gebe
  1. PaSikA

    PaSikA Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    28 Kasım 2007
    Mesajlar:
    21.236
    Beğenilen Mesajlar:
    598
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    İstanbul

    Sosyolojik Bir İnanç Gerçeği

    Konu, 'Sosyoloji bilimi' kısmında PaSikA tarafından paylaşıldı.

    Sosyolojik Bir İnanç Gerçeği Nagihan YILDIZ
    Bu yazı, yaralanmış bir nesle ve onun irfanına bir vefa, yahut inkisar ifadesi olarak da okunabilir.


    "Taklidî iman sahipleri” olarak vasıflandırılan insanların ülkemizde hangi sosyal gerçekliğe tekabül ettiği tartışmalıdır. Herhangi bir ilmihal kitabından öğrendiğimiz üzere, insanlar ilk başta ana babalarından tevarüs ettikleri din üzere bulunurlar ve ona göre amel ederler. Burada doğrudan bir kabul, bir taklit göze çarpmaktadır. Lâkin bu durum, pek çok fakîh ve müçtehid tarafından kâfi görülmemiş, kısa zamanda daha yükseklere çıkma gereği her fırsatta dillendirilmiştir. Müminler, imanlarını taklidi seviyeden, tahkikî seviyeye çıkarmak durumundadırlar.

    Fakat Türkiye ölçeğinde belli bir topluluğu nokta-i nazara alarak böyle insanların büyük bir kısmının vefat ettiğini de söyleyebiliriz. Hayatlarının son demlerini yaşayan bir kısım yaşlılarımızın en genel özellikleri ve dertleri, ülkenin zor günlerinde hayat herc ü merci içinde ayakta durmaya çalışmak oldu. Derd-i maîşetten (geçim derdi) çok çektiler, kanaatle yaşadılar. Erkekler eve ekmek getirmekle mükellefti, bazısının gençlikleri serkeşlikle geçtiyse de, üzerlerine düşen dünyevî vazifeleri yerine getirdiler. Kadınlar, ev hanımı olmayı, kendilerini çocuklarına adamayı bir vazife saydı; en büyük düşünceleri aileleri oldu. Hayatının debdebesinde sürüklenmelerine rağmen, kendileri için yaşamamayı, dürüst kalmayı bildiler. Bu insanlar, dini ciddiye alır; bunların pek çoğu elinden geldiğince namazlarını kılar, Ramazan orucunu tutar ve imkân buldukça da bir köşeye üç-beş kuruş atardı. Bu şekilde bazıları hacca gitti, bazıları da bu ümitle yaşadı. Bu insanlar; bir düşmüş gördüklerinde elden geldiğince yardım etmeye, akrabalarının dertlerine derman olmaya ve zekâtlarını vermeye çalıştılar. Dinî bilgileri erkekler, ekseriyetle Cuma ve Ramazan vaazlarından; kadınlar ise çeşitli sohbetlerden ve birbirlerinden öğrendiler. Bir de takvim yapraklarını unutmamak lâzımdır ki, hâlâ takvim yapraklarının yere atılmasını -üzerinde âyet-hadîs yazılı olduğundan- hoş görmezler. Bunların bilgileri belli ölçüde eksik ve yanlıştır. Allah’ın varlığı konusunda söyleyecekleri; “Olmaz olur mu hâşâ, bak her şeyin bir sahibi ve yapanı var!” ve bunun gibi birkaç yarım cümleden ibaret olacaktır. Kendi vefatlarından bahsederken yan eve taşınmayı konuşuyor gibidirler. Onları korkutan ölmek değildir; geç ölmek, hastalıklarla ele güne eziyet vermek veya arkalarında muhtaç bırakmaktır. Onların ölüme bakışları müspettir. Âhirete imanları tamdır; ama bu mevzuda da söyleyebilecekleri üç-beş cümleden ibarettir. Netice itibariyle bu insanların îmânları taklididir; fakat dinî prensipler bir şekilde hayatlarına serpiştirilmiştir.

