gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.184
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113

    Suçun Işleniş Biçimleri Ve Suçu Etkileyen Haller

    Konu, 'Ceza Hukuku' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    I SUÇA TEŞEBBÜS
    1.Suçun tamamlanması süreci
    Dinamik, olgusal bir açıdan, yani oluşu, işlenişi bakımından ele alındığında, suçun, birdenbire ortaya çıkmadığı, zaman içinde, birbirini izleyen farklı evrelerden geçerek oluştuğu gözlenmektedir. Zaman süreci içinde oluşurken suçun izlediği bu yolda, iki temel evreyi birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. Geniş anlamda, bunlar, suçun icrası ve suçun tamamlanması evreleridir.
    Suçun icrası evresi, zorunlu olarak, en başta, suçun tasavvuru, düşüncesi evresini gerektirmektedir. Bu evrede, suç, failin içinde cereyan etmektedir, henüz dış dünyada nesnelleşmiş değildir, salt düşünceden ibaret bulunmaktadır.
    Düşünce, cezalandırmanın konusunu oluşturmaz.
    Önce, genelde, tasavvur, düşünce veya karar olarak ifadesini bulan suç, icra veya ihmal biçiminde ortaya çıkan bir hareketle dış dünyaya intikal ettiğinde, icrasına başlanmış olmaktadır. Ancak, suçun dış dünyada nesnelleşmeye başladığı bu evre, genelde hazırlık hareketleri ve icra hareketleri olmak üzere, gerekleri birbirinden tamamen farklı iki ayrı evreye ayrılmaktadır. Ayırım, özellikle hazırlık hareketlerine verilen anlam bakımından önem taşımaktadır. Hazırlık hareketleri alanı kişinin hürriyet alanıdır.
    Kanunun, kural olarak, hazırlık hareketlerini cezalandırmamaktadır. Hazırlık hareketleri, hukuk düzenimizde, kişiye tanınan hürriyet alanını oluşturmaktadır. Öyleyse, hazırlık hareketleri serbest alanla yasak alanın sınırını belirlemektedir.
    Suçun icrası evresini suçun tamamlanması evresi izlemektedir. Kanunda gösterilen tüm unsurları gerçekleşmiş olduğunda, suç, tamamlanmış olmaktadır. Açıkçası, suç, varlığı için öngörülmüş olan zorunlu en son unsurun gerçekleştiği anda tamamlanmış olur. Buradan, ortaya, tamamlanmış suç kavramı çıkmaktadır.
    Bu kavrama, ilk kez, 1853 Toscano kanununda yer verilmiştir. Tamamlanmış suç kavramı, fail tarafından yapılmış olan fiilin, kanun koyucunun kavram olarak tanımını verdiği suç tipini sağlamasını, suç tipine tümden uymasını, tümüyle benzeşmesini ifade etmektedir. Ancak, kimi, tamamlanmış suçtan söz edilebilmesi için; ayrıca, failin fiilinin, korunan hukuki değer veya menfaati maddeten de ihlal etmesi gerektirdiğini ileri sürmektedir ( Bettiol, diritto penale, 545 ). Bu düşüncenin kabul edilemez olduğu iddia edilmiştir. Denmektedir ki, tamamlanmış bir suçun varlığı için kanun koyucunun tanımladığı suç figürünün tümden gerçekleşmiş olduğunun tespiti yeterlidir, dolayısıyla ek başka bir şartın gerçekleşmesini aranmaya gerek yoktur. Ayrıca, kanunun öngördüğünün dışında başka bir şey aramak, sadece gereksiz değildir, ayrıca bizi yanlış sonuçlara da götürebilir, çünkü korunan değer veya menfaatin maddeten ihlalinin tespiti, uygulamada ciddi kuşku ve kararsızlıklara yer verebilir.
    Öyleyse, suçun tamamlanması kavramı, sadece biçimsel (=formel ) bir kavramdır. Böyle olunca, suç; beşeri bir fiil, bir ceza normunda ifadesini bulan soyut suç tipine tümden uyduğu anda tamamlanmış olmaktadır. Suç tamamlanınca, suçu oluşturan evreler de kapanmış olur. Ancak, bu durum, daha sonra gerçekleşmiş olan bir şeyin, ör., 97/2. maddede öngörülmüş olan terk edilen kimsenin yaralanması veya ölmesinde olduğu gibi, cürmî fiilin hukukî değerlendirmesi üzerine etki etmesine engel değildir.
    Burada, tamamen farklı olan, suçun tamamlanması ve suçun cezalandırılabilmesi kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Suçun cezalandırılabilmesi şartı, daha öncede belirtildiği üzere, suçun bir unsuru değildir; suç tüm unsurlarıyla birlikte oluştuktan sonra, suçun cezalandırılabilmesi için, kanunun unsurlardan ayrı olarak gerçekleşmesini aradığı, onlardan bağımsız, hukuki veya fiili bir olaydır ( CK. m. 11, 12, 167, vs. ).
    Bazı suçlarda, suç, belli bir icra veya ihmal hareketinin yapıldığı anda tamamlanır ( CK. m.102, 103, 106,125, vs. ) Öteki bazı suçlarda, suç, belli bir neticenin doğduğu anda tamamlanmış olur ( CK.m.81, 86, 99, vs.) . Öte yandan, suç, mütemadi suçlarda, temadinin bittiği veya kesildiği anda; müteselsil suçlarda, teselsülün bittiği anda tamamlanır.
    Bazen, suç, ortaya çıkan arızî bir nedenin engellemesi sonucu olarak tamamlanmamış olabilir. Fail kendi serbest iradesi ile de suçu tamamlamaktan vazgeçebilir. Bu halde, teşebbüs aşamasında kalmış suçtan söz edilmektedir.
    Kanunun, sadece işlenmiş olan suçu değil, “ Suça Teşebbüs “ adı altında işlenmesine kalkışılan suçu, yani suça teşebbüsü de cezalandırmaktadır.

    2.Genel olarak suça teşebbüs
    Suça teşebbüs, ortaçağdan bu yana, hukuk aleminde bilinen bir kurumudur. 765 sayılı Kanun, Zanardelli Kanununa paralel olarak, 61 ve 62. maddelerinde, “ Cürüme “ teşebbüsü, 63. maddesinde gönüllü vazgeçmeye düzenlemiştir. Kanun Eksik teşebbüs ve Tam teşebbüs ayırımına yer vermiştir.
    5237 sayılı Kanunun, teşebbüsü, Birinci Kitabının İkinci Kısmın Üçüncü Bölümünde “ Suça Teşebbüs “ balığı altında, 35 ve 36. maddelerinde düzenlemiştir. Kanun 35. maddesinde suça teşebbüsü, 36. maddesinde gönüllü vazgeçmeyi düzenlemiş bulunmaktadır. Kanun, Tam teşebbüs ve Eksik teşebbüs ayırımına yer vermemiştir. Kanun bu yönü 1930 İtalyan Ceza Kanunu ile benzeşmektedir.
    Suça teşebbüsü düzenleyen normlar, daha önce belirtildiği üzere, Kanunun 2. maddesi karşısında, nitelikleri bakımından, suçun sınırlarını genişleten normlardırlar. Bundan ötürü kanun, ör., sadece hırsızlık, öldürme, yaralama, vs. suçlarını işleyen kimseyi değil, aynı zamanda bu suçları işlemeye teşebbüs eden kimseyi de cezalandırmaktadır.
    Kanun, teşebbüsü, “Kişi işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur” biçiminde tanımlamıştır.
    Bu tanımdan anlaşıldığı üzere, teşebbüs derecesinde kalan suç, suça vücut veren irade bakımından tamamlanmış suçla tamamen aynıdır. Gerçekten, teşebbüs, bir suçu işleme iradesini, yani bir suçu işleme kastını gerekli kılmaktadır, çünkü fiilin amacını veya amaçlarından birini oluşturan neticeyi gerçekleştirmeye yönelik ruhsal bir çaba, teşebbüs düşüncesinin zorunlu unsurunu oluşturmaktadır. Söz konusu bu unsur, tam bir bağımsızlık arz etmektedir ve uygulamada sıkça görülenin tersine, asla suç diğer unsurlarıyla karıştırılmamalıdır.
    Teşebbüs evresinde kalan suç, öznel bakımdan tamamlanmış suç olmakla birlikte, nesnel bakımdan eksiktir, tamamlanmış değildir, çünkü teşebbüste, kanun koyucu tarafından ceza normunda tanımlanan suç fiilinin sadece bir kısmı gerçekleşmektedir.
    Suç tipik fiilinin eksikliği iki biçimde ortaya çıkabilir. Bazen, fail, icrasına başladığı bir suçun icrasına devam edemez. Örneğin, bir eve girmek üzereyken görülen fail, faaliyetini yarıda keserek kaçar. Bazen, fail, icra hareketlerini bitirir; ancak suçun tamamlanması için aranan netice gerçekleşmemiş olabilir. Örneğin, öldürmek için hasmına ateş eden fail, hedefi tutturamaz, atışları boşa gider. Burada, birinci halde, teşebbüs tamamlanmamış, eksik kalmıştır; ikinci halde, teşebbüs tamamlanmıştır. Kanunumuz, bu iki hallerden birine eksik teşebbüs, ötekine tam teşebbüs demektedir.
    Kimi, teşebbüsü, gerçekleşmeyen neticenin belirlediğini; böyle olunca, “Teşebbüs, eşittir, tüketilmiş suç; eksi, netice “ formülünün geçerli olduğunu ileri sürmektedir. Düşünce tutarlı değildir. Bir kere, salt hareket suçlarında, suçun unsuru olan bir netice mevcut bulunmamaktadır. Kuşkusuz, bu suçlarda, teşebbüs, icra hareketinin bir kısmının veya son kısmının gerçekleşmemesi halinde ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, neticeden, hukuki bir değer veya menfaatin zarara sokulması veya tehlikeye konmasının anlaşılması halinde bile; ifade doğru değildir, çünkü teşebbüs, aslında, her zaman hukuki bir değer veya menfaatin tehlikeye konulmasıdır.
    Teşebbüs derecesinde kalan suç, esasen iki farklı normun birleşmesi sonucunda olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlardan, ilki, Kanunun, ör., 81, 86, 141, vs., maddelerinde ifadesini bulan asıl ceza normlarıdır, yani tecrim edici ceza normlarıdır; öteki, kanunun 35. maddelerinde ifadesini bulan genişletici ceza normudur. Bundan çıkan sonuç, teşebbüs derecesinde kalan suçun, tamamlanmış suça nispetle, o suçun hafifletilmişi veya hafifletilmiş bir biçimi olmadığıdır; çünkü suçu hafifleten veya ağırlatan nedenler, suçun tipik figürü karşısında, daima fazla olan bir şeyi, bir ilaveyi ifade etmekteyken; suça teşebbüs, tam tersine, eksik olan bir şeyi ifade etmektedir.
    Çoğu kez, belirtilen bu eksiklik, teşebbüs derecesinde kalan suçun, tam olmayan suç veya eksik suç sayılmasına neden olmuştur. Bu düşünce, sadece teşebbüs derecesinde kalan suç, tamamlanmış suçla karşılaştırıldığında doğru olabilir. Ancak, teşebbüs derecesinde kalan suça, kendi niteliği ve bütünlüğü içerisinde kalınarak bakıldığında; kendine özgü olmakla birlikte, eksik bir yanının olmadığı, tersine tüm unsurlarıyla birlikte tam olduğu gözlenmektedir, çünkü teşebbüs derecesinde kalan suç da, tamamlanmış suça benzer olarak, kanunun kendisine ceza müeyyidesi bağladığı beşeri bir fiildir.
    Tanımından da anlaşıldığı üzere, Kanun, teşebbüsün unsurlarını, a. bir suçu işleme kastının bulunması, b. işlenmesi kastedilen bu suçun icrasına başlanması, c. suçun icrasına elverişli hareketlerle başlanması, d. arızî bir nedenle, yani kişinin elinde olmayan bir nedenle işlenmesi kastedilen suçun tamamlanamaması, olarak belirlemiştir.

