplanır. Sadece gövde kısmı yenilir.


    ISIRGAN ÇORBASI :
    Malzemeler : Isırgan (Yeşil taze ısırgan ½ kg.) Kuru Soğan (1 adet) Yaş veya Kuru Nane (1 tutam) Kuru veya Yeşil Sarımsak (3 diş) Tereyağ (1 çorba kaşığı) Mısır Unu (Taze 2-3 çorba kaşığı) Salça (Domates 2 çorba kaşığı)Bulgur veya Pirinç (½ su bardağı) Yeşil Pırasa Yaprağı (1 tutam) Pezik (1 tutam) Su (Miktarı çorba kıvamı) Acı biber (2 adet)
    Yapılışı : Isırgan, pezik, pırasa, ince ince doğranıp, kaynayan suya eklenir. 2 adet ı kırmızı biber konulur. Iyice kaynayınca un ilave edilir ve sarımsak eklenir. İnmesine yakın nanesini doğra. Piştikten sonra, ince ince doğranmış sarımsak ve soğan, tereyağında, salça ile birlikte kızdırılır. Bu sos çorbanın içine dükülüp, bir taşım daha kaynatılıp ocaktan alınır.


    TAZE BEZELYE KAYGANASI

    Malzemeler :Taze Bezelye (Sultan Bezelye ½ kg.) Yumurta (Taze 1 tane)Mısır Unu (Taze, Mevsimlik 2-3 kaşık 100-150 gram) Sıvıyağ (Kızartacak Kadar 1 çay bardağı)

    Yapılışı : Bezelyenin iplikleri ayıklanır. Kaynayan tuzlu suda haşlanıp, Süzülür. Üzerine soğuk su dökülür. Derince bir kaba 2-3 kaşık mısır unu konur. Yumurta kırılır. Bezelye boca edilir. Iyice karıştırılır. Kızdırılmış tavaya sıvıyağ konur. Bezelyeler tavaya boşaltılıp iyice bastırılır. Alt ve üst kızartılır.
    Not : Bu tür kızartmalar için özel tavalar kullanılır. Derin olan bu tavaların üzerinde kapakları düz biçimli ve tavanın içene geçecek şekilde hazırlanmıştır. Yiyecekler bozulmadan rahatlıkla çevrilir.


    PEZİK MÜCVERİ :
    Malzemeler :pezik (Pazı)2 bağ,Soğan 2 adet,Pirinç 2 fincan,Yumurta 2 adet,Un 2 yemek kaşığı,Tuz-Karabiber-Nane,Sıvıyağ 1 çay bardağı
    Yapılışı :pezikler ayıklanıp yıkanır, ince ince doğranıp, haşlanır. (sapları yumuşayıncaya kadar.) Süzgece alınır. Üzerine biraz soğuk su gezdirilir. Pirinç üzerini örtecek kadar su ile haşlanıp suyu çektirilir. Haşlanan pezikler avuç içinde sıkılarak çukur bir kaba alınır. İçine haşlanmış pirinç, un, yumurta, tuz, karabiber, soğan ve nane ilave edilip iyice karıştırılır. Tavaya bir miktar sıvayağ koyulup, kızdırılır. Hazırlanan iç tavaya ince bir şekilde (1 cm.) yayılır. Kızartma işlemi yapılırken tava yavaş yavaş sallanmalı. Bir taraf kızarınca bir tabak yardımı ile alt üst edilerek diğer tarafta kızartılır. Ilıdığı zaman dilimlere kesilerek servis tabağına alınır. Bu ölçüdeki malzemelerle 2-3 tava hazırlanabilir.



    KABAK ÇORBASI :
    Malzemeler :Yarım Kabak (Karakabak veya Kış Kabağı)yarısıTane Fasulye (Yada Alaca Fasulye)bir avuçMısır Unu (O Yılın Mısır Unu)½ yemek kaşığıTuz (İyotlu)1 tatlı kaşığı,Su (Yemeğin Su Oranı Ayarında)2 litre,Tereyağ 1-2 yemek kaşığı (40 gram),Kuru Soğan (Orta Boy)1-2 adet Domates ,Maydanoz (Taze Maydanoz) ½ bağ

    Yapılışı :Kabak soyulup dilimlenir. Taze Fasulyeler haşlanır. Bir tarafta su kaynatılır, daha sonra kaynayan bu suya dilimlenen kabaklar atılıp, haşlanır. Aynı suya ayıklanıp, bölünmüş taze fasulyeler ilave edilerek pişmeye bırakılır. Bu arada 1-2 yemek kaşığı mısır unuda ıslatılarak kabak ve fasulyeye ilave edilir ve topak topak olmaması için karıştırılır. Tuz konulur. Ayrı bir kapta doğranmış soğan tereyağında pemleşinceye kadar kavrulur. Buna kabuğu soyulmuş ve kuşbaşı doğranmış domates katılarak bir sos yapılır. Çorba pişince hazırlanan sos ilave edilir. Bir taşım daha kaynatılarak pişince, Maydanoz ince ince doğranıp üzerine konularak sıcak olarak servis edilir.
     
  10. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    YayLaLarı

    Çambaşı Yaylası: Ordu İli’nin 61 km. güneyinde bir yayla vardır. Çambaşı derler bu yaylaya. Deniz düzeyinden 1850 metre yükseklikte güzel bir mesire yeridir burası. Çarşısı, pazarı, piknik yerleri, lokantaları ve otelleri olan; sütü, eti, yağı, peyniri, sebzesi, meyvesi ve tüm bunların ötesinde doğal güzellikleri çok iyi ve bir yaz dinlenmesi için en ideal koşulları taşır bu yayla.Keyfalan Yaylası: Bu yayla Mesudiye İlçesi’nin güneyinde, deniz düzeyinden 1200 metre yüksekte, İlçeye 9 km. mesafededir. Etrafı tamamen çam ormanları ile sarılmıştır. Bol soğuk suları ve temiz havası vardır. Bu yaylayı doktorlar veremli hastalara dinlenme yeri olarak tavsiye ederler.Perşembe Yaylası:
    Bu yayla Aybastı ve Reşadiye toprakları arasında 1350 metre yüksekliğinde, havası suyu insan sağlığı için çok iyi bir yayladır. Yaylaya yalnız Aybastı İlçesi halkı değil, İl’in çeşitli ilçelerinden gidenler olur.
    Yaylada her yaz Aybastı Belediye Başkanlığı’nın yönetiminde panayır açılır.
    Argın Yaylası:
    Akkuş-Niksar karayolu üzerinde ilçe merkezine 3 km. mesafede ve 1597 m yüksekliktedir. Etrafı tamamen gürgen ormanlarıyla kaplıdır.
    Argın yaylası 30/09/1991 tarih ve 20997 sayılı Resmi Gazete' de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararıyla Turizm Merkezi ilan edilmiştir.
    Yeşilce ve Topçam Yaylaları:
    Mesudiye ilçesi Yeşilce ve Topçam Beldelerine bağlı Beyağaç, Kızılağaç, Kıyıyurt ve Çukuralan Yaylalarını ve daha birçok obayı kapsamaktadır.
    Geleneksel Yeşilce Kültür ve Yayla Şenliklerinin düzenlendiği yaylalar, zengin bitki örtüsü, ormanları ve dereleriyle fevkalade güzel bozulmamış bir doğaya sahiptir.
     
  11. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Ulaşım

    ÇEVRE İLLERE ve BÜYÜK ŞEHİRLERE OLAN KARAYOLU UZAKLIKLARI
    Ordu - İstanbul : 898 Km. Ordu - Ankara : 581 Km. Ordu - Sivas : 391 Km. Ordu - Sinop : 333 Km. Ordu - Rize : 257 Km. Ordu - Tokat : 284 Km. Ordu - Trabzon : 181 Km. Ordu - Samsun : 165 Km. Ordu - Giresun : 44 Km.
    İLÇELERE OLAN KARAYOLU UZAKLIKLARI

    Ordu Akkuş 135 Km. Ordu - Aybastı : 104 Km. Ordu - Mesudiye : 114 Km. Ordu - Çaybaşı : 104 Km. Ordu - İkizce : 102 Km. Ordu - Kabataş : 94 Km. Ordu - Korgan : 87 Km. Ordu - Kumru : 85 Km. Ordu - Ünye : 75 Km. Ordu - Çatalpınar : 65 Km. Ordu - Çamaş : 73 Km. Ordu - Gölköy : 63 Km. Ordu - Fatsa : 53 Km. Ordu - Gürgentepe : 50 Km. Ordu - Ulubey : 22 Km. Ordu - Kabadüz : 21 Km. Ordu - Perşembe : 15 Km. Ordu - Gülyalı : 12 Km.
     