    Her ne kadar bu sosyolojik analiz, havassın, avamı küçümseyen bir bakışını imâ ediyorsa da, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ömrümüzce edineceğimiz ilim, ‘havadaki toz’ misalinden ibaret kalır. Dolayısıyla karanlıkta ışığın zor seçildiği dönemlerde meselenin ne kadar vahim olduğu düşünülmelidir. Matematikte büyük sayıların yanında küçük sayılar ihmal edilir; sonsuzun yanında, 1-10-1.000 aynıdır. Bu çerçevede âlimin, en kesif câhilden tek farkı şudur: Câhil, cehaletini âlime bakarak kavrar; âlimse sonsuzluğa bakarak… “Âlimliğin derecesi, kişinin kendi cehâletine imanıdır.” ifadesi câhilliğe methiye olarak anlaşılmamalı; diğer yandan bu, yüksek ilim sahiplerine saygısızlık mânâsına da gelmemelidir.

    Türbeden şirkle dönmek
    Yukarıdaki bakış farklılıklarına bir örnek olarak, avam ile havassın türbe ziyaretleri hususundaki farklı yaklaşımları verilebilir. Kabir ziyareti insana ölümü hatırlatması hasebiyle faydalıdır; fakat bilhassa bilgisizlik sebebiyle belli hususlara dikkat edilmediğinde, kabir ziyaretinde, faydadan çok zarar görülebilir. Günümüzde çaput bağlamanın lüzumsuzluğu üzerinde -avam olsun, havas olsun- çoğunluk hemfikirdir. Peki, çocuk sahibi olabilme düşüncesiyle veya hastalığa şifa beklentisiyle türbelere giderek dua etmenin ölçüsü nedir? Kabir ziyaretlerinde dua ederken dikkatli olunmalıdır. İnsan dua ederken kabirdekinin sadece bir vesile; duayı işitenin ve duaya icabet edenin ise, Allah (cc) olduğunu düşünmezse, şirke düşer. Bazı görüşlere göre, türbelere gitmek bid’attır, bunlara göre kabirdekiler vesile edilerek Allah’tan bir şey istenemez. Hastalığının şifa bulması için ilâç içen biri, hakiki tesiri ilâca verirse, fiilinin sadece vesile olduğunu unutup şifayı ilâçtan (veya doktordan) beklerse, gizli şirke düşer. Kader inancımıza göre kul, kendi niyet, irade ve çeşitli dua dilleriyle ister, Allah-ü Tealâ da yaratır; kul kendi fiillerinin yaratıcısı değildir.

    “Ben yaptım-ettim, neticede şöyle oldu.” veya “İlâç içtim iyileştim” , meselesinde şu farktan bahsedilebilir: Havas, itikadının sınır ve derinliklerini daha net çizgilerle belirlemeye çalışır; avam ise, daha muğlak çizgilerle… Avam veya havas, inanan herkes her şeyi Allah’ın yarattığına inanmaktadır, herkesin küllî ve cüzî iradeye imanları tamdır. Bu iman sahipleri cüzî iradeye bağlı fiillerinden mesul olduklarına ve ahirette hesap sorulacağına da iman ederler. Aradaki fark, avamda küllî ve cüzî irade arasındaki münasebet arada hiçbir birleştirici bağlantılar olmadan öylece durur. Havas ise, küllî ve cüzî irade arasındaki münasebetin işleyişini derinlemesine anlamaya çalışır. Bu noktadan avamın imanı taklidi olarak kalır.


    “Kalbi ve rûhu itibariyle, kâfî derecede doyurulup tatmin edilemeyen gençliğin, hâlihazırdaki çılgınlığı, taklidin sâlim ve sıhhatlı bir yol olmadığını göstermektedir. Kaldı ki, İlâhî Kelâm'ın büyük bir kısmı, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımızı yakalayarak, bize hep yeni yeni şeyler göstermekte ve dâima cedid ve ceyyid bakış açıları kazandırmaktadır. Bizzat, o Kelâm-ı Kadîm’in şanlı tebliğcisine; “De ki; işte benim yolum budur: Allah’a basiretle da'vet ederim, ben ve bana uyanlar da böyleyiz...” dedirterek, büyük da'va ve da'vetin esasının (basiret) olduğuna dikkat çekilmektedir. Hele, İlâhî Beyan’ın takriben beşte birinin insanı araştırmaya âfakî ve enfüsî tetkîk ve tefekküre teşvik buyurduğu düşünülecek olursa, ‘tahkîk’in ağırlığı kendi kendine ortaya çıkar.”