    3. Bir suçu işleme kastı
    Teşebbüsün olması için, ortada, failin “.. işlemeyi kastettiği bir suç.” mevcut olmalıdır.
    Kuraldan, en başta, taksirli suçlarda suça teşebbüsün mümkün olmadığı sonucu çıkmaktadır. 5326 sayılı Kanunun, kabahatlerin hem kasten hem de taksirle işlenebileceğini kabul etmiştir ( m. 9 ). Bu durum kabahatlerde teşebbüsün mümkün olup olmadığı tartışmasını ortaya çıkarmaktadır. 5326 sayılı Kanun, 13. maddesinde “ Kabahate teşebbüs cezalandırılmaz. Ancak teşebbüsün de cezalandırılabileceğine dair ilgili kanunda hüküm bulunan haller saklıdır. Bu durumda Türk Ceza Kanununun suça teşebbüse ve gönüllü vazgeçmeye ilişkin hükümleri kabahatler bakımından da uygulanır “ hükmüne yer vermiş bulunmaktadır. Hükümden, kabahatlerde teşebbüsün cezalandırılmamasının kural, “ ilgili kanunda hüküm bulunması halinde” kabahate teşebbüsün cezalandırılmasının istisna olduğu ortaya çıkmaktadır. .
    Kast, kanunun suç saydığı fiili bilmek ve istemek iradesidir. Kastın varlığı bakımından, teşebbüs derecesinde kalan bir suç ile tamamlanmış bir suç arasında her hangi bir fark mevcut bulunmamaktadır. O halde, tamamlanmış suç hangi kastla işleniyorsa, teşebbüs derecesinde kalan suç da aynı kastla işlenmelidir. Tabii, genel kast yanında ayrıca özel kastın arandığı suçlarda, ör., hırsızlık, suça teşebbüsün olması için; genel kast yanında ayrıca özel kastın da mevcut olması gerekmektedir.
    Burada, kasttan maksat, sadece muayyen / doğrudan kasttır.
    Gayri muayyen / dolaylı/ olası kastla, suça teşebbüs mümkün değildir, çünkü suçun unsuru olarak kanunun öngördüğü netice meydana gelmiş olmadıkça, bu tür bir kastla işlenmiş bir suç da mevcut bulunmamaktadır. Gerçekten, olası kastla işlenen suçlarda, madem netice kastı belirlemektedir, neticenin gerçekleştiği bir yerde, artık o suça teşebbüs yoktur; ortada tamamlanmış bir suç vardır.

    4. Suçun icrasına başlanması
    Kanun, “…icraya başlayıp da…” ifadesi ile suça teşebbüsten söz edilebilmesi için, işlenmesi kastedilen suçun icrasına başlanmasını zorunlu kılmıştır.
    Görüldüğü üzere, kanun, suçun izlediği yolda, düşünsel eylemden maddi eyleme dönüşen sonuca götürücü davranışları bir ayırıma tabi tutmakta; bunlardan sadece suçun icrasına başlama biçiminde ortaya çıkan hareketleri suça teşebbüste zorunlu görmekte, dolayısıyla cezalandırmakta; ama ötekilerini kişinin hürriyet alanı saymakta, dolayısıyla cezalandırmamaktadır.
    Buradan, suça teşebbüste, “ hazırlık hareketleri “ ve “icra hareketleri” kavramları ortaya çıkmakta ve bunların birbirinden ayırt edilmesi zorunlu olmaktadır.
    Kanun, ilke olarak, hazırlık hareketlerini cezalandırmamaktadır.
    Serbestle yasağın sınırını çizerek kişi hürriyeti bakımından büyük önem kazanan söz konusu bu ayırım, hazırlık hareketlerinin hangi anda tüketildiği, dolayısıyla suçun icrasına hangi anda başlandığı temel sorununu birlikte getirmektedir. Kuşkusuz, sorun, suçun izlediği yolda, failin dış dünyada algılanabilir olan hangi hareketlerinin hazırlık hareketleri, hangilerinin icra hareketleri olduğu sorunuyla bağlantılı bulunmaktadır.
    Sorunun, doktrinde, farklı biçimlerde çözümlenmiştir.
    Klasik yazarlar, failin hareketlerinin hazırlık hareketi mi yoksa icra hareketi mi olduğunu tayin ederken hareketin yönüne bakmaktadırlar. Failin hareketleri, iltibasa yer veriyorsa, yani suça mı yoksa meşru bir fiile mi yönelik olduğu bilinemiyorsa, hazırlık hareketidir. Buna karşılık, failin hareketleri, iltibasa yer vermiyorsa, yani açıkça bir suça yönelikse, icra hareketidirler, dolayısıyla cezalandırılabilirler.

    İltibasa yer vermeme ölçütünü, Carrara da benimsemiştir. Ancak, daha sonra, Carrara, hazırlık hareketlerini icra hareketlerinden ayırt etmede bundan farklı bir ölçüt getirmiştir. Carrara, sorunu, “faaliyet alanı” kavramı ile açıklamaya çalışmaktadır. Fail kendi faaliyet alanı içinde kaldığı taktirde, hareketleri hazırlık hareketidir. Buna karşılık, fail kendi faaliyet alanında kalmaz, mağdurun faaliyet alanına geçerse, o taktirde hareketleri icra hareketidir. Bu düşünce eleştirilmiştir. Bir kere filin faaliyet alanı kavramı belirsizdir, dolayısıyla bizi kabulü mümkün olmayan sonuçlara götürebilir. Örneğin, patlayıcı madde içeren bir paket henüz alıcısının eline geçmeden fark edilir ve imha edilirse, bu düşünceye göre hazırlık hareketi sayılacak, dolayısıyla cezalandırılmayacaktır. Öte yandan, maddi değer veya menfaatleri ihlal etmeyen suçlarda, mağdurun alanının saptanması her halde kolay değildir, hatta imkansızdır.
    Hazırlık hareketi- icra hareketi ayırımının sınırını belirlemede, nedensellikten yararlanmaya çalışılmakta; kimi, şart- neden ayırımına; kimi, “ belirli olmayan neden “ , “hareket halinde olan neden” ayırımına başvurmaktadır ( İmpallomeni ). Suçta nedenselliği açıklamada işe yaramayan bu tür ayırımlar, burada da işe yaramamaktadır.
    Kimi, failin hareketleri bir ceza hükmünü ihlal ettiği anda icra hareketidir demektedir ( Manzini ). Bu düşünce de tutarlı değildir. Hükmün ihlalinin başladığı an nasıl tespit edilecektir, bu düşüncede, zaten bu bilinmemektedir. Bir bilinmeye ile diğer bir bilinmeyen açıklanamaz.
    Özellikle kimi Alman yazarları, sorunun çözümünü, suçun kanunî tipinde aramaktadır. Bu düşüncede, failin hareketleri suçun kanundaki tanımına giren hareketlerden birisini sağlarsa, yani fail hareketiyle kanuni tanımda yer alan bir hareketi gerçekleştirirse, suçun icrasına başlanmış sayılır. Düşünce eleştirilmiştir. Gerçekten, kanun , bazı suçları, sadece neticeyi esas alarak tanımlamıştır. Öldürme, yaralama suçları, örneğin bu tür suçlardır. Bu suçlarda, fail, acaba hangi hareketi yapınca veya ne zaman öldürme veya yaralama suçunun icrasına başlamış olacaktır. Bu açıklanamamaktadır. Öte yandan, getirilen ölçüt çok dardır, çünkü esaslı bir nedene dayanmaksızın, ceza sorumluluğunun sınırlarını daraltmaktadır. Gerçekten, ör., hırsızlık yapmak için merdiven kuran, bir kapıyı söken, bilmeyerek sahte anahtar kullandığından girmek istediği evin kapısını açamayan hırsız; kanunî tipte ifadesini bulan fiil başkasının malını almaktan ibaret olduğundan, söz konusu bu hareketleri yapmaktan cezalandırılamayacaktır.
    Açıklamalar yeterli yararı sağlayamadığına göre, suçun icrasına ne zaman başlanmış sayılacaktır sorusunun cevabı halen verilmiş olmamaktadır.
    Kanunun “ doğrudan doğruya icraya başlamaktan “ söz etmesine rağmen, bu ifadenin, suçun icrasına başlama anını belirlemede, işe yarar bir ölçüte işaret ettiği sonucu çıkmamaktadır. “ Doğrudan doğruya “ ifadesinin pek belirgin olduğu söylenemez. Dilde, doğrudan doğruya, “ dolaysız, araçsız, araya başka bir şey girmeden, resen “ anlamlarına gelmektedir. Kuşkuları yenmek istiyorsak, İtalyan Ceza Kanununa bakmanın yararlı olduğunu düşünüyoruz. İCK., 56. maddesinde, “ iltibasa yer vermeyecek surette doğrudan bir suçu işlemeye yönelik davranışlar “ diyerek, belli bir anlam ifade eden, işe yarar bir ölçüte işaret etmiştir. Biz, Kanunun kullandığı “doğrudan doğruya“ zarfından yukarıdaki ifadenin anlaşılması gerektiği kanaatindeyiz.
    Kuşkusuz, klasik yazarların da kabul ettiği failin hareketlerinin iltibasa yer vermemesi, açıkçası bir tek anlama gelmesi ölçütü, suçun icrasına ne zaman başlanmış sayılacağı konusunda kuşkuları kökten gidermemektedir. Ancak, öteki ölçütlere kıyasla, sorunun çözümünde yegane muteber vasıta olma niteliğini korumaktadır. Üstelik, söz konusu bu ölçüt, Kanunun ifadesine de, maksadına da aykırı düşmemektedir.
    Doktrinde, fiilin iltibasa yer vermemesi ile failin kastının ispatının birbirine karıştırılmaması, birinin diğerine indirgenmemesi, bunların ayrık tutulması gereğine işaret edilmektedir:
    Gerçekten, teşebbüsten söz edilebilmesi için , en başta, failde bir suçu işleme kastının bulunması zorunludur. Kast, psişik bir davranış olduğundan, tüm öteki psişik davranışlar gibi, varlığının veya yokluğunun doğrudan doğruya tespiti mümkün değildir. Kast, en başta, , genel deney kurallarına gidilerek, failin dışa vurmuş davranışlarından çıkarılabilir. Bunun yanında, kastın varlığı veya yokluğu, münferit cürmî fillerin dışında, failin itirafı, suçtan sonraki davranışları, kişisel nitelikleri, vs. durumlarından da çıkarılabilir. Kısacası, kastın tespitinde, hakim, her çeşit vasıtadan yararlanabilir; teşebbüs, herhangi bir özellik arz etmez.
    Burada, iltibasa yer vermeme, eğer failin hareketinin nesnel bir niteliğini oluşturuyorsa, anlamı, bizzat hareketin kendisi, ne ise o olarak ve yapıldığı biçimi ile, failin kastını ifade etmek olmalıdır. Bu demektir ki, hareket, nesnel görünümünde, bize, failin suç işlemeye koyulduğunu göstermelidir. Kısacası, iltibasa yer vermemeden söz edilebilmesi için, öyle bir hareket yapılmış olmalıdır ki, bu hareket, oluşa göre, sadece belli bir suçu işlemek için yapılmış olsun.
    Elbette, iltibasa yer vermemenin tespitinde, ör., silah doğrultmakta olduğu gibi, hareketin sadece bir tek işlemine bakmak yetmez, çünkü tek bir işlem, birçok anlama gelebilir. Bundan ötürü, iltibasa yer verip vermediğini tespitte, işlendiği yer ve zamanın tüm değerleri hesaba katılarak, hareketin tümünün birden göz önüne alınması gerekmektedir.
    Ancak bir hususu unutmamakta yarar bulunmaktadır: Cürüm işlemek kararından vazgeçerek, hareketine asla son vermesi ihtimalinin olmadığı bir yakınlığa gelmiş olmadıkça; failin hareketinin, iltibasa yer vermeyecek bir biçimde, bir suç işlemeye yönelmiş olduğu söylenemez. Zaten, İCK. “ doğrudan” ve Kanunumuz “ doğrudan doğruya “ zarfını kullanarak bu hususa işaret etmiş olmaktadır. Böyle olunca, cürmî planın son aşaması ile tamamlanan hareket arasında belirgin bir zaman kopukluğu bulunduğunda, hareketin iltibasa yer verdiği kabul edilmelidir.
    Özetlersek, hareketin iltibasa yer vermemiş sayılması için;
    hareket öyle bir aşamada olmalıdır ki, bulunduğu yer itibarıyla failin yönelmiş olduğu cürmî amacı açıkça ifade etmelidir,
    hareket öyle bir noktaya ulaşmış olmalıdır ki, artık failin hareketini sonuçlandırmaktan vazgeçmesi ihtimali bulunmamalıdır.
    Ancak, doktrinde denmektedir ki, genel olarak kabul gören bu ölçüt, tüm sorunları çözebilecek sihirli özelliklere sahip bulunmamaktadır. Ölçüt, sağ duyu sahibi bir hakimin elinde, ihtiyaçtan doğan salt itibarî bir vasıtadır, dolayısıyla sadece adil olmayan, kanunun gerekleriyle bağdaşmayan kararların verilmesini önleyebilir ( Antolisei ).