  12. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Coğrafyası

    Ordu şehri mavi ve yeşil iç içe, doğanın hala bakir kalabildiği bir yer
    Ordu ili 37-38 derece doğu meridyenleri, 40-41 derece kuzey paralelleri arasında yer almıştır. Doğu' da Giresun, Baı' da Samsun, Güney' de Sivas ve Tokat, Kuzey' de Karadeniz ile çevrilidir. İlin sorumluluk sahası ise 115 km. genişlik, 62 km. derinliğindedir. Kıyı 60 mil uzunluğunda olup küçük koy ve körfezleriyle de deniz araçlarının kolaylıkla barınabilecekleri yer ve plajlara sahiptir. İlin alanı 6001 km2 dir. 1997 nüfus sayımına göre il genel nüfus 858.576 olup, kilometre kareye 14.3 kişi düşmektedir.
    Güneyden denize doğru akan Turnasuyu, Melet ırmağı, Akçaova Deresi, Ilıca Deresi, Bolaman Irmağı, Elekçi Deresi, Curi Deresi, Çeviz Deresi ve Akçay Deresi araziyi derin vadiler halinde bölmektedir
    [​IMG]
    Arası 60-70 derece meyillere varan genellikle dik ve kesik tepelerden oluşmuştur. Ilıman bir iklime sahip olan Ordu, başta fındık olmak üzre patates, soya fasulyesi, arıcılık, deniz ve hayvan ürünleri konusunda yurdumuzda ilk sıraları teşkil etmektedir. İlin ekonomik yapısı her türlü sanayiye cevap verebilecek niteliktedir. Fındık üretimi ilin ticari hayatında önemli bir rol oynamakta ve büyük bir döviz girdisi sağlamaktadır. Fındıktan başka her türlü sebze ve meyvenin dışında tarla ürünllerinden arpai buğday, bakla, çavdar, İlimizin yüksek kesimlerinde yetiştirlmektedir. İlin alçak kesimlerinde ise genellikle her türlü sebze ve meyve (ayva, armut, kiraz, dut, vişne, incir, kivi ve ceviz gibi) yetiştirilmektedir. Bugün bilindiği gibi 18 ilçe, 65 Belediyesi ve ayrıca 508 köyü bulunmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesinin eşsiz doğa güzelliklerini sinesinde toplayan Ordu
    ilimizin İlçeleri:
    Akkuş, Aybastı, Çamaş, Çatalpınar, Çaybaşı, Fatsa, Gölköy, Gürgentepe, Gülyalı, İkizce, Kabadüz, Kabataş, Korgan, Kumru, Mesudiye, Perşembe, Ulubey ve Ünye' dir. Sahilden itibaren güneye doğru yükselerek derin vadiler meydana getirmek suretiyle uzanan Karedeniz sıra dağları engebeli yüzey şekillerini oluşturur.

    [​IMG]
     
  13. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Ordu İl Tarihi



    Şimdiye kadar çıkan Ordu İI Yıllıkları'nda, diğer bir çok ansiklopedi ve popüler yayınlarda, Ordu yöresinin Fâtih Sultan Mehmed tarafından 1461 yılında Trabzon ile birlikte fethedildiği yazılıdır. Dolayısıyla araştırıcı olmayıp sadece yaşadıkları bölge hakkında bilgi edinmek isteyen ve kolayca ulaşabildiği söz konusu bu yayınları okuyan orduluların zihnine de, bu yanlış bilgi yerleşmiştir. Halbuki bölge, Osmanlılar tarafından değil, 1380'lerde, Hacıemiroğulları tarafından fethedilmiş; 1427 yılında da Osmanlılar tarafından ilhak edilmiştir.