    ***​

    Avama kaderin cüzî iradeyle bağlantısı sorulsa, bunu cevaplayamaz, anlatılsa kafası karışır; ama neticede avam da kadere iman etmektedir. Kader ve küllî irade, tahkiki iman sahibi için özel durumlarda ne kadar aaaahür ediyorsa, avamın türbe ziyaretinde de o kadar aaaahür etmektedir. Kaldı ki, türbe ziyaretinin bir müspet tarafının olduğunu belirtmeliyiz. Orada asıl “hakiki tesir sahibi-vesile” münasebeti daha iyi kurulur. “Allah’ım, şu mübarek zatın hatırına...” şeklinde dua edilir ki, bu tutturulması gereken bir dengedir. Üstelik son derece sâfiyane bir niyet söz konusudur. Bir makamdan önemli bir istekte bulunulurken o makam sahibinin kıramayacağı kişiler araya sokulur. Aynı metoda En Yüce Makam’dan samimiyetle bir şey istenirken de müracaat edilebilir. Aynı yaklaşım “Medet Yâ Rasulullah!” demede de müşahede edilir; hangi niyet ve bilgi ile söylendiğini dikkate almadan bunu şirk-i hafî (gizli şirk) olarak görmek doğru değildir. Hz. Ömer’in yağmur duasında Hz. Abbas’ı (ra) Peygamberimiz’in (sas) amcası olması münasebetiyle vesile kılması “Allah’ım bu Sen’in Resûlü’nün amcası!” diyerek talepte bulunması ve yağmurun da yağması böyle bir vesileliğe güzel bir örnektir.

    İfrat-tefrit mukayesesi
    Bediüzzaman: “İfrat, tefritten daha tehlikelidir. Zîrâ, ifratın muhatapta aksü’l-amel yapıp eldeki kıymetlerin reddedilmesine de yol açma ihtimali var.” der. Sorgulayıcı aklın ‘bir yerlerde’ durmasını ihtar eden güzel bir ikazdır bu! Uygun strateji tespit edilmeden ve muhatabın anlayış seviyesi dikkate alınmadan, îmânının tahkikî hâle gelmesi arzulanan yaşça büyüklere bir şeyler anlatılırken, yukarıdaki ölçüye dikkat edilmelidir. Yoksa var olanlar da elden kaçırılabilir. Dinî ilimlerle meşgul olanlar, bu hususu çok daha dikkate almalıdır; zîrâ zarar verecekleri şey, dindir. Faziletin formülü yüzyıllardır değişmemiştir. Allah (cc) kullarının faziletli olmasını ister. “Elinden ve dilinden diğer insanların emîn olması” fazilet sahibi hakiki mü’minin en net tarifidir. Günümüzde iman sahibi avamın hâlâ büyük kısmı, faziletli insanı temsil konumundadır.

    Taklidî iman sahibi bundan önceki nesil, dinî konulardaki eksikliğini çocuklarını yetiştirirken hissetti. Çocuklarına sağlam bir inanç aşılayamadı; çünkü her şeyden önce kendileri tahkikî îmâna sahip değillerdi. Yeni nesil de artık, aileden beslenmiyordu. Aralarında eğitim farkı da olduğundan ebeveynler evlâtlarıyla din hususundaki diyaloglara daha baştan ezik ve eksik başlıyordu. Neticede böyle ailelerin çocukları, içine düştükleri materyalist eğitim ve medya ortamında ebeveynleri kadar bile dinî ciddiye almadılar. Bu nesilden bazı talihliler ise, her şeye rağmen temiz kalmış ortamlarda daha ‘şuurlu’ yetiştirildiler ve tahkikî iman sahibi oldular. Ebeveynler, ilk gruptakilerin zamanla kendilerine benzeyeceğini ümit ediyorlardı, “Belli yaştan sonra aklı başına gelir.” düşüncesi bu anlayışın, tek besleyicisiydi. Zamanla şuur sahibi, imanlı gençlerin bazıları da ebeveynlerini beğenmemeye başladı. Bunlar ebeveynlerinin ve dedelerinin kıldıkları namazdan ‘bîhaber’ olduklarını; tesettürlü kızlar, eşarp takan annelerinin ‘örtünmenin ruhundan habersiz’ olduklarını düşünüyorlardı. Onlara göre ebeveynlerinin yaşadığı, alışkanlık ve göreneklere dayanan kültür Müslümanlığıydı. Bu durum bir başka zâviyeden tahkikî imana sahip okumuş insanların, taklidi imana sahip sahih dinî okumalardan mahrum kalmış olanlara bakışı olarak da yorumlanabilir. Oysa şu hakikatlerin gözden kaçırıldığı açıktır:

    1. Herkes imânı ve şuuru ölçüsünde mükelleftir. Hiç kimse bu mevzuda birbirini ayıplamamalıdır.

    2. Her insan yaşadığı çağın çocuğu olduğundan, inançlarını çağın anlayışı ve ruhu içerisinde yaşamaya çalışırken, ister istemez bulunduğu çevre ve zamanın tesirinde az veya çok kalabilir.

    3. Davranışa ve inanca dönüşmeyen bilginin çok fazla mânâsı yoktur. İnsanlar arasındaki düşünce farklılıkları, bilgiden çok mizaç, çevre, kültür ve alışkanlık gibi faktörlerden kaynaklanır.

    4. “Kömürcünün imanının, kelâmcının imanından daha saf olduğu” na dâir vecize, bugün belki

    daha geçerlidir. Zîrâ asrımızdaki zihnî karışıklık cehaletten değil, bilimden gelmektedir. Dolayısıyla avam insanların fıtraten hakikate yönelmeleri, onları küçültmez.

    5. Dünyadaki imtihan sadece “çok bilenler” için değil, herkes için geçerlidir. Mühim olan da bu imtihanın nasıl verildiği, nasıl bir hayat yaşandığıdır. Herkesten aynı derecede insan-ı kâmil olması beklenemez.

    Haksızlık etmeyelim; imanlı gençlerin anne-babalarına karşı bir saygısızlığı görülmemiştir. Fakat onların içinde bulunduğu, istibdat dönemi şartlarında yaşadıklarını görmemekle hata yapmaktadırlar. Kaldı ki, bu yazıda bahsettiğimiz şekildeki taklidî iman sahiplerinin de azalmaya yüz tuttuğunu belirtmeliyiz.

     
Sosyolojik Bir İnanç Gerçeği konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. ...İnanç...

    ...İnanç...

    İnanç Eğer yenilgiye uğradığını DÜŞÜNÜRSEN yenilirsin. Eğer cesaret edemediğini DÜŞÜNÜRSEN edemezsin Kazanmak ister,ama kazanamayacağını DÜŞÜNÜRSEN Kazanamayacağın neredeyse kesindir. Eğer kaybedeceğini DÜŞÜNÜRSEN kaybedersin, Çünkü biz gördük ki, Başarı insanın iradesiyle başlar, Her şey kafanın içindedir. Eğer dışlandığını DÜŞÜNÜRSEN dışlanırsın. Yükseleceğini DÜŞÜNMELİSİN Bir...
  2. 1980li Yillara Siyasete Sosyolojik Bir Bakiş

    1980li Yillara Siyasete Sosyolojik Bir Bakiş

    KEVSER TARLA SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ 1980’Lİ YILARDA MEDYANIN SİYASAL KATILIM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ 1980’li yıllar, darbenin gölgesinde askeri yönetimin hâkim olduğu Türkiye’nin en önemli yapısal problemlerinin kaynağı olabilecek bir süreçtir. Bu süreçte sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki… vs birçok alanda yapısal değişiklikler söz konusu olmuştur. Bu süreçte bizim...
  3. gerçek bir şehir hikayesi

    gerçek bir şehir hikayesi

    hayalet şehrinin hikayesi;)
  4. gerçek bir dostluk hikayesi...

    gerçek bir dostluk hikayesi...

    GERÇEK BİR DOSTLUK HİKAYESİ Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre...
  5. Gerçek Bir Mektup!

    Gerçek Bir Mektup!

    tabu oyunu Aranızda şikayet mektubu yazarken zorlanan varsa buyrun hanımlar okuyun kopya çekin :) hahaha hahaha =) ...........e yazılmış gerçek bir tüketici mektubudur: .................... marka televizyonu 5 sene önce 2.100 ytl vererek satın aldım. bu süreç (1 yıl önce) içerisinde ilk önce konjektörü bozuldu. sebep olarak stand by konumunda bıraktığınız için bozuldu dediler. 260 ytl...

Sayfayı Paylaş