    5. Suçun icrasına elverişli hareketlerle başlanması
    Kanun suçun icrasına “elverişli hareketlerle” başlanmasından söz etmektedir. Kanun, 765 sayılı Kanundan farklıdır. 765. sayılı Kanun, 61.maddesinde “vesaiti mahsusa “ ifadesini kullanmıştır. Doktrinde, “ vesaiti mahsusa” hükmünün maksada uygun olmadığı, bunun doğrusunun “ hareket” veya “davranış” olduğu ifade edilmiştir.
    Kanun “elverişli vasıtalar” yerine “elverişli hareketler” ifadesini kullanması yerinde olmuştur denebilir. Ancak, hareketin elverişli olması, zorunlu olarak vasıtanın elverişli olmasını da içermektedir. Vasıta ne zaman elverişlidir tartışması, yeni düzenleme karşısında da varlığını sürdürmektedir.
    Kimi, vasıtanın elverişli sayılabilmesi için, kendinden, mutlak olarak belli bir sonucu meydana getirmeye elverişli olmasını yeterli saymamakta, ayrıca o sonucu meydana getirmeye elverişli bir biçimde kullanılmış olmasını aramaktadır. Bu düşüncede, ör., dolu bir silah adam öldürmeye elverişlidir, ancak kullanan onu kullanmaya ehil değilse, nesnel olarak adam öldürmeye elverişli olan vasıta, öznel olarak elverişli değildir.
    Kimi, tam tersine, vasıtanın suçun icrasına elverişli sayılabilmesi için, nesnel olarak neticeyi meydana getirmeye elverişli olmasını yeterli görmekte, ayrıca failin elverişli biçimde kullanılıp kullanılmadığını araştırmayı gerekli görmemektedir. Bu düşüncede, yukarıdaki örneği ele alırsak, failin hiç silah kullanma becerisinin olmaması, vasıtanın elverişli sayılmasına engel değildir.
    Bu tartışmalar, konuya ilişkin daha güvenilir bir açıklama bulma gereğini ortaya çıkarmıştır. Bunun içindir ki, elverişli vasıta kavramı yerine bir üst kavram olarak elverişli hareket kavramının daha doğru olduğu düşünülmüştür. Bu durumda, hareketin, dolayısıyla vasıtanın suçun icrasına elverişli olup olmadığını tespitte, sadece kullanılan vasıtaya bakılmamalı, aynı zamanda failin tüm faaliyetleri, hatta içinde hareket ettiği şartlar değerlendirmeye alınmalıdır.
    765 sayılı Kanunun yürürlüğü döneminde, Yargıtay, kanundaki ifadeye rağmen, ortalama bir yol izlemiş, elverişli vasıtayı elverişli hareket bağlamında değerlendirmiştir. Gerçekten, Yargıtay, kararlarında, vasıtanın elverişliliğini tayin ederken, sadece vasıtanın kendisine bakılmasını yeterli görmemekte, vasıtanın kullanılmasına eklenen diğer dış şartlara da itibar etmektedir. Yargıtay, ör., “ maznun tarafından suçta kullanılan tüfeğin atış mesafesi tespit edildikten sonra, raporda gösterilen eserler de nazara alınarak, tüfekte bulunan saçmaların öldürmeye elverişli olup olmadığının bilirkişiye tespit ettirilmesi lazım gelir “ diyerek, hem nesnel olarak vasıtanın kendisini, hem de kullanılma tarzını değerlendirme konusu yapmıştır.
    Hareketin elverişliliği zorunlu olarak vasıtanın elverişliliğini de zorunlu kıldığından, vasıtanın elverişliliği, “vasıtanın mutlak elverişliliği” , “vasıtanın nispî elverişliliği” sorununu ortaya çıkmaktadır.
    Gerçekten, klasik ceza hukukçuları, elverişliliği mutlak ve nispî elverişlilik olarak ayırmaktadırlar. Bunlara göre, vasıta, hiçbir şarta, hiç bir zaman neticeyi meydana getiremeyecek nitelikteyse, elverişsizlik mutlaktır. Öldürmek amacı ile hareket eden kimse, ör., arsenik zehri yerine, şekerli su kullandığında elverişsizlik mutlaktır. Buna karşılık, vasıta, ancak belli bazı şartların neticenin meydana gelmesini engellemesi halinde, nispî olarak elverişlidir. Fail bir kimseye ateş ediyor, ancak bu kimse, ör., çelik yelek giymiş olduğu için yaralanmıyor veya ölmüyor. Öyleyse, vasıta mutlak olarak elverişsizse, suç işlenememekte, dolayısıyla suça teşebbüs cezalandırılmamakta, ancak vasıta nispî olarak elverişsizse, suç işlenebilir olmakta, dolayısıyla suça teşebbüs cezalandırılmaktadır.
    Vasıtanın mutlak olarak ve nispî olarak elverişsizliği ayırımının, bilimsel olarak tutarlı olmadığı da ileri sürülmüştür. Bu konuda, denmektedir ki, bir vasıtanın veya bir hareketin mutlak olarak elverişli olup olmadığını saptamak mümkün değildir, çünkü vasıtanın veya hareketin etkileri, sıkı sıkıya somut olayın içinde cereyan ettiği şartlarla bağıntılıdır. Gerçekten, adam öldürmeye kural olarak elverişli bir el silah atımı, eğer silahın menzili dışında kalmışsa, hiçbir zaman ölüm sonucunu doğuramaz. Gene, basit bir şiddet hareketi, normalde ölüm sonucunu doğurmazken, bazı kan hastalarının ölümüne neden olabilmektedir. Öyleyse, ister vasıtanın, ister hareketin elverişliliği söz konusu olsun, elverişsizliğin mutlak ve nispî elverişsizlik olarak ayırt edilmesi, bilimsel hiçbir esasa dayanmamaktadır. Gerçekten, ister vasıta ister hareket olsun elverişlilik veya elverişsizlik, soyut olarak, yani “ oluştan “ bağımsız olarak belirlenemez, soyut olarak, vasıta veya hareket, elverişlidir veya elverişsizdir denemez. Hareketin ve vasıtanın elverişliliğine, ancak her somut olayda, olayın tüm şartları değerlendirildikten sonra karar verilebilir.
    Böyle olunca, hakim, fiilin işlendiği ana gidecek, o andaki bilinen tüm şartları göz önüne alarak hareketin elverişli olup olmadığını tayin edecektir. Eğer, hakim, cereyan ettikleri o şartlarda, failin hareketlerinin suçu meydana getirmeye uygun görüyorsa, hareketler suçu işlemeye elverişlidir diyecek; uygun görülmüyorsa, hareketler suçu meydana getirmeye uygun değildir diyecektir.
    Öyleyse, özetlersek, hakim, kastedilen suçu işlemeye hareketlerin elverişliğini belirlerken, genel ve soyut olarak değil; tam tersine, somut olarak, failin tüm davranışlarını, mağdurun durumunu, suçun işlendiği yeri ve zamanı, failin cürmî faaliyetine ilişkin bilinen tüm diğer şartları göz önünde tutarak, oluşa göre bir değerlendirme yapacaktır.
    Ancak, burada, yeterlilikle ve elverişlilik kavramlarını ayrık tutmak, birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Gerçekten, neticeyi meydana getirmeye elverişli olmak kaydıyla, vasıta neticeyi meydana getirmede yetersiz bile olsa, teşebbüs mümkündür. Öldürme suçunda, ör., hasmına zehirli bir pasta gönderen kimse; içindeki malzemenin etkisinden ötürü, zehir ölüm neticesini meydana getirmede etkisiz kalsa bile, öldürme suçunun icrasına elverişli hareket/vasıta ile başlamış sayılır. Gene, içindeki barutun kötü cinsten olması yüzünden, merminin, öldürme neticesini sağlamaması halinde de, hareket / vasıta öldürmeye elverişlidir. Kanun suça teşebbüste hareketin sadece elverişli olmasını yeterli gördüğünden, hareketin yetersiz kalması halinde de, suça teşebbüs vardır.
    Doktrinde, vasıtadan sadece “alet” anlaşılmamaktadır. Bazı hallerde, insanın organları da vasıta olabilir. Gerçekten, yaralama, cinsel saldırı, vs., suçlarında, ör., el, kol, yumruk, ayak, vs., elverişli vasıtadır ( Dönmezer-Erman ).

    4. Elde olmayan nedenlerle icrasının tamamlanamaması
    Kanun, teşebbüs için, failin, kastettiği suçun icrasına başlaması, ama elinde olmayan nedenlerle tamamlayamamasını aramaktadır.
    Elinde olmayan nedenlerden maksat, failin iradesi dışında gerçekleşen ve icranın tamamlanmasını engelleyen nedenlerdir. Ne amaçla olursa olsun, fail, suçun icrasını, kendi serbest iradesi ile tamamlamadığında, ortada engel neden yoktur. Bu suçu işlemekten gönüllü vazgeçmedir.
    Engel neden, maddi bir neden olabileceği gibi, manevi bir neden de olabilir. Engel neden üçüncü bir kişinin fiilinden, yahut maddi bir enerjinin katılması sonucunda da meydana gelebilir. Ancak, engel neden, kökeni ve türü ne olursa olsun, her zaman failin iradesi dışında ortaya çıkan ve failde etkilerini meydana getiren bir nedendir.
    Engel nedenin ortaya çıktığı an, suçun tamamlanmasından önceki bir an olmalıdır. Kanun, engel nedenin, icra hareketlerinin bitirilmesinden veya neticenin meydana gelmesinden önce ortaya çıkması arasında bir fark gözetmemektedir. Kanun, eksik teşebbüs, tam teşebbüs ayırımına itibar etmemektedir.
    Ancak, Kanun, suça teşebbüsün cezasını asgari ve azami hadler arasında göstermiş olduğundan ( m. 35/2 ), ceza belirlenirken, madem “ zarar veya tehlikenin ağırlığı “ göz önüne alınmak zorundadır, engel neden yüzünden icra hareketlerinin tamamlanmaması ile icra hareketlerinin tamamlanması ama neticenin meydana gelmemesi arasında bir fark gözetilmesini de zımnen istemiş olmaktadır. Böyle olunca, Kanun inkâr bile etse, özellikle neticeli suçlarda, hala eksik teşebbüs , tam teşebbüs ayırımı örtülü olarak devam etmektedir. Gerçekten, hakim; kişinin işlemeyi kastettiği suçu elverişli hareketlerle icraya başladıktan sonra, işlemekte olduğu suçta icra hareketlerini tamamlamış olup olmadığını belirlemedikçe; Kanunun iki had arasında öngördüğü cezayı somut olaya uygulamak imkanına sahip bulunmamaktadır. Eğer, hakim, “ meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını “ göz önüne almak zorundaysa, icranın tamamlanmaması ile icranın tamamlanması ama neticenin meydana gelmemesini birbirinden ayırt etmek ve cezayı buna göre belirlemek zorundadır. Bu, bir halk deyişi ile, kapıdan kovulan tam teşebbüs, eksik teşebbüs ayırımının, bacadan içeri alınmasıdır.