    Yanlış, sadece bölgenin fethi konusundan ibâret değildir. XIX.yüzyıldan itibaren yaşadığımız kültür değişmeleri sonucunda ülkeyi etkisi altına alan pozitivist düşüncenin yayılmasıyla, toplumumuzun tarihî kimliğini oluşturan ve onun sürekliliğini sağlayan geleneksel bilgi ilmî araştırma ve tahlillere tabi tutularak doğrusu yanlışından ayrılmaksızın toptan reddedilip yıkılmaya çalışılmış, bölgenin fethini gerçekleştiren ve mezarları yatır haline gelmiş olan tarihî şahsiyetler, yine yukarıda bahsettiğim yayınlarda boş inanlar ve hurafeler olarak nitelendirilmiştir. Böylece altı yüz yıllık Türk dönemi tarihi unutularak, Ordu bölgesi tarih dışına itilmiştir. İşte bu sebepledir ki, XIX.yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin taşradaki nüfuzunun azalması sonucunca, Osmanlı Devleti üzerinde muhtelif siyasî emeller besleyen büyük güçlerin de destek ve yardımlarıyla, bölgeye yerleşen Rumların ve Ermenilerin Millî Mücadele öncesinde ve sırasında çıkardıkları huzursuzlukların hatıraları Türk öncesi ile bütünleştirilerek zihinler iyice bulandırılmıştır. Tarih ciddî olarak araştırılıp sorgulanmadığı, temellendirilmiş gerçeklikler açık seçik ortaya konulmadığı sürece böyle bir manzarayla karşılaşmak kadar tabiî bir şey olamaz . ***
    Biz şimdi burada, bu makalenin sonunda tanıtılan Ordu bölgesi hakkındaki araştırmalar ve bazı temel kaynaklar çerçevesinde, bir iki paragraf halinde Ordu Yöresi'nin Türklerden önceki durumunu, daha geniş bir biçimde de Türklerin yöreyi nasıl fetih ve iskân ettiğini ve Osmanlılar dönemindeki genel yapısını anlatmaya çalışacağız. Bu, şüphesiz tafsilatlı ve tasviri bir tarih olmayacak, önemli bazı noktaların vurgulanmasından ibaret kalacaktır.
    Yunan tarihçisi Ksenophon (d.M.Ö.431)'nun Onbinlerin Dönüşü (1962, 1984) adlı eserine göre. Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinde, M.Ö.400 yılında, Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Halibler ve Tibarenler gibi, Yunan asıllı olmayan yerli halklar yaşıyordu.
    M.Ö.675'lerden itibaren, bu bölgeye, sırasıyla Kimmerler, Miletoslular (Miletliler) (656'larda), Persler (M.Ö.547'de), Makedonyalı İskender (M.Ö.334'te) ve komutanları (M.Ö.312-280) hakim oluyor. Bundan sonra bölgede, yaklaşık üç buçuk asırlık bir ömür süren Pontus Devleti (M.0.280-M.S.63) gözüküyor. Bu devleti, Roma İmparatorluğu ortadan kaldırıyor ve bölgeyi 395'te Doğu Roma imparatorluğu devralıyor ve zaman içinde bölünmesine ve kendi kabuğu içine çekilerek küçülmesine rağmen Fâtih Sultan Mehmed'in 1453'te İstanbul'u ve 1461'de de Trabzon'u fethine kadar varlığını korumayı başarıyor. Bu arada zikredilmesi gereken önemli bir hadise, hiç şüphesiz M.S.324 yılında bölgede hristiyanlığın yayılması olayıdır.
    Bilindiği üzere 1204 yılında, İstanbul Latinler tarafından istila edilmiş, bunun üzerine, Bizans Komnenoslar hanedanından I.Andronikos'un torunları Aleksios ve David İstanbul'dan kaçarak Trabzon'a gelmişler ve Gürcü kraliçesi Tamara'nın da desteğiyle Trabzon İmparatorluğu'nu kurmuşlardır(1204-1461). Bilindiği üzere bu devlete Fâtih Sultan Mehmed son vermiştir. Ancak hemen belirtelim ki, yine bu devletin hakimiyeti altında bulunan ve Ünye'den Giresun'a kadar uzanan Orta Karadeniz Bölgesi, diğer bir ifâdeyle Ordu ve yöresi, Osmanlılar tarafından değil, 1270'lerden 1380'lere kadar uzanan uzun bir süreç içinde diğer Türk gruplarının, özellikle Hacı Emiroğullarının mücadeleleri sonucunda fethedilmiştir. Bu fetih üzerinde ciddî bir surette durulması gerekmektedir. Çünkü bu, özel orduların yerli halka boyun eğdirerek gerçekleştirdiği bir fetih değil fakat ordu biçiminde teşkilatlanmış bir uç beyliği halkının fethidir; bu fetih, söz konusu yeni halkın yeni bir toprakla bütünleşerek orayı iskân edişi ve orayı vatanlaştırması biçiminde cereyan eden bir fetih olayıdır. Osmanlı döneminde Ordu ve yöresinin sosyal tarihi, bu fetih sırasında ve sonrasında oluşan yapılanmanın devamından başka bir şey değildir. Bu sebeple, Osmanlı dönemi Ordu'nun etnik ve sosyal yapısını, siyasî, dinî ve iktisadî tarihini anlayabilmek için, fethin nasıl gerçekleştiğini ve fetih sonrasında bu bölgede nasıl bir sosyal idarî ve iktisadî yapı oluştuğunu bilmek ve anlamak gerekmektedir. Şimdi kısaca bunu görmeye çalışacağız. Ancak bundan önce, Trabzon İmparatorluğu zamanında Canik dağlarının arkasında neler olduğuna da bir göz atmak gerekmektedir.
    ***
    Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, XIII.yüzyıl başında, Karadeniz'in Samsun'dan Rize'ye ve Canik dağları zirvelerinden sahile uzanan bölgesinde Trabzon Devleti (1204-1461) vardı. İstanbul Latinlerin elindeydi. Batı Anadolu'da İznik Devleti kurulmuştu. Bunlar dışında bütün Anadolu Selçuklular tarafından XI. yüzyıldan bu yana Türk iskânına açılmış ve burada güçlü bir müslüman Türk medeniyeti kurulmuştu. Sinop'tan Karadeniz'e açılan Selçuklu Devleti, şüphesiz Trabzon'u tehdit ediyordu. 1223'te Selçuklular tarafından gerçekleştirilen Trabzon seferi, sonuç vermedi. Bununla birlikte, Trabzon Devleti genel olarak Selçuklulara bağımlı idi. Ne var ki, iki devlet arasındaki barış içinde bir arada yaşama süreci ancak 1243 yılında Anadolu'nun İlhanlılar tarafından istilâsına kadar devam etti.
    Anadolu'daki Moğol hakimiyeti kısa sürmüş, fakat bölgenin yapısında büyük değişmelere yol açmıştı. Bu değişmenin en önemli sebebi, Moğol istilasıyla birlikte, çok sayıda Türk aşiretinin XI. yüzyılda olduğu gibi, Anadolu'ya göç etmiş olmasıydı. İlhanlılar bu aşiretleri kontrol altına almakta zorlandı. Zaten son İlhanlı vâlileri de merkeze karşı isyan ettiler. İşte bu iki sebeple, XIII. yüzyılın ikinci yarısında ve XIV. yüzyılın başlarında Anadolu'da bir çok Türk Beyliği kuruldu.
    Son İlhanli valisi uygur kökenli Eretna, bir dizi isyandan sonra, 1341'de bağımsızlığını ilan etti. Merkezi önce Sivas sonra Kayseri olan Eretna Devleti (1335-1381), Erzincan, Ankara, Tokat, Amasya, Samsun, Niğde, Niksar ve Karahisar'ı kapsıyordu. Eretna'nın 1352'de ölümüyle, oğlu Mehmed yerine geçtiyse de devlet zayıfladı ve 1359'da onun da ölümüyle Orta Anadolu'nun birliği sona erdi. Valiler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Özelikle Hristiyanlarla olan sınır bölgelerinde yeni Türk beylikleri ortaya çıktı. Bunlar gazi Türkmen beylikleriydi.
    Bu beyliklerden Trabzon Devleti'ne sınırdaş olanlar arasında, Sivas'ta Eretnalıların yerine geçen Kadı Burhaneddin Devleti, Bayburt ve Erzincan Beyleri, merkezi Milas (Mesûdiye) olan Hacı Emiroğulları Beyliği ve merkezi Niksar olan Taceddinoğulları Beyliği vardır. Trabzonlular, bu devlet ve halklarla ve yine Doğu Anadolu'da bir Türk konfederasyonu olan Akkoyunlularla ilişki içindeydiler. Görüldüğü gibi Trabzon Devleti irili ufaklı bir çok Türk siyasî teşekkülü ile sarılmış vaziyette bulunuyordu.
    Ordu ve çevresinin Türkler tarafından fethedildiği XIV.yüzyılda, Trabzon Devleti'nin çevresindeki Türk Beylikleriyle ilişkileri hakkında bilgi alacağımız önemli iki kaynak mevcuttur. Bunlardan biri, Trabzon Devleti'nin önemli olaylarını not eden Trabzon saray tarihçisi Panaretos'un Kronik'i, diğeri ise, Kadı Burhaneddin'in yakını olan Aziz b. Erdeşir-i Esterabadi'nin Bezm u Rezm (çev.M.Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1990) adlı eseridir.
    Bu kaynaklardaki verilere göre, Trabzon İmparatorluğu'nun XIV. Yüzyıl boyunca Türklerle sürekli çatışma hâlinde olduğunu, yüzyılın ilk yarısında karşılıklı baskınlarla devam eden ilişkilerin, daha sonraki dönemde Trabzon İmparatorlarının kızlarını Türk beyleriyle evlendirmek suretiyle akrabalık ilişkileri kurarak barış ortamları hazırlama biçimine girdiğini ve böylece varlıklarını koruduklarını; bununla birlikte baskın ve çatışmaların yine de devam ettiğini anlıyoruz.
    Gerçekten, 1276'da Karamanlı Mehmed Bey'in Konya üzerine yürümesini fırsat bilen Trabzon İmparatoru, 1277'de denizden Sinop'a saldırmış, ancak Çepniler tarafından bozguna uğratılmıştır; bunun üzerine bazı Türk grupları Samsun sahil şeridini takiben doğuya doğru ilerlemişler; Karadeniz dağlarında yayla yapan Türk grupları ise, Harşit Deresi, Aksu, Melet Suyu, Bolaman Deresi ve benzeri vadilerden sahile doğru inmeye başlamışlardır. Yaylalardan sahile uzanan mesafe, 70-80 km civarındadır. Bu kadar kısa bir mesafe, muhtemelen arazinin dağlık olması sebebiyle, ancak 120 yıllık bir zaman dilimi içinde fethedilebilmiştir. Bu 120 yıllık süre, Trabzon İmparatorluğu ile Türk gruplar arasında mücadeleyle geçmiştir. Bunlardan bazılarını, Panaretos'un Günlüğü'nden hareketle hatırlatmak yerinde olacaktır[1].
    Çepni Boyları, 1297'de Ünye'yi fethetmiş, doğuya doğru ilerleyerek Trabzon'a akın düzenlemişlerdir. Fakat bir Çepni grubu, 1301'de Giresun'da yenilgiye uğramıştır. Hacı Emiroğulları Beyliği'nin kurucusu olan Bayram Bey 1313'te, Trabzon İmparatorluğu sınırları içindeki bir pazar yerini basmıştır. 30 Agustos 1332'de Hamsiköy yakınlarına kadar gitmiş; fakat geri püskürtülmüştür.
    1340'da Komnenoslar, Trabzon'un güney yaylalarındaki Akkoyunlulara saldırır. Akkoyunlular ise, 1341 ve 1343’te bir kaç defa Trabzon’a akın yaparlar. Hiç bir taraf amacına ulaşamaz ama, her iki taraf da büyük ölçüde insan ve mal kaybına uğrar.
    348 Haziranında Akkoyunlu Beyi Turali Bey, Erzincan Hâkimi Gıyâseddin Ahi Ayna Bey, Bayburd Hâkimi Rikâbdâr Mehmed Bey ve Kuzey Doğu Suriye'deki Türkmen Reislerinden Bozdoğan Bey, ittifak hâlinde Trabzonu kuşatırlar; üç günlük bir savaştan sonra yenilirler ve bir çok kayıp vererek geri dönerler.
    Türklerin yenilmesine rağmen, bir çok Türk boyunun birlikte Trabzon'a kadar ilerleyip şehri kuşatabilmeleri ve geri çekilebilmeleri, Komnenosları psikolojik açıdan son derece yıpratmış olmalıdır. Bu sebeple, Türklerle dostluk arayışı içine girerler. Bu amaçla, kralın kız kardeşi, Kyra Maria (Despina Hatun), 1352 yılında, Akkoyunlu Beyi Kutluğ Bey (Turali'nin oğlu) ile evlendirilir.
    Ne var ki bu evlilik sürekli barış için yetmemiştir. Zira, muhtemelen güçlendiklerini zanneden Komnenoslar, Panaretos'un ifâdesiyle “şeytana uyarak” 1356 Eylülünde, Şiran'a karşı sefere çıkar ve 400 insan ve bir çok at kaybederek geri dönerler.
    1357'de Komnenoslar, Giresun'da İsa'nın doğumunu ve Yosun Burnu'nda ise “Işıklar Bayramı”nı kutlarlar ve bu arada on dört Türk öldürürler. Panaretos'un bu ifâdesine göre, demek ki, Türkler bu tarihlerde sahillerde dolaşmaktadırlar.
    1358'de Bayram oğlu Hacı Emir, Maçka ve çevresine bir akın düzenler ve çok sayıda ganimet elde eder. Aynı sene, kralın kızı Teodora'nın Bayramoğlu Hacı Emir ile evlendirilmesi için hazırlıklara başlanır.
    1361 Temmuzunda. Maçka ve çevresine, bu sefer Bayburt Hakimi Hoca Latif seçme dört yüz askeriyle bir akın düzenler; fakat gafil avlanarak altı askeri ve kendisi öldürülür. Kesilen başlar, zafer alameti olarak, Trabzon çevresinde dolaştırılır.
    Aynı yıl Bayram oğlu Hacı Emir Giresun üzerine yürümüş; Türkler yukarı Harşit vâdilerine yerleşmiş; Kürtün Beyi Melik Ahmed "Bedreme" (Bedirme)(Petroma) Hisarını" fethetmiştir. Aralık ayında, Komnenoslar kralı Halibya'ya çıkmış, karadan Giresun’a gelerek Hacı Emir'i takip etmiş ve bazı Türkleri esir almıştır.
    1362 Ekiminde, Erzincan Beyi Ahi Ayna Bey, Gümüşhane'de Bahçecik (Golacha) şatosunu kuşatır. Ancak başarılı olamaz. Bütün yıl boyunca hıyarcık (adenit) hastalığı ve veba salgını bir çok insanın ölümüne sebep olur. Şiddetli yaz sıcağı da çeşitli hastalıklara ve göçlere yol açar.
    Yine bu yıl Çelebi Taceddin, Kralın kızına talip olur.
    1365'te kralın damadı Emir Kutluğ Bey, karısı Kyra Maria (Despina Hatun) ile birlikte Trabzon'a kayınpederini ziyarete gelir.
    1369'un ocak ayında, Kılıçarslan Komnenoslar ülkesine (Chaldée) girer; Gümüşhane'nin Bahçecik (Golacha)'i Türklerin eline geçer. Yöre halkı ya carpışmalar sırasında ölür, ya da bölgenin uğursuz mağaralannda kaybolurlar.
    Trabzon Kralı, 1373 yılının Ocak ayında, Şiran'a karşı sefere çıkıyor; ancak Türklerin karşı koyması ve şiddetli kış yüzünden geri dönmek zorunda kalıyorlar. Türkler yüz kırk hristiyanı öldürüyor, büyük bir bölümü de soğuktan telef oluyorlar.
    Kral, kızı Eudocie'yi Ünye'ye götürerek Taceddin Çelebi ile evlendiriyor.
    1380 yılının şubatında, Kral III Aleksios, Harşid deresi çevresinde bulunan Çepnilerin üzerine yürüyor. Askerleri iki koldan Petroma (Bedirme) kalesini ve yukarı Harşit bölgelerini yağmalıyor, her tarafı yıkıyor, ortalığı kan ve ateş kaplıyor. Vakfıkebir'de Türklerin eline geçmiş olan gemilerini kurtarıyor. Fakat Türkler de direnerek karşı koyuyorlar. Her iki taraftan da çok kişi yok oluyor.
    1386'da Hacıemiroğulları Beyliği'nin başına geçen Süleyman Bey, 1396/7 yılında nihaî olarak Giresun'u fethediyor. Böylece, Orta Karadeniz Bölgesi Giresun'a kadar, bir daha geri dönmemek üzere Türklerin eline geçiyor.
    ***
    Panaretos'un o yıllarda tuttuğu günlüğe göre, Trabzon İmparatorluğu ve çevresindeki Türk Beylikleri arasındaki ilişkilerin özeti bundan ibarettir. Ancak bu ilişkilerin tamamının günlüğe yansıdığını düşünmek mümkün değildir. Zira günlükte bizzat kralı ilgilendiren, onun kendisinin katıldığı, ya da yine bizzat kendisinin karşı koymak zorunda kaldığı olaylar zikredilmektedir. Bunlar dışında, yaylalardan sahillere doğru ilerlemek isteyen Türklerle bunlara karşı koymak isteyen yerliler arasında, söz konusu yüz yıllık dönemde, daha yüzlerce olayın yaşandığını, fakat bunların yazılarak bize ulaşmadığını tahayyül etmek o kadar zor değildir. Nitekim, bölgenin 1455 Tarihli Tahrir Defteri’nden elde edilen veriler değerlendirildiği zaman, bu iddianın doğruluğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Giresun'un fethiyle noktalanan yüz yıllık mücadele sonunda Türkler bölgeye bütün varlıklarıyla, çoluk ve çocuklarıyla, aileleriyle birlikte yerleşmişler, toplu bir iskân politikası uygulayarak kendi düzenlerini kurmuşlardır. Fetih tamamlandığında, genelde, bölgenin büyük bir kesiminde yerli halktan kimse kalmamıştır. Yerli olarak bölgede sadece, ya muhtemelen Selçuklular veya Danişmendliler tarafından fethedilmiş olan İskefsir (Reşadiye) ve Milas (Mesûdiye) bölgelerinde Türklerle iç içe yaşamaya alışmış olan hristiyanlar ya da 1390'lardaki son fetih harekatı sırasında Habsamana (Gölköy). Bolaman, Vona ve Öksün gibi kalelere sığınarak bölgede varlıklarını koruyabilen ve fetih sonrasında zimmî statüsünde Lozan'a kadar Türklerle birlikte burada hayatlarını sürdürmeye devam eden çok az sayıdaki hristiyan halk kalmıştır. Şimdi bu yorumu 1455 Tahrir Defteri'ndeki verilerle temellendirmeye çalışalım.
    Bilindiği üzere, Osmanlılar bir bölgeyi gayrimüslimlerden feth veya diğer müslüman Türk beyliklerinden ilhak ettiklerinde, oranın bir nevi kadastrosu demek olan tahririni yani yazımını yaptırıyorlardı. Ordu yöresi de 1427’de ilhak edilince yazdırılmıştı. Ancak bu yazım sonucunu ihtiva eden Defter henüz ele geçmemiştir. İkinci yazım ise, imparatorluğun diğer bölgeleriyle birlikte, Fâtih Sultan Mehmed zamanında 1455 yılında gerçekleştirilmiştir. İşte bu yazımın sonuçlarını ihtiva eden Defter yukarıda da belirtildiği üzere günümüze kadar ulaşan ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Defter'dir.
    Bu Tahrir Defteri'ne göre Ordu yöresinin resmî adı, Vilayet-i Canik-i Bayramlu me'a İskefsir ve Milas'tır. İskefsir ve Milas'ın adlarının ayrı ayrı zikredilmesi, öyle zannediyorum ki, yukarıda da belirtildiği üzere, fetih ve iskân tarzının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu vilayetin alt idarî birimlerinin adları da son derece ilgi çekicidir. Bunlar Defterdeki sırasıyla şöyledir:
    1. Bölük-i Geriş-i Bucak (ez takrir-i Kethüdâ Mustafa, dîvânbaşı)
    2. Bölük-i Niyâbet-i Ordu bi-ism-i 'Alevî (ez takrir-i Kethüdâ Bahaeddin)
    3. Bölük-i Bedirlu (ez takrir-i Kethüdâ Lutfullah ve Seydi Ali; mezkûrîn dîvânbaşı-yı Niyâbet-i mezkur)
    4. Bölük-i Seydi Ali Kethüdâ, dîvânbaşı-yı Bozat
    5. Bölük-i Davud Kethüdâ veled-i Beğmiş, tabi-i Bendehor
    6. Dîvân -i Elmalu tabi-i Bendehor (ez takrir-i Seydi Ahmed Kethüdâ, dîvânbaşı-yı mezkur Elmalu)
    7. Bölük-i Ebulhayr Kethüdâ, dîvânbaşı an Dîvâniye-i Bendehor.
    8. Bölük-i Geriş-i Alibeğece (ez takrir-i Kethüdâ Hasbun, dîvânbaşı)
    9. Nâhiye-i Niyâbet-i Fermüde (ez takrir-i Kethüdâ Hüseyin Fermûde, dîvânbaşı)
    10. Niyâbet -i Hafsamana (ez takrir-i Bulduk Kethüdâ, dîvânbaşı )