    5. Ceza
    Kanun, 35/2. maddesi hükmünde, teşebbüs derecesinde kalan suça tamamlanan suçtan daha az ceza vermektedir.
    Ceza miktarları iki had arasında gösterilmiştir. Hakim, cezanın asgari ve azami hadleri arasında temel cezayı belirlerken kuşkusuz Kanunun 61. maddesi hükmü ile bağlıdır. Bu madde hükmü, göz önüne alınacaklar arasında, “ meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını “ ( e ) da saymış bulunmaktadır. Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı 35/2. madde hükmünde de yer almaktadır. Kanun, “ meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre “ diyerek cezanın tayininde zarar veya tehlikenin ağırlığının göz önüne alınmasını emretmiş olmaktadır. Suça teşebbüste kamusal veya bireysel “ zararın “ değil sadece kamusal veya bireysel “ tehlikenin “ mümkün olması bir yana, Kanunun 61/1, e hükmü karşısında temel cezanın tayininde nasıl bir yol izlenmesi gerektiği hususu belirsizdir. Gerçekten, Kanun, 61/ 3. madde, “ Birinci maddede belirtilen hususların suçun unsurunu oluşturduğu hallerde temel cezanın tayinindi ayrıca göz önünde bulundurulmaz “ hükmüne yer vermiştir.
    Zarar veya tehlike “suça teşebbüsün” unsurları veya şartları arasında sayılmamaktadır. Eğer böyle düşünülürse, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, hem 35/2. madde hükmü, hem de 61/1,e maddesi hükmü uygularınken göz önüne alınacaktır. Bu, bir halk deyişiyle “bir koyundan iki post çıkartmak” olur. Buna karşılık, zarar veya tehlike, teşebbüs edilen suçun unsuru olarak alındığında, 61/1,e maddesi hükmü gereğince, suça teşebbüste, temel ceza tayin edilirken ayrıca göz önünde bulundurulmayacaktır. Bu durumda, zarar veya tehlikenin ağırlığı, teşebbüs aşamasında kalan bir kısım suçlarda temel cezanın tayininde ayrıca göz önüne alınmayacak, teşebbüs aşamasında kalan diğer bir kısım suçlarda, hem 35/2. madde hükmü, hem de 61/1,e maddesi hükmü karşısında, iki kez göz önüne alınacaktır. Bu da, suça teşebbüs eden iki kişiden birini, kanun önünde ötekine nazaran daha imtiyazlı kılmaktır. Sorunun aşılmasının, tabii olabilirse, ancak 35. veya 61.madde hükmünden birinin ihmal edilmesiyle mümkün olabileceği düşünülebilir. Ancak, hakimin, herhalde geçerli iki hükümden birini ihmal etmek biçiminde bir yetkisi yoktur.
    Bu açık durum karşısında, Kanunun 35/ 2. maddesinin “ meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre “ hükmünden maksat, herhalde eskinin “eksik teşebbüs” ve “tam teşebbüs” ayırımıdır.Burada, “meydana gelen zarar” tam teşebbüsü, bunun karşılığı olarak, “meydana gelen tehlike” eksik teşebbüsü karşılamaktadır. Zarar ve tehlikeyi bu şekilde anlamak, normun maksadına uygundur, çünkü kanun, bu hükmü ile, suça teşebbüs fiilinin tehlike meydana getirmesi halini, zarar meydana gelmesi halinden daha az bir ceza ile cezalandırmak istemektedir. Bizce, tarihi kanun koyucu, farkında olmadan 765 sayılı Kanunun eksik teşebbüs-tam teşebbüs ayırımını kabul etmiş olmaktadır. Tek çıkar yol, 765 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu döneminde oluşmuş olan içtihat ve doktrinin, sorunun çözümünde, hâlâ geçerliliğini koruduğunu kabul etmektir.

    6.İşlenemez suç
    Vasıtanın suçun işlenmesine elverişli olmaması, yahut suçun maddi konusunun bulunmaması halinde, geleneksel doktrinin “ elverişli olmayan teşebbüs” ve İtalyan Ceza Kanununun ( m.49/2 ) “işlenemez suç” dediği durum ortaya çıkmaktadır.
    Kanun bu durumu düzenlemiş değildir. Doktrin, vasıtanın elverişli olmaması veya maddi konunun bulunmaması halini, “işlenemez suç” sözü ile ifade etmektedir. Kanunumuzda konuya ilişkin bir düzenlemenin bulunmaması bir eksiklik değildir, çünkü, suça teşebbüs başlı başına bir suç olduğundan, unsurlarından birinin gerçekleşmemiş olması halinde, suça teşebbüs, dolayısıyla kanunun cezalandırdığı bir fiil mevcut bulunmamaktadır.
    Madem işlenemez suç vasıtanın bir suçu işlemeye elverişli olmaması veya maddi konunun bulunmaması düşüncesine dayanmaktadır, vasıtanın/hareketin bir suçun işlenmesine elverişliliği durumunun, somut olarak, yani oluşa göre saptanması gerekmektedir. Açıkçası, vasıtanın elverişliliği saptanırken, önce de belirtildiği üzere, failin hareketinin cereyan ettiği tüm şartlar göz önüne alınacak, o somut şartlarda neticenin meydana gelebilirliği tahmin edilmeye çalışılacaktır. Gerçekten, örneğin, mağdurun bulunduğu tespit edilen yerde ateş edildiği esnada bulunmaması yahut mağdurun silahın menzili dışında kalması halinde, vasıta neticeyi meydana getirmeye elverişli sayılamayacağından, burada artık suça teşebbüsten değil, işlenemez suçtan söz edilecektir.
    Ancak, maddi konunun yokluğu söz konusu olduğunda, geleneksel doktrini izleyen birçok yazar, cürmî davranışın yöneldiği kimsenin veya şeyin “ mutlak yokluğu “ ile “ arızî yokluğunu “ birbirinden ayırt etmekte, sadece mutlak yokluk halinde işlenemez suçun varlığını kabul etmektedir. Böyle olunca, ör., gece, az önce yatağından kalkarak mutfağa su içmeye giden mağdurun yatağına, orada olduğu düşünülerek ateş edilmesi halinde, işlenemez suç değil, teşebbüs derecesinde kalan suç söz konusu olmaktadır (Manzini, Saltelli-Romano, Maggiore, vs.). Buna karşılık, kimi yazar, işlenemez suçtan söz edilebilmesi için maddi konunun cürmî faaliyetin başladığı esnada bulunmaması gerektiği; bizzat bu faaliyetin sürdüğü esnada maddi konunun bulunmaması halinde ise suça teşebbüsün söz konusu olduğu düşüncesindedir ( Vannini, vs. ).
    Getirilen her iki ölçüt de yetersiz bulunmuştur. Gerçekten, ilkinki, maddi konunun arızî yokluğunu mutlak yokluğundan mantıksal olarak belirgin bir biçimde ayırt etmek mümkün olmadığından, kuramsal bir esasa değil, daha çok pratik gereklere dayanmaktadır. İkincisi, keyfidir; çünkü maddi konunun (cürmî faaliyetin başlamasından önce veya sonra ) yok olma anı, gerek nesnel ( fiilin tehlikeliliği ) gerekse öznel bakış açısından ( bizzat fiilin semtomatik değeri ) anlamdan yoksundur.
    Bu durum karşısında, çözümün, cürmî fiilin yapılmaya başladığı ana gidilerek maddi konunun varlığını tespitte aranması gerektiği düşünülmektedir. Bu demektir ki, failin suç işleme planını gerçekleştirmeye koyulduğu anda ortaya çıkmış gözükse bile, fiilen mevcut olan, yani fiilin cereyanından ortaya çıkan durum göz önüne alınmamalıdır. Belirtilen bu anda maddi konunun mevcudiyeti eğer şüpheli gözüküyorsa, işlenemez suç söz konusudur. Kuşkusuz, bunun dışındaki hallerde, fiil cezalandırılacaktır. Gerçekten, ör., otobüste, para cüzdanını çıkarken evinde unutan bir yolcunun cebine elini sokarken yakalanan yankesicinin fiili, işlenemez suç değil, hırsızlık suçuna teşebbüstür.
    Kanunumuz, işlenemez suça, hukuki herhangi bir hüküm ve netice bağlamamıştır. İCK., bu halde, işlenemez suçun failine, emniyet tedbiri uygulanabileceğini öngörmüştür ( m. 49 ).

    7.Varsayımsal ( mefruz ) suç
    Varsayımsal suç, aslında hata teorisiyle ilgili olmakla birlikte, genelde, salt didaktik amaçlarla, suça teşebbüs içinde incelenmektedir.
    Görünüşte, işlenemez suç ve varsayımsal suç, birbirine benzemektedir, ancak işlenemez suç, varsayımsal suçtan tümden farklıdır.
    Varsayımsal suç, failin, aslında her hangi bir suçu oluşturmadığı halde, fiilinin bir suçu oluşturduğunu sanmasıdır. Görüldüğü üzere, bu hata, kusurluluğu kaldıran hatadan farklıdır. Burada, fail, kanunun suç saydığı bir fiili suç saymama şeklinde bir hataya düşmüş değildir, tersine kanunun suç saymadığı bir fiili suç saymak hatasına düşmüştür.
    Failin fiili kanunun bir hükmünü ihlal etmediği için, ortada bir suç da yoktur. Öyleyse, varsayımsal suç, failin kendi yarattığı suçtur, suçun bir türü değildir.
    Varsayımsal suç, hukuki bir hata nedeniyle ortaya çıkabileceği gibi, fiili bir hata nedeniyle de ortaya çıkabilir.
    Bir kimsenin yazıda sahtecilik yaparak veya sahihini değiştirerek özel evrakta sahtekarlık suçunu işlediğini sanmasında hata hukukidir, çünkü özel evrakta sahtekarlık suçunda, sadece evrak üzerinde sahtecilik yapmak yetmemekte, ayrıca üzerinde sahtecilik yapılan evrakın kullanılması gerekmektedir ( Kşz. 765 sayılı Kanun, m. 345 ve 5237 sayılı Kanun, m. 207).
    Fiili hata nedeniyle varsayımsal suçun ortaya çıkması çeşitli biçimlerde olabilir. Gerçekten, suçun zorunlu unsurlarından birinin bilinmemesi halinde varsayımsal suç söz konusu olabilir. Örneğin, kendisinin olan bir şeyi başkasının sanarak alması halinde, fail, hırsızlık suçunu işlemiş olmaz . Doğru söylediği halde yalan söylediğini sanan fail, yalan şahitliği suçunu işlemiş olmaz.
    Aslında bir hukuka uygunluk nedeni varken, failin suç işlediğini sanması halinde de varsayımsal suç vardır.
    Son olarak, varsayımsal suç, oluşması için failin bir sıfatını gerektiren suçlarda, failin bu sıfatı var sayılması halinde ortaya çıkabilir. Örneğin, aslında memur olmadığı halde kendini memur sayan kimse, görevi ihmal suçunu işleyemez.
    İCK., varsayımsal suç ( Reato supposto ) halinde faile ceza verilemeyeceğini, ancak fiili başka bir suçu oluşturuyorsa o suçtan ceza verilebileceğini hükme bağlamıştır (m.49/son ). Kanunun, bu konuda bir düzenleme yapmamıştır. Bu, bir eksiklik değildir. Esasen, böyle bir hükme gerek yoktur.