    11. Bölük-i Fidâverende (tımar-ı Çoban Bey dizdâr-ı Kal'a-i Hafsamana, mefruz 'an Dîvâniye-i mezkur Hafsamana)
    12. Niyâbet-i Satılmış-ı Bayram (ez takrir-i Bayezid Kethüdâ, dîvânbaşı)
    13. Bölük-i Niyâbet-i Çamaş (ez takrir-i Eğlence Kethüdâ, dîvânbaşı)
    14. Bölük-i Niyâbet -i Geriş-i Bolaman (ez takrir ...)
    15. Nâhiye-i Niyâbet -i Geriş-i İhtiyar (ez takrir-i İbrahim Kethüdâ, dîvânbaşı)
    16. Niyâbet -i Geriş-i Şayiblü (ez takrir-i İsmail Kethüdâ)
    17. Niyâbet-i Geriş-i Sevdeşlü nâm-ı diğer Ulubeğlü (ez takrir-i Kethüdâ...)
    18. Nâhiye-i Milas
    19. Niyâbet-i Kebsil (ez takrir-i Mustafa Kethüdâ ve Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem veled-i Çakır Kethüdâ. Üç Dîvân yerdir):
    a.Bölük-i Pir Kadem Kethüdâ veled-i Çakır (ez takrir-i mezkur)[2]
    b.Bölük-i Şemseddin Kethüdâ, dîvânbaşı, tabi-i Kebsil[3]
    c.Bölük-i Mustafa Kethüdâ, dîvânbaşı-yı Niyâbet-i Kebsil
    20.Niyâbet-i Kırukili (ez takrir-i Kethüdâ Şeyh, dîvânbaşı )
    Bölük, Geriş, Dîvân, Dîvâniye, dîvânbaşı, Niyâbet gibi terimler, bölgenin toplum ve yönetim yapısını anlamamıza yarayacak son derece önemli ip uçları vermektedir. Üstelik bu yapı, Osmanlı öncesi, diğer bir ifâdeyle fetih sonrası yapıyı yansıtmaktadır. Derinliğine irdelenmesi gerektiğine inandığım bu terimleri daha önce başka bir yerde kısmen tahlil etmiştim[4]; şimdi burada özellikle bölük kelimesi üzerine dikkat çekmek istiyorum.
    Bilindiği üzere, bölük kelimesinin ıstılah mânâlarından birisi, Türk askerî teşkilatında belli sayıdaki askerden oluşan bir birliktir. 1455'te Ordu Vilayeti'nin idari teşkilat şemasını gösteren yukarıdaki bağlamda ise idari bir birim olarak gözükmektedir. Dîvân, Niyâbet ve Nâhiye de aynı şekilde idari birim adlarıdır. Dîvân bölgenin mali açıdan, Niyâbet adlî açıdan, Nâhiye ise cografi açıdan yapılan bölümlemeleri sonunda ortaya çıkmış tabirler olarak gözükmektedir. Geriş'in de cografi anlamı vardır. Bölük ise doğrudan doğruya bir insan grubunu, askerî bir birliği ifâde etmektedir. Dolayısıyla insan ilişkileri ve iskân açısından son derece anlamlıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Ordu bölgesi Hacı Emiroğulları tarafından kesin olarak 1390'larda, yani 1455 yılı tahririnden 65 yıl önce feth ve iskân edilmiştir. İşte bu bolükler, askerî birlikler tarzında örgütlenerek bölgeyi feth ettikten sonra buralara yerleşen boy ve oymaklardır. Her bölük'ün yerleştiği kısım bir idari birim olmuştur. Fetih sırasında başlarında bulunan kişinin adı da bu idarî birime ad olarak verilmiştir. Bunların büyük bir kısmı açık olarak anlaşılmaktadır. Meselâ, Bucak[5], Bedir(lü)[6], Seydi Ali Kethüdâ, Davud Kethüdâ, Ebulhayr Kethüdâ, Alibeğece, Fidâverende, Satılmış-ı Bayram, Çamaş, İhtiyar, Şayiblü, Sevdeşlü (Ulubeğlü), Mustafa Kethüdâ, Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem Kethüdâ veled-i Çakır gibi şahsiyetler, ya bizzat kendileri ya da babaları, bölüklerinin başında bizzat fetihte aktif rol oynamışlar ve bölükleriyle birlikte fethettikleri bölgelere yerleşerek bu sefer de o bölgenin yöneticiliği görevini üstlenmişlerdir. Böylece bölge orayı fetheden kişinin şahsiyetiyle şahsiyetlenmiş ve yeni bir kimlik kazanmıştır.
    İdarî birim adları arasında, şahıs adları dışında altı ad vardır: Bunlardan biri, Ordu bi-ismi Alevî'dir. Bu, Hacıemiroğulları ailesinin mensup olduğu cema'atin adıdır. Türklerin devlet merkezini Ordu olarak adlandırması geleneğinden gelmektedir. Nitekim Taceddinoğulları Beyliğinin merkezi olan ve bugün hâlâ Çarşamba'nın güneyinde varlığını koruyan köyün adı da Ordu'dur[7]. Diğer iki birim ise, yine Türk geleneğine dayalı olarak, tabiatın durumunu bildiren Elmalu ve Kıruk-ili adlarıyla tesmiye edilmiştir. Sadece üç birim adı ise, yerli halkların daha önce verdiği adlardan gelmektedir: Milas, Hafsamana ve Bolaman.
    Yer adlarının fâtihlerin adıyla adlandırılması sadece Nâhiye veya bölük adlarıyla sınırlı kalmamış, bölük'ün muhtelif alt grupları değişik yerlerde köyler kurarak, kendi adlarını önce yönetimlerinde bulunan bir kaç aileden oluşan zümreye, sonra da bunların yerleştiği köye veya ekip biçtikleri mezra'aya da ad olarak vermişlerdir. 1455 Tarihli Tahrir Defteri'nde bu köy adlarıyla şahıs adlarının özdeşleştiği yüzlerce örnek görmek mümkündür[8]. Meselâ, Defter'in bir yerini tesadüfen açalım. Karşımıza çıkan Sevdeşlü'nün kaydı aynen şöyledir: "Karye-i Sevdeşlü, yurd-ı evlad-ı Sevdeşlü; eşküncü müsellemlerdir" (s.219). Buradan anlaşılan şudur: Köy Sevdeş adındaki bir Türk ve ona mensup olan kişiler tarafından kurulmuştur. Bunlar, müsellem adı verilen askerî gruba mensupturlar ve hâlen bu görevi ifa etmektedirler. Bu köyün arazisi, fetih hakkı olarak Sevdeşlü oymağının yurdu olmuştur. Bu nottan sonra Defter'de yirmi iki aile reisinin adları ve görevleri sayılmıştır. Hepsi de müslüman Türk olan bu kişilerden kimisi müsellem kimisi yamaktır. Aralarında imam ve şeyhler de vardır. Sevdeş adı, bugün hâlâ yaşamaktadır. Zira bu köy bugün Aybastı'ya bağlı Alacalar köyünün Sevdeş mahallesi olarak varlığını muhafaza etmektedir.
    Bunun gibi yüzlerce örnek saymak mümkündür. Çünkü 1455 yazımı sırasında, adları zikredilen köylerin sakinleri arasında baba adı söz konusu köyün adıyla aynı olan şahısların hayatta oldukları görülmektedir. Mesela Beğmiş oğlu Davud'un Kethüdâlık yaptığı köyün adı Beğmiş-lü'dür. Hacı Ahmed oğlu Melik Ahmed'in oturduğu köyün adı Ahmed-lü, Musa Dede oğlu Şeyh Pir dede'nin şeyhlik yaptığı köyün adı Musa-Dede'dir. 1455'te yaşayan şahısların veya babalarının adlarının köy adlarıyla özdeşleşmesi olgusu, bu köylerin en fazla bir nesil önce adı geçen kişiler tarafından kurulduğunu ve iskân edildiğini göstermektedir.
    Hemen hemen fetihten 65-70 yıl sonra yapılan bu Tahrir Defteri'ne kaydedilmiş bulunan aile reislerinden hareketle yapılan hesaplamalara göre, o günkü Ordu Vilayeti'nin nüfusu 6651 müslüman Türk ve 526 Hristiyan Rum ailesinden ibaretti. Hristiyanlardan 360 aile, Selçuklular zamanında fethedilmiş olduğunu sandığım Milas (Mesûdiye)'da yaşıyorlardı. Burası Canik dağlarının güney yakasında önemli bir kale idi. Türklere teslim olarak, zimmi statüsüne girmiş olmaları muhtemeldi. Canik yaylalarından sahile ve Fatsa'dan Giresun'a uzanan sahada, yani Orta Karadeniz'in kuzey yakasında ise, sadece altı yerde, Bolaman, Vona, Öksün, Bendehor ve Habsamana kalelerinde hristiyan halka rastlanmakta idi. Bunların toplamı 166 hâneden ibaretti. Öyle zannediyorum ki, bunlar da fetih sırasında adı geçen kalelere sığınmışlar, fakat dört bir yandan kuşatılmış vaziyette olduklarından ve kurtuluş ümitleri de kalmadığından daha sonra teslim olarak zimmî statüsünde Türk hâkimiyetini benimsemişlerdir. Bunların, bölgeye fetihle birlikte yerleşen Türk nüfusuna göre nispetleri son derece düşük olup, sadece % 7,9'dan ibâretti. Türk öncesi yerli halkın geriye kalanı, yukarıda bahsettiğim yüz yıllık mücadele sürecinde ve özellikle de son fetih sırasında ya kaçmış ya da savaş meydanında yok olmuştu. Türk hakimiyetine giren hristiyanlardan ihtida ederek müslüman olanlar yok denecek kadar azdı. Zaten, fetih sırasında ve sonrasında teslim olan ve zimmî statüsüne geçen hristiyanlar, varlıklarını Milli Mücadele dönemine kadar devam ettirmişler ve Yunanistan'daki Türklerle mübadele edilmişlerdi.
    Semerkand'a giderken 1402'de Ordu bölgesinden geçen İtalyan seyyah Clavijo, bu bölgenin "Erzamir" (Hacıemir) adında bir Türk beyinin elinde olduğunu ve kumandası altında 10.000 kişiden oluşan bir süvari ordusu bulunduğunu belirtmektedir. Bu rakam, Fâtih döneminde Ordu yöresinde yaşayan müslüman Türklerin aile sayısını gösteren 6651 rakamıyla karşılaştırılırsa, buradan ilgi çekici bir sonuç çıkarılabilir: Öyle ki, Clavijo'nun asker olarak bahsettiği kişilerin, normal aile reislerinden başkaları olmadıkları söylenebilir. Çünkü bu iki rakam birbirine yakın gözükmektedir. Aradaki fark, öyle zannediyorum ki, Fâtih döneminde Ordu'ya bağlı olan ve İskefsir diye adlandırılan Reşadiye'nin nüfusunun, defterin bu bölümünün eksik olması yüzünden bu nüfusa dahil edilememesinden ve Hacıemiroğulları Beyliğinin Fatsa-Ünye arasında da yerleri olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yörelerin nüfusu da dahil edildiğinde, hemen hemen Hacıemiroğulları nüfusunun 10.000 âileden olustuğu söylenebilir.