    8.Gönüllü vazgeçme
    Kanun, 36. maddede, “ Fail, suçun icra hareketinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabaları ile suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu taktirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır “ hükmüne yer vermiştir.
    Görüldüğü üzere, Kanun, “ gönüllü vazgeçme” ile “ etkin pişmanlığı “ aynı şey saymış, dolayısıyla aynı hükümlere tabi kılmıştır. İCK., her iki kurumu ayırt etmekte, etkin pişmanlık halini sadece cezayı azaltan bir neden saymaktadır ( m. 56/son) . 765 sayılı Kanun, gönüllü vazgeçmeyi düzenlemiş ( m. 62/2 ), etkin pişmanlığa yer vermemiş, bu halde cezayı azaltıp azaltmamayı hakimin taktirine bırakmıştır ( m. 59 ).
    Bizce 5237 sayılı Kanunu yaptığı düzenleme, suçluluğa prim vermekle kalmamakta, ayrıca, özellikle geçitli suçlarda içinden çıkılmaz sorunları da beraberinde getirmektedir. Gerçekten, ör., öldürmeye teşebbüste, fail ağır bir biçimde yaraladığı mağduru hastaneye götürerek ölüm sonucunu engellemiş olsa, Kanuna göre, öldürmeye teşebbüsten dolayı cezalandırılmayacak, ancak tamamlanan kısım başka bir suç oluşturuyorsa o suçtan ceza verilecektir. Burada, tamamlanan kısım, yaralamadır. Öyleyse, faile hangi esasa dayanılarak yaralama suçundan ceza verilecektir ? Bu konu açık değildir. Failin kastı öldürmedir, yaralama kastı yoktur. Tabii, cezasız kalmasının düşünülmesi mümkün olmadığından, faile, yaralamadan ceza verilirse; yaralama kastının olmadığı göz önünde tutulduğunda, bu; herhalde, tarihi kanun koyucunun kanun gerekçesinde “fiyakalı bir biçimde reddettiği” objektif sorumluluk esasına göre ceza vermekten başka bir şey olmaz. Aynı sorun cinsel saldırı suçunda ( CK. m. 102 ) da mevcut bulunmaktadır. Fail cinsel saldırı fiilini “ vücuda bir organ sokarak “ işlemeye kalkışsa ( CK. m. 102/2 ), mağdurun yalvarması üzerine fail vücuda organ sokmaktan vazgeçse, durum ne olacaktır ? Kuşkusuz, burada, failin icra hareketlerinden gönüllü vazgeçtiği ana kadar olan hareketleri dolayısıyla kendisine “ vücuda organ veya sair bir cisim sokma” suçuna teşebbüsten ceza verilmeyecektir. Ancak, failin o ana kadarki hareketlerinin maddeten cinsel saldırı suçunu (CK. m. 102/1) oluşturduğunda kuşku yoktur. Failin kastı, mağdurun vücuduna bilerek ve isteyerek organ sokmaktır. Kast yönünden yukarıdaki örnekle birebir benzeşir olmamakla birlikte, böyle bir durumda, Fail, Kanunun 102/1. maddede öngördüğü suçtan hangi esasa göre sorumlu olacaktır? Herhalde, sorumluluğun esası, burada da, çok azı da kapsar desek de, kusurlu sorumluluk olmayacaktır, çünkü failin kastı, 765 sayılı Kanunun ifadesiyle sarkıntılık etmek veya ırza tasaddide bulunmak değildir, ama açıkça ırza geçmedir.
    Gönüllü vazgeçme, failin, icrasına başladıktan sonra, suçu işleme kararını değiştirmesi ve isteyerek cürmî faaliyetine son vermesidir. Örneğin, hırsız, soymak istediği evin kapısını anahtar uydurarak açtıktan sonra, faaliyetini kesip oradan uzaklaştığında, suçun icrasından gönüllü vazgeçmiş olmaktadır.
    Kanun vazgeçmenin saikine bakmamıştır. Önemli olan, failin, suçun icrasından vazgeçmiş olmasıdır. Suçun icrasında failin istediği veya korktuğu yahut ilerde daha iyi bir fırsat yakalamak için vazgeçmiş olmasının önemi bulunmamaktadır. Kanun, vazgeçmenin nihaî olmasını da aramamıştır, sadece o somut olayda suçu işlemekten vazgeçilmiş olması yeterlidir.
    Ancak, bu konuda, çoğu kez zorluklarla karşılaşılmaktadır. Burada, bir engel neden çıkması yüzünden suçun icrasına devam edilememesi ile suçun icrasından gönüllü vazgeçilmesini birbirine karıştırmamaya özen göstermek gerekmektedir. İsteyerek / gönüllü vazgeçme, iki davranıştan birini seçme imkanını zorunlu kılmaktadır. Gerçekten, söz konusu imkan, ör., mağdurun inatla direnmesinde olduğu gibi, sadece iki davranıştan birinin imkansız olması halinde değil, aynı zamanda farklı davranışın hiçbir makul kimsenin göze alamayacağı bir riski taşıması halinde de mevcut değildir. Bu bağlamda olmak üzere, ör., suçüstünde yakalanmak tehlikesinin ortaya çıkması üzerine faaliyetine son veren fail, işlemekte olduğu suçun icrasından gönüllü vazgeçmiş sayılmaz.
    Gönüllü vazgeçmenin esasına gelince, kimi vazgeçmeyle birlikte kusurlu iradenin ortadan kalkmış olduğu düşüncesine dayandırırken, kimi suç politikasına, açıkçası suç işleme kararından vazgeçen suçluya “ altın bir köprü “ sunma toplumsal çıkarına dayandırmaktadır ( Antolisei ). Gerçekten, burada, devam ederek bitirme imkanı varken bu yola gitmeyen, dolayısıyla icrasına başladığı cürümden vazgeçmek isteyen suçluya, işlemekte olduğu suça cezası verilmemekle, bir “ödül” sunulmuş olmaktadır. Kanun koyucu, sadece cezayla değil, bu yolla da, kurallarına uymayı sağlamak istemiş, dolayısıyla son bir kez suça bulaşmış kişiyi kazanmaya çalışmıştır.
    Eylemli pişmanlığa gelince, fail, icra hareketlerini bitirmiştir. Kararını değiştirmesi mümkün değildir. Artık yapacağı bir şey yoktur. Fail sadece neticenin meydana gelmemesini önlemeye çalışmaktadır. Bundan ötürü, etkin pişmanlıkla gönüllü vazgeçmeyi hüküm ve neticeleri bakımından bir tutmak, benzer olmayanları benzer saymaktır. Bu, kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olarak, eylemli pişmanlık gösteren faili, gönüllü vazgeçen fail karşısında daha imtiyazlı kılmaktır.




    8.çeşitli suçlarda teşebbüs
    Hangi tür suçlara teşebbüsün mümkün olduğu konusu tartışmalıdır. Konu, soyut olarak değil, her somut olayda değerlendirilmelidir.
    Ancak bazı suçlarda teşebbüs mümkün değildir.
    765 sayılı Kanun kabahat suçlarına teşebbüs mümkün görmezken, 5326 sayılı Kanun, istisna da olsa, 13. maddesi hükmünde kabahatlere teşebbüsü mümkün görmektedir.
    Salt hareketin cezalandırıldığı “kalkışma suçlarına” ( m.302, 309, 311, 312, vs. ) gelince, niteliklerinden ötürü, zaten bu suçlara teşebbüs mümkün değildir. Gerçekten, kiminin iddiasının tersine, bunlar ne teşebbüsü tamamlanmış suç gibi cezalandırılan suçlardırlar, ne de bu suçlarda hazırlık hareketleri cezalandırılmamaktadır. Bu suçlarda cezalandırılan hareket kalkışmadır. Kanunun cezalandırdığı hareketin yapılmasıyla birlikte bu suçlar oluşmaktadırlar. Bunlarda, hareketin parçalara bölünmesi imkanı yoktur. Böyle olunca, bunlara teşebbüs mümkün olamamaktadır.
    Taksirli suçlara teşebbüs mümkün değildir. Kanun, kişinin “..işlemeyi kastettiği suç..” hükmü ile sadece kasıtlı suçlarda teşebbüsü mümkün görmüştür.
    İhmal suçları söz konusu olduğunda, salt ihmal suçlarından, ihmal suretiyle icra suçlarını ayırt etmek gerekmektedir. Salt ihmal suçlarında teşebbüs mümkün değildir, çünkü suç sayılan fiilin yapılması için gereken zaman henüz geçmiş değilse, o fiili yapmamış olmak, normun ihlali sonucunu doğurmaz . Buna karşılık, suç sayılan fiilin yapılması için gereken zaman geçmişse, suç artık tamamlanmıştır. Tamamlanmış suça teşebbüs olmaz. İhmal suretiyle icra suçlarına gelince, ör., kasten öldürme fiili ihmali bir davranışla işlenmişse, bunlar aslında icra suçları olduğundan, bu suçlara teşebbüs mümkündür.
    Neticesi sebebiyle ağırlaşan suçlarda, genelde teşebbüsün mümkün olmadığı ileri sürülmüştür. Ancak, kimi, bu suçlarda da teşebbüsün mümkün olduğunu kabul etmektedirler. Örneğin, çocuk düşürmeye teşebbüs edildiğinde, korkudan kadın da ölmüşse, çocuk düşürtme suçuna teşebbüsün olmadığı söylenemez ( Anatolisei ).
    Neticesiz suçlarda, ör. tehdit, hakaret, vs., kural olarak teşebbüs mümkün değildir. Ancak, bu suçlarda, hareket parçalara bölünebildiğinde teşebbüs mümkün olabilir. Örneğin, mektupla tehdit, mektupla hakaret suçlarında, hareket parçalara bölünebildiği içindir ki teşebbüs mümkün olabilmektedir.


    II
    SUÇA İŞTİRAK

    1. Genel olarak
    Suçlar tek bir kişi tarafından işlenebileceği gibi birden çok kişi tarafından da işlenebilmektedir. Kanunun suç saydığı bir fiili birden çok kişinin birlikte işlemesine suça iştirak denmektedir.
    Suça iştirak, ya arizi iştirak, ya da zorunlu iştirak biçiminde olur. Kanun, Birinci Kısım, Dördüncü Bölüm, 37-41. maddelerinde arizi iştiraki düzenlemiştir. Zorunlu iştirakte birden çok kişinin birlikte suç işlemesi suçun bir unsurunu oluşturduğundan, bu tür iştirakin genel bir düzenlemesi bulunmamaktadır. Zorunlu iştirak halinde işlenen suçlara çok failli suçlar da denmektedir. Bunlar tek tek kanunun özel hükümleri arasında yer almaktadırlar. Bu nedenle, suça iştirak dendiğinde, genel olarak arizi iştirak anlaşılmaktadır.
    Kanunilik ilkesi karşısında, iştiraki düzenleyen kurallar, ceza sorumluluğunu genişleten ceza normlarıdırlar. İştiraki düzenleyen hükümler olmasaydı, birlikte suç işleyen birçok kişiyi cezalandırmak mümkün olmazdı. Bu özellikten ötürü, söz konusu hükümler, tercim edici normlara nispetle tamamlayıcı ceza normlarıdırlar. Böyle olunca, kiminin düşüncesinin aksine, birlikte suç işlemeye “ iştirak suçu“ demek yanlış olur, doğrusu, suça katılma veya suça iştiraktir.
    Kanunun gerekçesinde ileri sürülenin tersine, suça iştirakın sorunları, pek fazla değişmiş değildir; bunlar, dün ne iseler, hemen hemen bugün de odurlar. Kanun koyucu yeni bir şeyicat etmiş değildir. Gerçekten, temel sorunlar, iştirakin esası, suça katılma iradesi, nedensel katkı, kararlaştırılmayandan sorumluluk, suç ortaklığından çekilme ve suçu etkileyen nedenlerin sirayetidir. Kuşkusuz, farklı çözümler, farklı sistemlere vücut vermiştir. Örneğin, Rocco Kanununun koyduğu sistem, Zanardelli Kanununun koyduğu sistimden farklıdır. Alman doktrinininde konu daha farklı düşünülmektedir. Geçmişin kazanımları bir tarafa atılarak, tabiri caizse “deve mi kuş mu olduğu “ belli olmayan bir şeyin, bir “icat” olarak taktimi yanlış olmuştur.

    2. İştirakin esasını açıklayan düşünceler
    Birçok kişi katılarak birlikte bir suçu işlediklerinde, kanunun suç olarak tanımladığı fiili işleyen kimse/kimseler yanında, aynı zamanda aslında yasak olmayan davranışlarla cürmi fiilin işlenmesine katılan kimselerin cezalandırılmasının esasının ne olduğu konusu tartışmalıdır.
    Geleneksel anlayışta, birden çok kimse tarafından işlendiğinde bile, suç bir bütündür, bölünemez. Bundan ötürü, suça iştirak, çok faille işlenen tek bir suç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu düşünce eleştirilmiştir: Faillerin çokluğu yanında her faile ait hareketlerin de çokluğu söz konusu olduğundan burada tek bir suçtan değil, ama birçok suçtan söz edilebilir. Böyle olunca, birden çok kimse birlikte suç işlediklerinde, “ suça iştirakten “ değil, “iştirak suçundan” söz etmek gerekmektedir. Eleştiri tutarlı değildir. Gerçekten, iştirak halinde suç işleyen kimselerin hareketleri biribirlerinden bağımsız değildir, tersine hepsi birlikte tek bir işe, tek bir faaliyete, açıkçası kanunun suç saydığı bir fiili birlikte işlemeye yöneltilmişlerdir. Kuşkusuz doğada suç yoktur, suç hukukun yarattığı bir kavramdır. Bu yüzden, olgusallığın esas olduğu fizik alemde bağımsızlık gösteren bir şeyin, amaçsallığın esas olduğu normatif alemde, gereksinimlerinin sonucu olarak farklı algılanması imkansiz değildir. Suç ortaklarının hareketleri fizik alemde esasen birbirlerinden bağımsız da olsalar, faillerinin amaçlarını göz önünde tutarak, hukuk, onları iştirakte bir bütün olarak görmektedir. Böyle olunca, suç çokluğundan değil, ama tek bir suçtan; dolayısıyla iştirak suçundan değil, ama suça iştirakten söz etmek doğru olmaktadır.
    Alman doktrininde ortaya konan ve halen de o ülkede geçerli olan bir düşünce, birden çok kimsenin faaliyetlerinin sonucu olarak gerçekleşen bir suçta, yani iştirak halinde işlenen suçlarda, kendisinden fer’î hareketlerin ayrılabildiği aslî bir hareketin olduğunu kabul etmekte, dolayısıyla sadece aslî hareketi gerçekleştiren kişi veya kişileri “ fail “ saymakta, diğerlerini “suça katılan” olarak nitelendirmektedir. Bu ikinciler, yani suça katılanlar, birbaşına hukuka aykırı fiilin nedeni değildirler, failin gerçekleştirdiği suçla ilişkili kılındıklarında ancak davranışları bir anlam kazanmaktadır. Gerçekten, kanunun suç saydığı fiilin işlenmesine katılanların hareketleri kendiliklerinden cezalandırılabilen hareketler değildirler, çünkü kanunun suç olarak tanımladığı bir fiili gerçekleştirmemektedirler. Bunlar, cezalandırmanın konusu yapılıyorsa, bu, iştiraki düzenleyen hükümlerden gelmektedir. Öyleyse, kanunilik ilkesi karşısında, iştiraki düzenleyen hükümler, ceza sorumluluğunu genişleten ceza normlarıdırlar. Esasen ceza konusu olmayan hareketler, bu yolla, ceza konusu yapılmaktadır. Bu düşüncenin zorunlu sonucu, iştirak halinde işlenen suçlarda, asıl fiil gerçekleşmiş olmadıkça, gerçekleşmiş olan fer’î davranışların tek başlarına cezalandırılamayacakları esasıdır. Burada, asıl fiilin gerçekleşmiş olması, suça iştirakın zorunlu şartı olmaktadır.Ancak, bu düşünce doktrinde eleştirilmiştir. Bir kere, suça katılanların haretleri münferiden, yani bir ötekinden bağımsız olarak göz önüne alınamaz, çünkü suçu gerçekleştiren hareketler, gerek öznel gerekse nesnel olarak belli bir amaca yönelmiş olan bir bütün teşkil etmektedirler. Suçun işlenmesine katılan çeşitli hareketleri birbirine bağlayan bağ, yani hep birlikte bir suçu işleme iradesi, fail denen kişinin fiilini suça katılan kişilerin haretelerinden ayırı saymaya imkan vermemektedir. İştirak eden kimsenin işlenmesine katıldığı fiil, başkasına ait bir fiil değildir, kendi fiili gibi sorumlu tutulduğu bir fiildir. Öte yandan, cürmi fiile iştirakin birçok hallerinde, açıkçası suçu birdençok fail birlikte işlediğinde, yani fer’î hareketlerin katılımı söz konusu olmadığında, iştirakin varlığı inkar edilmektedir ki, bu, kabul edilebilir bir sonuç değildir.
    Bir düşüncede, iştirakin esası nedenselliktir. Suça katılan kimseler hukuka aykırı fiile birlikte neden olduklarından, o fiilin doğmasına neden olan herkes, fiilden sorumlu olmalıdır. Yapısından ötürü netice tektir ve bölünemez. Bunun sonucu olarak, neticenin meydana gelmesini sağlayan şartlar eşittirler. O halde suçun meydana gelmesine katılan herkes, suçun bütününü gerçekleştirmektedir, dolayısıyla ortaklaşa işlenen suç bir bütün olarak her ortağa yükletilmelidir. Düşünce eleştirilmiştir. Bir kere nedenlerin eşitliği, yani neticeyi meydana getiren her şartın neden sayılması çok tartışmalı bir konudur. Ayrıca, somut olarak, nedenlerin eşitliğini kanıtlamak olanağı da yoktur. Öte yandan, bu düşünce salt nedenselliği esas aldığından, iştirakte kusuru görmezlikten gelmektedir. Her halde, iştirakte, suça katılan kişilerin kusurları göz önüne alınmak zorundadır.
    Başka bir düşünce, iştirakin esasını “ cemiyet “ veya “ örgüt “ denen beşeri olguda aramaktadır. Gerçekten, insanlara vergi bir özellik, cemiyetleşebilmeleri, örgüt kurabelmeleri, yani örgünleşebilmeleridir. Örgünleşme, birçok şeyi yapmada tek tek fertlerin güçlerinin yetmemesi, belli amaçlara ulaşmada güçlerini birleştirmelerinin gerekli olduğu olgusuna dayanmaktadır. Gerçekten, birleşme, örgün olma, imkansız olan bir işi mümkün kılabilir. “ Birlikten kuvvet doğar”. Çoğu kez kuvvetleri birleştirmek başarıyı kolaylaştırır. Örgünleşme, yapısı bakımından aynı amacı güden birçok kişinin varlığını ve birbiriyle ilişkili olarak birlikte bir iş yapmalarını gerektirmektedir. Örgünleşme iş bölümünde bulunmayı gerektirir. Bir amaçlara ulaşmak için aralarında örgüt kuran, yani örgünleşen fertler, zorunlu olarak, yeteneklerine ve güçlerine göre, aralarında işbölümü yapmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, örgünleşme olgusunda, tek tek kişilerin davranışları karşılıklı olarak birbirini tamamlamakta, birlikte tek bir iş meydana getirmektedirler. O halde, suça iştirak, örgünleşme olgusunun, ceza hukukundaki belirtisinden başka bir şey değildir. Gerçekten, cürmi bir fiile iştirak etmede, birçok kişi, belli bir amaca ulaşmak için, güçlerini birleştirmekte ve aralarında işbölümü yapmaktadırlar. Her bir ortak, öteki ortaklarca istenmiş olan neticenin gerçekleştirilmesine, onların da katıldığını bilerek katkıda bulunmaktadır. Katılanlar arasında, burada da, bir işbölümü gerçekleşmektedir. İşte bu işbölümü sayesinde, çeşitli birçok davranış birbirleri ile ilişkili olmakta ve tümü birlikte bir bütünü oluşturmaktadır ( Antolisei, 551 ).
    Biz bu düşünceyi bölüşüyoruz.
    Düşünceden iki önemli sonuç çıkmaktadır. 1. Suça iştirakte her münferit hareket bağımsızlığını yitirir. Hareketler tek bir amaca yönelmiş olduklarından ve karşılıklı olarak birbirlerini tamamladıklarından tek bir faaliyetin, tek bir işin, açıkçası tek bir fiilin unsurlarını oluşturmaktadırlar. 2. Çeşitli hareketler, her bir ortağa ve birlikte hepsine ait olarak, tümü bir blok teşkil etmektedir. Suça katılanlar arasında amaç nasıl ortaksa, ortakların gerçekleştirmek istedikleri amacı sağlamak için yaptıkları hareketler de aynı şekilde ortaktır. Böyle düşünmek hukukun gerçeklerine de uymaktadır, çünkü hukuk, faile sadece kendi davranışının sonuçlarını yuklememekte, ayrıca davranışında göz önüne aldığı kendi davranışı dışında kalan diğer davranışların sonuçlarını da yüklemektedir. Gerçekten, hukukta, insan fiilinden kaynaklanmayan, ancak onun tarafından amaçlarını gerçekleştirmede hesaba katılan güçler bizzat faile ait sayılmaktadır. Bir hayvan veya bir aygıt vasıtası ile başkasının bir şeyini o kişinin rızası hilafına alan kimse hırsızlık suçunu işlemiş sayılmayacak mıdır ? Aynı şekilde batmakta olan bir gemiye hasmını bağlamış olan kişi onu öldürmekten sorumlu tutulmayacak mıdır ? Hiç kuşku yoktur ki fail, bu hallerde fiilinden sorumlu olacaktır. O halde, bu doğruysa, suça iştirakte ortakların hareketlerinin birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir, çünkü her bir tek işin, açıkçası bir tek fiilin ona vücut veren bir parçasını oluşturmaktadır. Eğer söz konusu hareketler sadece kendilerini doğrudan meydana getirenlere ait değil de suça katılanların her birine aitseler, buradan, sadece asıl denen, yani kanunda tanımlanmış olan fiili yapan kimsenin değil, ama ortaklardan tümünün suçun faili oldukları sonucu çıkmaktadır. Öyleyse, suça katılan her bir ortağın sorumluluğu, katıldığı suçun faili olmasından ileri gelmektedir, çünkü her bir ortağın hareketi, birlikte bir bütün olarak, işlemesi kastedilen suça vücut vermektedir.