    Bu anlatılanlar çerçevesinde, "Türk milleti ordu-millettir" özdeyişinin tarihî gerçekliğini görmek mümkündür. Görüldüğü gibi bölgenin fethi ve iskânı, Türk boy ve oymaklarının, sadece asker nitelikli üyeleri tarafından değil, bütün aile fertlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Zaten her aile reisinin asker olarak değerlendirildiği görülmektedir. Dolayısıyle Ordu yöresinin fethi, profesyonel orduların bir bölgeyi veya ülkeyi fethetmesine benzememektedir. Bu sebeple ben bu türlü fethe, iskân yoluyla vatan edinmek üzere toptan fetih hareketi diyorum. Ve öyle zannediyorum ki, yukarıda tarihî belgelere dayanarak açık seçik göstermeye çalıştığımız fetih ve iskân biçimi, Selçuklular döneminde, Anadolu'nun büyük bir bölümünde uygulanmış olan ve bu ülkedeki nüfus ve kültür yapısının temelini oluşturan fetih ve iskân biçimidir. Bu hareket Osmanlılar tarafından Batı Anadolu'ya ve Balkanlara doğru devam ettirilmiştir.
    İşte Ordu yöresinin tarihi, fetih sonrası bölgede kalan % 7,9'luk yerli hristiyan halkla (526 hâne) nüfusun geriye kalan büyük kesimini oluşturan 6651 hânelik müslüman Türk nüfusun ve daha sonra bu nüfusta meydana gelen değişmelerin tarihi demektir. Hristiyanların nüfusu, 1485'te % 5,5'e düşmüştür.Gerçi bu dönemde Türklerin nüfusunda da azalma vardır. Çünkü 1461'de Fâtih Sultan Mehmed tarafından Trabzon İmparatorluğu ortadan kaldırılmış ve bölgenin nüfusu doğuya doğru kaymıştır. Ancak bundan sonra Türk nüfus büyük ölçüde arttığı halde, gayrimüslim nüfus önce azalma trendine girmiş, daha sonra çok yavaş bir artışla 1613'lerde, ancak 594 hâneye yükselebilmiştir. Bunun da 593 hânesi Mesûdiye'dedir. Bir hristiyan hâne de Şemseddin Nâhiyesi’nde yaşamaktadır. Bunun dışında bölgede hiç hristiyan nüfus kalmamıştır. Türklerin nüfusu ise, 20.970 hâneye yükselmiştir. Toplam nüfus içinde hristiyanların oranı sadece, % 2.8'dir[9]. Daha açık bir ifâdeyle diyebiliriz ki. XVII. yüzyıl başında, batıdan doğuya Fatsa-Giresun ve kuzeyden güneye Karadeniz ile Mesûdiye-Reşadiye arasında kalan bölgede, müslüman Türkler dışında hiç bir etnik zümre yoktur.
    Ancak, XVIII. yüzyıldan itibaren, özellikle XIX.yüzyılda bölgeye yeni bir hristiyan nüfus akışı başlamıştır. Bunlar genellikle şehirlere ya da o zamana kadar boş olan güzlelere yerleşmişlerdir. Siyasî amaçla yerleştikleri sezilmektedir. Osmanlı Devleti'nin merkezî otoritesi zayıfladıkça bunlar, Türklere karşı harekete geçmeye başlamışlar, bölgede kargaşa çıkartmışlar; bu uygunsuz hareketleri ise onların Milli Mücadele'den sonra Lozan Antlaşmasıyla ülkeden çıkartılmalarına sebep olmuştur.
    Aile bazında değil fert bazında bir değerlendirme yapacak olursak, Ordu yöresinin yukarıda belirttiğimiz sınırları içinde, genel nüfus 1455 yılında 36.855 iken bu rakam 1613'te 72.689 olmuştur. Nüfus bu dönemde artmıştır ama bölge için önemli bir yoğunluk ifâde etmez. Zira bugün aynı bölgenin bazı ilçelerinin sırf merkezdeki nüfusları neredeyse bu rakamlar civarındadır. Söz konusu nüfusun diğer bir özelliği de dinamik ve genç bir nüfus oluşudur. Evlilik çağına gelmiş fakat henüz evlenmemiş genç erkeklerin toplam nüfus içindeki oranı 1455'te % 9 iken, 1613'te % 40'a çıkmıştır.
    ***
    Klasik Osmanlı döneminde bu nüfusun sosyal yapısı, şöyle bir manzara arzediyordu. Hemen belirtelim ki, bölgede şehirli yoktu.- Çünkü bu dönemlerde söz konusu bölgede şehir denilebilecek bir yer yoktu. Bölgenin kaza merkezi olduğu anlaşılan bugünkü Eskipazar’da 1455'te 16 hânelik cemaat-i muhterife denilen iş sahipleri ve zanaatkarlar grubu ile 19 hânelik cemaat-i 'Alevî denilen başka bir grup vardı. Bölgeye ilk yerleşen Türkler olduğu anlaşılan bu gruplar maktu bir vergi veriyorlardı. Bunlar arasında kadının ve subaşının hizmetkarları da yer alıyordu. Ayrıca Eskipazar'da kadîmlik yurtlarında ekip biçerek yaşayan ve vergi vermeyen 47 hâne mevcuttu. Otuz yıl sonra bu gruplar kaybolmuştur.
    Bölgenin yönetimi tımar beylerinin elindeydi. Bölgede 1455'te 224 tımar beyi görev yapmaktaydı. Bunların yarıya yakınının tımar beyi olmaları dışında özel bir görevleri yoktu. Önemli bir kısmı Mesûdiye ve Gölköy kalelerinde dizdâr veya mülâzım olarak görev yapmaktaydılar. Bu dönemlerde Gölköy kalesinin en önemli merkez olduğu anlaşılmaktadır. Din görevlilerinden de tımar sahibi olanlar vardır. Bunlar şeyh, halife, fakîh, baba, pir gibi unvanlara sahiptirler. Diğer bir mahallî yönetici grubunu ise, subaşı, dîvânbaşı, Kethüdâ, çeribaşı, tamgacı, müsellem ve korucu gibi görevliler teşkil etmektedir. Bunların dışında tımar beylerinin % 20'sini de ağa, çelebi, bey, mir, emir, şah gibi unvanlar taşıyan kişiler oluşturmaktadır. 1485'te tımar beylerinin sayısı % 65 oranında artarak 344'te çıkmıştır. Gözlenebilen bir başka değişme de, özel görev ve unvanı olmayan tımar beylerinin oranının oldukça yükselmesi ( % 69), kale dizdârlarının ve mülâzımlarının oranında (% 16) küçük bir artışın olması, diğerlerinin ise azalmasıdır. Burada Osmanlıların bir beylikten devraldıkları bir bölgeyi kendi standartlarına uydurmak için gerçekleştirdikleri gözlenmektedir.
    Tımar beylerinin gelir durumlarında tam bir denge olduğu söylenemez. 1455'te geliri 1000 akçenin altında olanların oranı %51'dir. Sadece % 8'i beş bin akçeden daha fazla dirliğe sahiptir. 1485'te ise bin akçe ve daha aşağı dirlik sahibi olan tımar beylerinin oranı % 71'e çıkmış, dört bin akçeden daha fazla gelire sahip tımar beyi ise kalmamıştır.
    Tımar sahibi yöneticiler dışında Ordu yöresinde yaşayan halkı, vergi mükellefleri, müsellemler, mülk sahipleri, vergi vermeyen fakat bölgede herhangi bir kamu hizmeti gören muhtelif zümreler, düşmüş sipahiler ve sipahizâdeler, yaşlılar ve sakatlar gibi bir takım gruplara ayırmamız mümkündür.
    Yukarıda da belirttiğimiz gibi, klasik Osmanlı döneminde bölgede şehir hayatı olmadığından. halkın tamamının tarımla uğraştığını söyleyebiliriz. Ancak bunlardan bir kısmı kendilerine tahsis edilen arazileri işlemek ve devlete vergisini ödemekle yükümlü bulunurken, vergiden muaf olan diğerleri sırf geçimlerini temin etmek gayesiyle tarımla uğraşmak zorundaydılar.
    Bölgemizde vergi mükellefi çiftçi âilelerinin nisbeti, 1455'te % 64 iken, 1520'den itibaren % 96'lara yükselmiştir. Bu değişimde rol oynayan faktörler arasında müsellem denilen askerî grupların ve sayyad denilen avcıların statülerinin değiştirilerek vergi mükellefi kılınmaları da vardır. Ancak, bu değişikliğin asıl sebebi, Ordu ve yöresinin, daha önce bölgeyi fethedenlerin oluşturduğu bir beylik idarî yapısından Osmanlı İmparatorluğu'nun merkeziyetçi idaresi altında bir kaza statüsüne dönüştürülmüş olmasıdır. İlhaktan hemen sonra sosyal yapıya dokunmayan Osmanlılar, daha sonra çeşitli tedbirler alarak, her yerde olduğu gibi, buraya da tedricen kendi yönetim tarzlarını uygulamışlar ve sosyal yapıyı da yeniden biçimlendirmişlerdir.
    XV. ve XVI. yüzyıllarda, Ordu'da tam çiftliğe sahip olanların sayısı, 1455'te bir iken 1613'te ancak 14 olabilmiştir. Genelde halkın küçük bir kesimi yarım çiftliğe, geriye kalan büyük bölümü ise yarım çiftlikten daha küçük toprak parçalarına sahiptir. Toprağın, halka küçük parçalar halinde dağıtılmasının, arazinin çok engebeli olması dolayısıyla, tarımın hayvan gücünden çok insan emeğiyle gerçekleştirilmesi zorunluluğundan kaynaklandığı söylenebilir.
    Ellerindeki toprağın büyüklüğüne göre çift, nîm ya da bennak denilen, tarımla geçinen ve vergi veren bu gruplar arasında, başka işlerle meşgul olanlar; meselâ imamlar, şeyhler, fakîhler, câmi mimarları, kale hizmetkârları, terziler, çul dokuyucular, bakırcılar, demirciler, semerciler, hallâclar, yaycılar, zurnacılar vardır. Bunlar aynı zamanda çiftcilik yapan ve vergi veren meslek sahipleridir. Bunların dışında vergiden muaf tutulmuş meslek sahipleri de vardır ki, onları ayrıca göreceğiz.