    3. Kaunun düzenlemesi
    Kanun, gerekçesinde 765 sK. un “aslî “ ve “fer’î iştirak”, “aslî maddî “ ve “aslî manevî iştirak”, “fiili irtikap eden” ve “doğrudan doğruya beraber işleyen”, “zorunlu fer’î iştirak” vs. ayırımlarını, kişinin suçun işlenişine katkısının gerçekleştirilen suç içerisinde değil de ondan bağımsız olarak ele aldığı ıçın sakıncalı bulmuş, dolayısıyla o sistemden vazgeçtiğini belirterek, suça iştırak konusunda yeni bir sistem getirdiğini ileri sürmektedir. Kanun, getirdiği sistemin temeline ne anlama geldiği doktrinde belli olmayan, anlamı kendinden menkul “ suçun işlenişi üzerine ortak hakimiyet “ kavramını koymuştur.
    Kanunun iştiraki düzenlemesine bakıldığında, aslî – fer’î iştirak ayırımının isim değiştirdiği ama kalkmadığı gözlenmektedir. Kanun 37. maddede“ Faillik “ madde başlığı altında aslî iştiraki, 39. maddede “ Yardım etme “ başlığı altında fer’ î iştiraki düzenlemiş olmaktadır. Gene, Kanun, 38. maddede “ azlettirme “ madde başlığı altında ve 39/2 a maddesinde aslî manevi iştiraki düzenlemiş bulunmaktadır. Bu demektir ki, Kanun, gerekçenin aksine olarak, suça katılanların suça nedensel katkılarını göz önüne almış, dolayısıyla faillerini, aslî ve talî failler olarak bir ayırıma tabi tutmuştur. Öyleyse, Kanun, 765 sK’ dan farklı olarak, sadece cürmi fiili “ doğrudan doğruya beraber işlemek “ ve “ zorunlu ferî iştirak “ halini kaldırmıştır. Gerekçeden, zorunlu feri failin asli faillik içerisinde değerlendirildiği görülmektedir. Ancak, gerekçede zorunlu feri faillik için verilen “ bir iş yerinde işlenen silahlı yağma suçunda dışarıda gözcülük yapan kişi “örneği doğru, açıklaması yanlıştır. Zira 765 s K., suça katılan kişinin davranışının suçtaki değerini, hiçbir zaman “ suçun bütününden bağımsız olarak “ değerlendirmemiş, her zaman suçun bütünü içerisinde göz önüne almıştır. Zaten, doktrin ve uygulama, belirtilen biçimde oluşmuştur. Kanun, 765sK’dan farklı olarak, düzenlemesinde, doktrinde tartışmalı olan “dolayısıyla faillik “ kavramına yer vermiş, 40. maddede “ Bağlılık kuralı “ başlığı altında kendisine göre “ suça iştirakin şartlarını” belirlemeye çalışmıştır.
    Görüldüğü üzere, Kanun, iştirakin esasını açıklayan düşüncelerin her birinden bir parça alarak, “ ne kuş ne deve misali “ karma bir sistem meydana getirmiştir. Biz sanıyoruz ki, 41. maddenin gerekçesinde yer alan “ gerçekleştirilen suçun bütünlüğü “ , “ suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet “ , “ birlikte suç işleme kararı “, “ iştirak katkılarının karşılıklı olarak birbirlerini tamamlaması “ , “ birlikte suç işleme kararının varlığı “ vs. kavramlarından, Kanunun, bizim de katıldığımız sonuncu düşünceyi, yani iştirakin esasını “ cemiyet “ veya “ örgüt “ denen beşeri olguda bulan görüşü benimsemiş olduğu sonucuna varabiliriz. 39. maddede “ Yardım etme “ madde başlığı altında ayrıca fer’i failliğe yer verilmiş olması, Kanun koyucunun özellikle Alman doktirini benimsediği anlamına gelmez, çünkü yapılan bu düzenleme, sadece suça daha az nedensel katkıda bulunan kimsenin daha az ceza ile cezalandırılması anlamına gelmektedir.

    3. İştirakın şartları
    Kanun, 40. maddede “bağlilik kuralı” adı altında kısmen suça iştirakin şartlarını düzenlemiştir. Bu maddede, hangi şartlar oluştuğunda, birden çok kimsenin birlikte hareketi sonucunda ortaya çıkan suçun, iştirak halinde işlenmiş suç olduğu hususu düzenlenmiştir.
    Suça iştirakin şartları, genel olarak, suçun işlenmesine birden çok failin katılimı, suçun en azından teşebbüs derecesinde gerçekleştirilmiş olması, suça katılanların davranışlarının suçun gerçekleşmesine nedensel katkısının bulunması, suça katılanların ortaklık iradesidir
    A. Birden çok failin katılımı
    Suça iştirak, en başta, birden çok kimsenin, niteliği gereği olarak tek bir faille işlenebilen bir suçun icrasına katılmış olasını gerekmektirmektedir. Bu demektir ki, birden çok kişinin cürmi fiilin icrasına katılmış olması, suça iştirakin temel şartıdır.
    Ancak, buradan, bir suçun icrasına maddi olarak katılmış olan herkes, acaba o suçun faili sayılacak midir sorusu ortaya çıkmaktadır. Gerçekten, isnat yeteneği olmayan, kanunun kullandığı terimle kusur ehliyeti bulunmayan bir kimsenin, bir tüzel kişinin maddeten cürmi fiile katılmış olması suça iştirak için yeterli midir sorusunu akla getirmektedir.
    Kanun, 20. maddede, suçun failinin sadece gerçek kişi olduğunu, 765 sK’dan farklı olarak, tüzel kişinin ancak Güvenlik tedbirlerine muhatap olabileceğini kabul etmiştir. Böyle olunca, akla gelen ilk soru, suça iştirakte, tüzel kişilerin fail olup olamayacakları meselesidir. Kanun “Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanmaz “ diyerek tüzel kişiyi cezaya ehil görmemiştir. Buradan, bir gerçek kişi yanında bir de bir tüzel kişi suça katıldığında, suçun, suça iştirak halinde işlep işlenmediği tartışması ortaya çıkmamkatır. Biz, kanunun düzenlemesi karşısında, tüzel kişinin, iştirak halinde suç işlemesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla fail olamayacağını düşünüyoruz.
    Gerçek kişilere gelince, birçok yazar, suça iştirak eden sıfatını kazanabilmesi için suça maddeten katılan kimsenin isnat edilebilir olması, yani akıl hastası olmaması, yeterli zihinsel olgunlukta bulunması ve ayrıca kast ile hareket etmiş olması gerektiği kanaatindedir. Böyle olunca, isnat edilebilir olmaktan çıkarılın, isnat yeteneğini haiz olmayan, başkası tarafından hataya düşürülen ve maddi cebir altında hareket etmek zorunda kalan bir kimse, maddeten cürmî bir fiilin icrasına katılmış olsa bile, suç ortağı, yani suça iştirak etmiş sayılmayacaktır. Bütün bu hallerde, ancak cezadan sorumlu olabilen kişi suçun faili olabilir. Burada, cürmî fiilin maddeten icrasına katılan kişi “ araç “ kabul edilirken, cezadan sorumlu olabilen kişi “dolayısıyla fail” sıfatını kazanmaktadır: İsnat yeteneğinin yokluğu halinde kişi, “ pasif araç ”, diğer hallerde “kusurlu araç ” olarak nitelendirilmektedir.
    Dolayısıyle faillik düşüncesi eleştirilmiştir. İsnat yeteneğine sahip bulunmayan kimseler, kural olarak, bir kimsenin elinde pasif vasıta olacak kadar şuur ve iradeden yoksun değildirler. Kusurlu vasıta nitelemesi de bir çelişkidir. Bir kimse kusurlu ise vasıta değildir. Bu durum karşısında, bir suçun işlemesine maddeten katılan herkes, o suça iştirak etmiş sayılır, yani o suçun failidir. Suça katılan bazı kimselerin isnat yeteneğinden yoksun olması, bazı kimselerin suçun işlenmesine zorlanmış bulunması, o kimselerin cezaya muhatap olmamalarını sağlar, ancak faillik sıfatını etkilemez. Böyle olunca, suça iştirakten söz edilebilmek için, suça katılan kişilerin her birinin ceza sorumluluğunun olmasına gerek yoktur, sadece tek bir kişinin ceza sorumluluğunun olması yeterlidir.
    Bununla birlikte, Kanun, tartışmayı doktrine birakmamış, 37/2.madde hükmünde, açıkça dolayısıyla failliği düzenlemiştir: “ Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası üçtebirden yarısına kadar artırılır “. Dolayısıyla faillik, gerekçede, “Kişi suçu bir başkasını araç olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirebilir. Bu durumda …. arka plandaki kişi, suçun icra hareketlerini gerçekleştiren şahsın ve hareketinin üzerinde hakimiyet kurmaktadır ve bu hakimiyet nedeniyle fail olarak sorumlu tutulmaktadır “ biçiminde tanımlanmıştir. Öte yandan, isnat yeteneği olmayan kişinin suçun icrasında araç olarak kullanılması, sadece bir suç işlenmemekte aynı zamanda isnat yeteneği olmayan kişi istismar edilmektedir denerek, failin cezası artırılmaktadır.
    Bu durumda, ör., A, isnat yeteneği olmayan B’yi ikna ederek, hasmı C’yi öldürttüğünde; B sadece “ araç “ olduğundan, A B’nin öldürme fiiline iştirak etmiş olmayacak, kendisinin işlememiş olduğu bir fiilin, işlemişçesine faili olacaktır. O zaman, ortada birden çok fail olmadığından, her halde suça istirakten de söz edilemeyecektir. Oysa, burada, A C’ yi öldürmemiş, B’yi C’ yi öldürmeye azmettirmiştir. Fiili öldürmek değil, öldürmeye azmettirmektir. Gerçekten, B isnat yeteneğine sahip bir kimse olduğunda, bu kez suça iştirak söz konusu olmakta; A artık “ fail “ olmamakta; fail, B olmakta; A da, azmettiren olmaktadır.
    Bu çelişkili bir durumdur. Kanun koyucunun, bu yolu seçmede, maksadının ne olduğu anlaşılamamaktadır, çünkü dolayısıyla failliğe gitmeden, iştirake ilişkin sorunların çözülmesi, sanılanın tersine imkansız değildir.
    B. Suç en azından teşebbüs derecesinde gerçekleştirilmiş olmalıdır
    Bir suça iştirak edilmesi için, birden çok failin bulunmasından ayrı olarak, faillerden en azından birinin, kanunun tanımladığı cürmi fiili, teşebbüs derecesinde gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu şar gerçekleşmiş olmadıkça iştirakten söz edilemez.
    Kanun, 40. maddede, “suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir “ demektedir. Burada kasten ve hukuka aykırı olarak işlenmiş fiilden maksat, herhalde kanunun 37. maddede tanımlamış olduğu “ suçun kanuni tanımında yer alan fiil” olmaktadır. Gerçekten, kanunun suç olarak tanımladığı bir fiilin işlenmesine teşebbüs edildiğinde veya o fiil tamamlandığında ancak bir suçtan ve bir suça iştirakten söz edilebilmektedir.
    Kanun “kasten ve hukuka aykırı işlenmişbir fiilden” söz etmekle birlikte, özellikle “cezalandırılabilir “ olan bir fiilden söz etmemektedir. Bu demektir ki, failin işlediği fiilin nesnel anlamda hukuka aykırı olması yeterlidir, ayrıca fiilin cezalandırılabilir olmasına gerek yoktur. Gerçekten, Kanunun 40. maddesi hükmünde yer alan“ diğerlerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın “ ibaresi bizi doğrulamaktadır. O halde, ör., cezayı ortadan kaldıran nedenlerin bulunması, failin isnat edilebilir olmaması, vs. hallerinde iştirak mümkündür.
    Kanun, failin, fiili bilerek ve isteyerek, yani kasten ( m. 21 ) işlemesini şart koşmuştur. Bundan anlaşılan, suça iştirakın, sadece kasıtlı suçlarda mümkün olduğudur. Bu demek oluyor ki kanun koyucu, taksirli suçlarda, suçtan iştirak halinde sorumluluğu kabul etmemiştir. Gerçekten, 22. maddenin gerekçesinde, “ Birden fazla kişinin taksirle işlediği süçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur “ ve “ …ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanmaz “ diyerek, taksirli suçlarda suça iştiraki mümkün görmemiştir.
    Kanun, 40/ 3 maddesi hükmünde azmettiren ve yardım edenlerin suça iştirakten ötürü sorumlu tutulabilmeleri için, ortada hiç olmasa failin biri tarafından en azından teşebbüs derecesinde gerçekleştirilmiş bir fiilin bulunmasını şart koşmaktadır. Böyle olunca, Kanun, salt bir ifade olarak kalan veya suçun kanuni tanımında yer almayan davranışları, şartları varsa başka bir suçu ( ör., m. 214, 220, vs. ) oluşturmaları hali hariç, cezalandırılabilir nitelikte görmemiş olmaktadır. Gerçekten, ör., A, B’ yi, C’yi kasten öldürmeye azmettirse, D,E ve F de yardımda bulunmayı vaat ederek suçta kullanılacak araçları sağlamış olsalar; B’nın “bir insanı kasten öldürme “ fiili en az teşebbüs derecesinde işlenmiş olmadıkça, azmettiren ve yardım edenler, iştirak halinde, bilerek ve isteyerek bir insanı öldürmeyi istemiş olmalarına rağmen kasten öldürme fiilinden ( m. 81) sorumlu tutulamazlar, çünkü ortada gerçekleşmiş bir kasten öldürme suçu yoktur. Kuşkusuz, olmayan bir suçtan kimse cezalandırılamaz.
    Kanun, gerekçesinde, “ failin işlediği fiilin kasten işlenmesini” şart koşmakta, ancak “failin bu fiil nidiniyle ayrıca kusurlu olmasına gerek yoktur “ demektedir. Kanun koyucunun kafası karışıktır. Geçerli doktrin olarak, kusurluluğun gerek tabiatçı anlayışında gerekse normatif anlayışında kast ve taksir kusurluluğun türlerini oluşturmaktadır. Fiilinden bağımsız olarak failde kusurluluk aramak, kusurlu fiili değil de kusurlu faili esas alarak veya kınanabilirliği fiilden kaldırarak faile yüklemek, böylece kusurluluğu suçun unsuru olmaktan çıkarmak ve alışılandan farklı “ fail kusuruna” dayalı bir ceza hukuku anlayışını benimsemek, hakimi onurlandırmak değildir, hakimi araç kılarak kanun koyucunun totaliter eğilimlerini tatmin etmektir.