    Vergi vermeyen bu gruplardan birisi, müsellemler'di. Bunlar harp zamanı sefere katılan, diğer zamanlar topraklarında ekip biçen kişilerdi. Sırayla sefere giderlerdi. Geride kalanlar, gidenlere yamak olur ve onlara harçlık vermekle yükümlü bulunurlardı. Bunların Ordu bölgesinde toplam nüfus içindeki oranları 1455-1613 yılları arasında %10 - % 24 arasında değişmiştir. Bu artışın sebepleri arasında zâviyedârların cocuklarının da müsellem yazılmaları vardır. Bu her iki grup da bölgeyi feth edenlerden müteşekkildi. Çünkü Tahrir Defterleri’nde müsellemlerin, "tutageldikleri kadîmlik yurtlarıyla eşer eşküncü" oldukları belirtilmektedir. Bu ifâdelerden fetihden beri bu görevle yükümlü bulundukları anlaşılmaktadır. Şeyh denen zâviyedârların da bölgenin iskânı ve Türkleştirilmesinde oynadıklan rol bilinmektedir. Stratejik mevkilere kurulan ve genelde vakıflarla desteklenen zaviyeler, geleni gideni ağırlayan misafirhaneler, haberleşme merkezleri ve kültür evleri olarak hizmet görmüşlerdir. Buraların kurucusu olan şeyhlerin yatır haline gelen mezarları halk tarafından bugün bile ziyaret edilen kutsal mekanlar olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Halkın her yıl şölenler düzenlediği, Ulubey'in Şeyhler köyündeki, köye adını veren Şeyh Abdullah ve Kabataş Kuzköy'deki Şît Abdal türbeleri bunlardan sadece ikisidir. Arşiv kayıtlarına ve bölge üzerinde yapılan folklor araştırmalarına göre fetihten XIX-yüzyıla kadar elliye yakın zaviye Ordu yöresinde görev yapmıştır.[10]
    1455'te Ordu yöresinde halkın % 1'ini mâlikâne sahipleri oluşturuyordu. Bu mâlikâneler, Osmanlı öncesinden kalma ağa, bey, çelebi, paşa ve hatun diye adlandırılan kişilerin oluşturduğu aristokrasinin elinde bulunuyordu. Fakat zamanla Osmanlılar bunların elindeki mülkleri çok çeşitli tedbirlerle ya tımara dönüştürerek ya da vakıflaştırarak kendi sistemlerine uydurmuşlardır. Satın alınarak ya da başka yollarla devletleştirilen mâlikânelerin gelirleri, derbendci ve köprücü gibi kamu görevi gören kişilere tahsis edilmiştir. 1613'lerde eski sahiplerinin nesli elinde kalan mâlikâne sayısı son derece azdır.
    Ordu bölgesinde vergiden muaf olan diğer gruplar arasında, arşiv kayıtlarında kendilerine çok seyrek rastlanan kadı, müderris ve muhassil gibi görevliler, aralarında okçu, kemanger, neccâr, kürekçi, demirci, marangoz gibi ihtisas sahiplerinin de bulunduğu ve özellikle Mesûdiye ve Gölköy kalelerinde görev yapan kale erenleri, saray için zağanos, şahin ve çakır tutan ve sayyâdân denilen kuşçular, demir ocaklarında çalışan ve küreci denilen madenciler ve ırgadları vardır.
    Vergi muafiyetinden yararlanan bir zümre de el-mu'âfiye genel adıyla anılmaktadır. Bunların belgelerde kadîmlik yurtlarıyla muaf oldukları belirtilmiştir. Bunlar arasında, şeyh, zâviyedâr, imam, emekli sipâhi, yaralı, sakat, fakîh, fakîhoglu, şeyh, şeyhoğlu, zâviyedâr veya zâviyedârzâdegân, kethüdâ veya kethüdâoğlu, duacı ya da bu zikredilenlerin hizmetinde çalışan kişiler vardır. Ayrıca imam, hatip, hâfız ve şeyhlerden oluşan ve mülâzım-i câmi' denilen din görevlileri, cemâ'at-ı ulemâ ya da cemâ'at-i Hilmi Dede diye adlandırılan ve din ya da eğitim hizmeti gören kişiler de vergiden muaftırlar. Şeyhlerden ve zâviyedârlardan yukarıda kısaca bahsetmiştik. Bunların hepsi de bölgenin fethine katkıda bulunan kimseler ve onların halefleridir. 1455'te toplam nüfus içindeki oranları %20 civarındadır. Hepsi de topluma sosyal ve kültürel hizmet sunmaktadırlar. Vergiden mu'af oluşlarının sebebi budur. Osmanlı öncesinde teşekkül eden bu yapılaşma başlangıçta Osmanlılar tarafından da bozulmamıştır. Fakat, fetihten itibaren XVII. yüzyıl başına kadar toplumda meydana gelen dönüşümler sonucunda, Ordu ve yöresinde, şeyhzâdeler ve beyzâdeler diye adlandırabileceğimiz sosyal mevkileri ve iktisadî durumları açısından toplumun büyük kesiminden farklı ve daha üst seviyede bir zâdegânlar zümresinin ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, söz konusu zâdegânların sayısında son derece azalma görülmektedir. Gerçekten toplam nüfus içindeki oranları, 1613'lerde %3'e kadar düşmüştür.
    ***
    Osmanlılar döneminde Ordulular kapalı bir tarım ekonomisi yaşıyorlardı. Bölgede genel olarak hububat tarımı yapılıyordu. XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar sadece buğday ve arpa ekilirken, bu dönemden itibaren bölgede mısır, mercimek, fiğ ve burçak tarımına da başlanmıştır. 1455-1485 yılları arasında nüfustaki azalmaya paralel olarak tarım üretiminde de azalma gözlenmektedir. Bu tarihten itibaren üretim artışları kaydediliyor. 1455'te 5.665 ton buğday üretilirken 1613'te bu rakam 6.900 tona yükseliyor. Gerçi üretim artışı nüfus artışının gerisindedir. Aynı tarihlerde kişi başına düşen buğday 153 kilodan 95 kiloya inmiştir. Bu düşüş devam edecektir: 1945'lerde Ordu merkez kazasında kişi başına sadece 4,5 kilo buğday düsüyordu. Bu sebeple 1485'ten itibaren buğday ve arpa fiyatlarında artışlar meydana gelmiş; fiyatlar, 1547'de ikiye, 1613'te ise üçe katlanmıştır. Buna rağmen tahıldaki 158 yıllık fiyat artışı sadece % 2.8'dir. Bu rakam, Osmanlı klasik döneminde Ordu ili yöresinde istikrarlı bir ekonomik yapının mevcudiyetine delalet etmektedir.
    Buğday ve arpa üretiminin nüfus artış hızı ölçüsünde seyretmemesinin bir sebebi de. 1547'den itibaren bölgede mısır üretiminin başlamış olmasıdır. Gerçi mısır üretimi de söz konusu dönemlerde önemli bir yer edinememiştir. Zira kişi başına düşen mısır 5 kg civarındadır. Daha sonraki asırlarda mısır üretiminin payı nispeten artsa da, bu tarım ürünlerinin hepsinin yerini XIX.yüzyıl içinde yaygınlasan ve asrımızda yörenin en önemli ürünü haline gelen fındık üretimi alacaktır.
    Ordu ekonomisinde arıcılık önemli bir yer tutmaktadır. 1455 yılından itibaren, Kovan sayısının seneden seneye arttığı görülmektedir. Çünkü tabiat arıcılığa müsait bir yapıya sahiptir ve arıcılık için fazla insan gücüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Bilindiği gibi bugün de Ordu'da arıcılık ileri seviyededir. Bu bağlantı, ekolojik ve tarihî kültür ortamının buluştuğu nokta gibi gözükmektedir.
    Osmanlılar döneminde Ordu bölgesinde, hayvancılık önemli bir yer tutuyordu. Kaynaklardan özellikle koyun yetiştirildiği anlaşılıyor. Koyun üretimi 1547'lere kadar bir artış tirendi göstermiş fakat sonraki yüzyıllarda düşmeye başlamıştır. Kişi başına düşen koyun 1455'te 0.34 iken, bu pay 1547'de 1.5'e çıkmış, 1613'te ise bire inmiştir. 1971 rakamlarına göre ise, Ordu'da bir çiftçi ailesi başına 1.1 küçük baş hayvan düşmektedir. Bu da bölgemizde küçük baş hayvan üretiminin XVII.yüzyıldan bu yana sürekli azaldığını göstermektedir.
    1390'larda bölgenin fethinden itibaren 1960'lara kadar Orduluları hayatı köylerle yaylalar arasında mevsimlik göçlerle geçiyordu. Bu tarım ve hayvancılığın birarada yapılmasından kaynaklanıyordu. Zira hayvanların ilk bahardan itibaren tarım yapılan köylerden önce güzlelere sonra da yaylalara doğru uzaklaştırılması gerekiyordu. Sonbaharda tekrar hayvanlarla birlikte güzleye iniliyor; kış ise kışlak denilen köylerde geçiriliyordu. Böylece zaten dar alanlarda yapılan tarım hayvanların zarar vermesinden korunuyordu.
    XVIII.yüzyıldan itibaren, daha önceleri oldukça boş olan sahillere doğru da inilmeye başlandı. Bugün sahilde yer alan bütün kasabalar bu dönemden itibaren teşekkül ettiler. Hatta, Ordu şehri bile bugünkü yerinde XVIII. yüzyıl sonlarında teşekkül etmeye başlamıştır. Bununla birlikte bütün bu kasabaların köy görüntüsünden kurtularak şehir havasına bürünmeleri ancak XX.yüzyıl içinde gerçekleşecektir. Bölgenin son üç yüzyılının tarihi ile ilgili kaynaklar, henüz tahlil edilerek ortaya konulamamıştır. Bununla birlikte söz konusu kaynaklar üzerinde, Türk Tarih Kurumu’nda yürütülen bir proje çerçevesinde çalışmalar sürdürülmektedir. Ayrıca saha üzerinde, folklor araştırmaları çerçevesinde, Necati Demir tarafından kültür varlıklarının envanteri yapılmış, kültür unsurları derlenmiştir; hatta beşerî cografya açısından Bolaman havzası üzerinde bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bunlar gün ışığına çıktıkça, yakın çağlarda ve günümüzde, Ordu yöresinin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı ve bu yapıdaki değişmeler daha iyi anlaşılacak ve geleceğe yönelik kalkınma projelerinin zeminini oluşturacaklardır.
     
  14. aSqimSin

    aSqimSin Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    11 Haziran 2007
    Mesajlar:
    3.472
    Beğenilen Mesajlar:
    20
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanßuL
    Ordu GeneL

    Ordu ili, Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesi'nde yer alan, doğusunda Giresun, batısında Samsun, güneyinde Sivas ve Tokat illeri ile komşu bir şehirdir.Bu sınırlar içinde ORDU ilinin yüzölçümü yaklaşık 5.963 kilometre kare, merkez nüfusu ise (2008) 134.005'dir. Ordu ili merkez ilçe nüfusları bakımından Karadeniz Bölgesi'nin 4. büyük şehridir.

    Ordu il merkezi 41° kuzey paraleli ve 37° ve 38° doğu meridyenleri arasında, Karadeniz Bölgesi'nin, Orta Karadeniz bölümünde yer alır.

    Ordu il merkezi, dağların denize dik olarak indiği melet vadisinin oluşturduğu alüvyon ovasında yaklaşık 500 rakımlı boztepenin eteklerine kurulmuştur.İlde tipik Karadeniz iklimi görülmektedir. Ancak arkadan geçen dağ yükseltilerinin azalmasıyla Doğu Karadeniz'e göre daha az yağış almaktadır. Kışın donlu günlerin sayısı bir iki günle sınırlıdır.
    İl ekonomisi temel olarak tarıma dayanmaktadır. Gerçekten özellikle fındık tarımı il ekonomisinin can damarını oluşturmaktadır. Ordu ili Türkiye fındığının yaklaşık %41 ini üretmektedir. Gerek fındık tarımı ile uğraşan aileler, gerek fındık ticareti ile uğraşan ticarethaneler ve gerekse de fındık kırma tesisleri ekonominin can damarını oluşturmaktadır. İl yerleşkesinin büyük kısmını fındık bahçeleri kaplamaktadır. Fındık dışındaki ürünler ekonomik hayatta büyük bir yer kaplamayan, ailelerin genelde kendi ihtiyaçları için yetiştirdikleri ya da köylülerin pazarda sattıkları ürünlerdir. Kabak, mısır, pancar diye bilinen kara lahana da yetiştirilmekte, son yıllarda iklimin elverişliliği nedeniyle kivi üretimi artmaktadır.
    Tarım dışında ilin en büyük sanayi kuruluşu Sağra ve Ordu Yağ Sanayii'dir. Ordu da orta çaplı birçok fabrika vardır. Fındık fabrikaları çoğunluktadır. Son yıllarda teksitil atölyeleri sayısında bir canlanma gözükmektedir. Esnaf işletmeleri tarımdan sonraki en önemli geçim kaynağıdır. Gerçekten esnafların şehrin siyasi hayatına da yön vermekte olduğu gözlenmektediEkonominin can damarı olan fındık sosyal yaşamı da belirlemektedir. Fındığın hasat zamanı olan temmuz sonu ve ağustos aylarında ilçenin boşaldığı, insanların köylere gittikleri gözlenmektedir. Hasat mevsiminden önce ise Ordu en canlı dönemini yaşamaktadır. Son yıllarda yeni açılan fakültenin etkisiyle cafe sayısının arttığı gözlenmektedir.....
    TARİHİ:
    1963 – 1964 yıllarında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Prehistorya Tarihi Kürsüsü Prof.I.Kılıç KÖKTEN’in Ordu ve ilçeleri civarında yaptığı arkeolojik kazı ve tetkiklere göre Ordu İli’nde yerleşmeye ve medeniyet eserlerinin verilmesine M.Ö.15 bin yıllarında başlanmıştır.Yine en eski yerleşme sahalarından biri de Mesudiye ilçesidir. Bu ilçe de Prehistorya ve daha sonraki eski tunç devrine ait bir çok buluntular ele geçmiştir.Bölgede dolayısıyla Hitit ve Frigler’inde hakimiyeti görülmektedir.

    Ordu şehrinde ilk yerleşme M.Ö.VIII. yüzyılında Niletli Kolonistlerce başlatılmıştır. Niletli Kolonistlerce Kotyora (Cotyora) ismi ile kurulan ilk şehrin yeri bugün bilinmemektedir.Ordu toprakları Nedler ve Perslerin yaşantısına da sahne olmuştur.M.Ö.400 yıllarında 10 binlerin Ric’atı sırasında Ordu’nun antik şehre gelişi ve meşhur Ksenefon’un nutuklarına sahne oluşu önemli bir olaydır.Helenistik, Roma, Bizanslıların hüküm sürdüğü Cotyora zamanla önemini ve canlılığını yitirmeye başlamıştır. Selçuklu Türkleri ( Danişmentliler, Hacı Emiroğulları gibi) Osmanlıların hakimiyeti altına geçen Ordu İli Cotyora’dan sonra 14. yüzyıl ortalarına doğru şehrin 4 km güneyinde bugünkü Eskipazar’da Bayramlı adıyla kuruldu.Bayramlı kasabası 18. yüzyıl başlarında eski canlılığını kaybedince batıda bucak adıyla yeni bir ilçe merkezi doğdu. Bucak adı 1869-1870’de (ORDU) adına çevrildi. Bu yeni ilçe merkezine Bolaman,Perşembe, Ulubey, Hansamana (Gölköy) ve Aybastı bucakları bağlı idi.


    Ordu ilçesi 1920 yılına kadar Trabzon Vilayetine bağlı bir kaza merkezi iken 17 Nisan 1920 tarih ve 69 sayılı “Ordu Müstakil Livası Teşkiline Dair Kanunla” merkezi Ordu olmak üzere Canik Sancağına bağlı olan Fatsa kazası da Ordu’ya bağlanmış ve müstakil Ordu Livası teşkil edilmiştir.1923 yılında Sancak adı Vilayet olarak değiştirilerek bugünkü mülki taksimata Ordu Vilayeti olarak yerini almış bulunmaktadır.Bugün bilindiği gibi 18 ilçesi 5 bucağı 65 belediyesi 505 köyü ve 327 mahallesi bulunmaktadır.Doğu karadeniz bölgesinin eşsiz doğa güzelliklerini sinesinde toplayan Ordu İlimizin İlçeleri; Akkuş, Aybastı, Çamaş, Çatalpınar, Çaybaşı, Fatsa, Gölköy, Gülyalı, Gürgentepe, İkizce, Kabadüz, Kabataş, Korgan, Kumru, Mesudiye, Perşembe,Ulubey ve Ünye’dir.

    İlin nüfusu 2007 adrese dayalı genel nüfus sayımına göre 715,409 kişidir. Bunun 358,856 i Kadın 356,553 i Erkek dir. Ordu Merkez Toplam 167.829 dir Merkez İlçe ise Toplam 134.005 dir.
    Ordu Turizm'de son zamanlarda dikkatleri üzerine çekmeye başlamıştır. Yayla Turizmi Sahilleri, Çeşmeleri, Kiliseleri (Yason burnu), [Cami]leri ve birbirinden güzel gezi yerleri ile her yaz binlerce kişiyi Orduya çekmeyi başarmıştır. Ordu Boztepe'de TOKI tarafindan 11,5 dönüm arazi üzerinde 5 yıldızlı bir otel yapılacak. Hilton Garden Inn buraya talip olduğu Ordu valisi tarafından yerel gazetelerde acıklandı. Ayrıca Yason kilisesinin yanında bulunan (Yalancı Yason) yarımada üzerinde bir Butik otel yapılacağı söyleniyor.
    Nerelere gidebilirim diyenler için; Boztepe, Yason burnu, Yayla, Plajları, Kaleleri, ve buna benzer onlarca yer bulunmaktadır.
     
  15. gökçe

    gökçe Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    20 Mart 2008
    Mesajlar:
    669
    Beğenilen Mesajlar:
    3
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    Ordu
    Cevap: Ordu Şehir Tanıtımı

    Canım benim ellerine, yüreğine sağlık. Çok güzel. Anlatmak yetmez gelip görmeniz lazım. Alkış simile bulamadım ama ben seni çooooook alkışlıyorum. Teşekkürler:kiss:
     
Ordu Şehir Tanıtımı konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Kastamonu Şehir Tanıtımı

    Kastamonu Şehir Tanıtımı

    GENEL BİLGİLER Yüzölçümü: 13.108 km² Nüfus: 423.611 (1990) İl Trafik No: 37 Eski bir yerleşim merkezi olan Kastamonu il merkezi ve ilçelerinde bir çok eski eser ziyarete açıktır. Belli başlıları Araç, Taşköprü, Küre, Abana ilçeleri sit alanı kapsamındadır. Taşköprü'de Zımbıllı Tepe (Pompeipolis), İnebolu'da Abeş Kalesi, Geriş Tepesi, Çatalzeytin'de Ginolu Koyu, Cide İlçesinde...
  2. Niğde İli Şehir Tanıtımı

    Niğde İli Şehir Tanıtımı

    niğde şehir merkezi niğde şehri ili tanıtımı niğdenin tanıtımı Yüzölçümü:7312 km² Nüfusu:331.677 İl Trafik No.:51 Telefon Alan Kodu:388 İlçeleri :Niğde (merkez), Altunhisar, Bor, Çamardı, Çiftlik, Ulukışla. Başlıca Dağları :Demirkazik tepesi, Hurç tepesi Sıcaklık:En düsük -27,5 C en yüksek 38,6 C Yağış Oranı:Yillik ortalama 347 mm. İlgi Çekici Yerleri:Güzelyurt, Çiftehan ve Ziga Kaplıcaları,...
  3. Karaman İli Şehir Tanıtımı

    Karaman İli Şehir Tanıtımı

    karaman ili karaman şehir merkezi şehri nerededir nerde 70 KARAMAN ( Kod : 338 ) Vali Fatih ŞAHİN Valilik 213 10 12 İl Emn. Md. 213 10 79 İl Jn. Kom. 212 95 00 Bld. Bşk. 213 88 88 İlçe Sayısı 5 Belediye Sayısı 16 Köy Sayısı 158 Yüzölçümü 9.163 Nüfusu 243.210 Dil Seç Choose the tongue GENEL BİLGİLER Karaman, İç Anadolu Bölgesi'nin güneyinde, Konya-İçel-Antalya illeri arasında...
  4. Nevşehir İli Şehir Tanıtımı

    Nevşehir İli Şehir Tanıtımı

    nevşehir tanıtım nevşehir ili tanıtımı nevşehirin tanıtımı ilinin özellikleri Genel Bilgiler Yüzölçümü: 5.467 km² Nüfus: 309.914 (2000) İl Trafik No: 50 Nevşehir, tarih ve doğanın iç içe geçerek, bütünsel bir güzellik sergilediği beldeleri ve bölgede yaşamış uygarlıkların zenginleştirdiği kültürel birikimi ile Türkiye’nin eşsiz turizm...
  5. Osmaniye Şehir Tanıtımı

    Osmaniye Şehir Tanıtımı

    osmaniye şehri osmaniye şehir merkezi tanıtımı osmaniyenin tanıtımı Yüzölçümü: 974 km²Nüfus: 154.629Yukarı Çukurova’da, Ceyhan Nehri’nin doğu yakasında yer alan, alabildiğine geniş hinterlandıyla Osmaniye; Ceyhan Nehri, Hamıs, Karaçay, Kesiksuyu ve Sabun Çayları nedeniyle sulak, hem de Çukurova’yı doğuya bağlayan yolların kavşağında olması nedeniyle işlek bir bölgededir. Çukurova'ya has...

Sayfayı Paylaş