    C. Nedensel katkı
    Suça iştirakten söz edilebilmesi için, katılanların davranışı “kanuni tanımda yer alan fiil” ile nedensel olmalı, yani fiilin gerçekleşmesine katkıda bulunmalıdır. Kanun, gerekçesinde “suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet “ derken, hakimiyetin bir anlamı da etkili olmak “ ise, suça iştirakte, ortakların davranışlarının cürmi fiil üzerinde nedensel etkisine işaret etmiş olmaktadır. Gerçekten, bir şey üzerinde hakimiyet kurmak, o şeyin olmasına nedensel katkıda bulunmaktır. Böyle olunca, katılanın davranışının cürmi fiilin gerçekleşmesine nedensel bir katkısının bulunmaması halinde, o kişi suç ortağı olmaz. Örneğin, A kapı açmaya yarayan bir araçı B’ye sağlasa, Ancak B, aracı kullanmak ihtiyacı duymadan, soymak istediği eve kapısını kırarak girse ve soysa, A’ nın davranışının B’nin işlediği suçta nedensel bir etkisinin bulunduğu söylenemez. O nedenle, A, niyeti ne denli kötü olursa olsun, B’nin işlemiş olduğu hırsızlık suçuna iştirak etmiş sayılmaz.
    Ancak nedensel katkının niteliği tartışmalıdır.
    Kimi ortağın davranışının cürmi fiilin zorunlu şartı olması gerektiğini ileri sürmektedir. Öyle ki şart, zihinsel olarak yok sayılamamalıdır, yani gerçekleşmediği takdirde, cürmi fiilin gerçekleşmesi de olası görülmemelidir. İştirakte sorumluluğun sınırlarını çok daralttığı için bu düşünce eleştirilmiştir. Gerçekten, ona itibar edildiğinde, suça katılanlardan birinin veya birkaçının işini kolaylaştıran kimse suça iştirak etmiş sayılmayacaktır.
    Kimi, suça iştirakte katılanların sorumlulukları belirlenirken, sadece davranışlarının cürmi neticenin gerçekleşmesine katkısını göz önüne alınmayı yeterli görmemekte, ayrıca o neticeyi meydana getiren hareketlere katkısı olan davranışları da göz önüne almayı gerekli görmektedir: Elbette, kendisi olmadan suç gerçekleşmiyorsa hareket nedenseldir. Ancak, bir hareket olmadığında, fiilen gerçekleşmiş olan belli bir icrai veya ihmali hareket gerçekleşemiyorsa, bu hareket de cürmi fiille nedenseldir. Başka bir deyişle, bir ortağın davranışının eksikliğinden ötürü eğer öteki ortakların davranışlarında bir değişiklik olacaksa, bu davranışın cürmi fiil üzerinde etkisiz olduğu söylenemez, dolayısıyla bu ortak da öteki ortaklarla birlikte suça iştirakten sorumlu olacaktır. Kuşkusuz, tersi ortaya çıktığında, katılanın davranışı cürmi fiille nedensel olmayacak, dolayısıyla katılan, suça iştirak etmiş sayılmayacaktır. Örneğin, bir hırsızlık şebekesinde, sadece gözcülük görevini yerine getiren kimsenin hareketini çürmi fiilin işlenmesinde etkisiz saymak mümkün değildir, çünkü gözcü katılmamış olsaydı, öteki ortaklar, mutlaka aralarında yaptıklarından daha farklı bir işbölümü yaparlardı ( Antolisei, 562 ). Biz, suçlulukla mücadelede, bu ikinci düşüncenin, ihtiyaçları daha iyi karşıladığı kanaatindeyiz.
    Suça manevi iştirak söz konusu olduğuda, iştirakin türünün önemi yoktur, yeterki katılma failde suç fikrini doğurmuş veya mevcut bir suç fikrini kuvvetlendirmiş olsun. Ancak, fail zaten kastettiği suçu işlemeye kararlıysa, sadece basit bir “tavsiyede “ bulunmuş olmak, suça iştirak etmiş olma sayılmaz, çünkü tavsiyede bulunmanın, cürmi fiilin meydana gelmesinde nedensel bir etkisi yoktur.
    Cürmi fiilin işlenmesine nedensel katkı sağlama, icrai bir hareketle olabileceği gibi, kuşkusuz, ör., çalıştığı evi soymak isteyen hırsızlarla anlaşan hizmetçinin geçe kapı ve pencereyi örtmeyerek soygunun gerçekleşmesine katkıda bulunmasında olduğu gibi, ihmali bir hareketle de olabilir. Ancak, ihmali hareketle suça katılma söz konusu olduğunda, sadece ihmali bir harekette bulunmak yetmez, ayrıca ihmalin hukuki bir yükümlülüğün ihlali olması gerekir. Bu bağlamda olmak üzere, ör., gözü önünde olan bir kavgayı bilerek ve isteyerek engellemekten kaçınan bir güvenlik görevlisi, kavga sonunda bir kimse ölürse veya yaralansa, ihmali bir hareketle acaba kasten öldürme suçuna iştirak etmiş sayılacakmıdır, bunun irdelenmesi gerekmektedir. Bir yurttaş aynı davranışta bulunsa, kavgayı önlemek konusunda hiçbir yükümlülüğü olmadığından, herhalde suça iştirakten söz edilemeyecektir.
    Cürmi fiilin işlenmesine nedensel katkı, suç tamamlanmadan önce olmalıdır. Öyleyse, suç tamamlandıktan sonra, artık suça iştirak mümkün değildir. Gerçekten, ör., A, cesedi saklamaya B söz verdikten sonra, bu söze güvenerek C’yi öldürürse, B kasıtlı öldürme suçuna iştirak etmiş olur. Ancak, ortada verilmiş bir söz yoksa, B’nin C’nin cesedini saklaması başka bir suç olur ( m. 281 ), ama kasten öldürme suçuna iştirak olmaz.

    D. İştirak iradesi
    Suça iştirak iştirak iradesini gerektirir. Bu, suçu, kanunun ifadesini kullanırsak, suçun kanuni tanımında yer alan fiili, ortaklaşarak işlemek iradesidir. Kanun koyucu, bunu, gerekçede “ birlikte suç işleme kararı “ biçiminde ifade etmiştir.
    Tartışmasız kabul edildiği üzere, iştirakte, bir suçu işlemek için faillerin aralarında önceden anlaşmış olmalarına gerek yoktur. Eskilerin aradıkları suça takaddüm eden bir anlaşma (previo concerto ) suça iştirakın bir unsuru değildir. Ortaklaşarak suç işleme iradesi, bir suçun icrasından önce ortaya çıkabileceği gibi, birden bire, yani aniden de, hatta suç işlenirken de ortaya çıkabilir.
    Doktrinde, genellikle, kişinin başkasının bir davranışına katıldığını bilmesi, açıkçası başkası ile birlikte hareket ettiğinin bilnicinde olması iştirak iradesinin varlığı için yeterli görülmektedir. Bu çözüm tatmin edici bulunmamıştır, çünkü bilmeye yer vermiş, ancak kendisinden vazgeçilmisi imkansız olan istemeye yer vermemiştir.
    Kimi “iradenin katımlımından”, yani başkasının iradesine katılmaktan söz etmektedir (Vannini, Manualı, 214 ). Bu düşünce, çok genel olduğu, yanlış anlaşılmalara yol açabileceği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
    Son olarak, kimi, iştirakin manevi unsurunun, başkasının suç oluşturan bir fiilini birlikte gerçekleştirmek iradesinden ibaret olduğu kanaatindedir. Bu iki unsuru gerektirmektedir: Birincisi, gerçekleştirilmesi amaçlanan fiilin gerçekleşmesi için, başka kimselerle kararlaştırılmış olan, kararlaştırılan ve kararlaştırılacak olan davranışları bilmektir. İkincisi, söz konusu bu fiilin gerçekleştirilmesine kendi eylemiyle katkıda bulunmayı istemektir ( Antolisei, 565 ). Bu düşünce daha tutarlıdır, ihtiyaçları daha iyi karşılamaktadır.
    Gerçekten, beşeri davranışların etkileri sayısızdır. Bunlar, çeşitli davranışlar yumağı olarak, birlikte bir neticeyi meydana getirirken, çoğu kez iç içe bulunmaktadırlar. Bundan ötürü, iştirakte, her katılan başkasının davranışına katıldığını bilmek zorunludur. Birçok kimse birbirinden habersiz olarak hareket ettiğinde, davranışları arasında, hehangi bir bağ olmaz. Tabii, böyle olunca, esası karmaşık bir bağıntılar bütünü olan suça iştirakten söz edilemez. Gerçekten, ör., karı ve sevgilisi, birbirinden habersiz, her biri kendi hesabına hareket ederek, kocayı zehirler ve öldürürlerse, kasten öldürme suçunu iştiraken işlemiş olmazlar, dolayısıyla herkes kendi bağımsız fiilinden gerçekleştiği oranda sorumlu olur ( Mantovani, 480 ) .
    Bu çözüm kuramsal olarak doğru olmakla birlikte, birinin ötekinin fiiline katıldığını bilmesi, ancak ender de ortaya çıksa, fiiline katkıda bulunulanın, katkıda bulunanı bilmemesi halinde, pratikte bazı sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Genel olarak, doktrinde, bu durumun, suça iştirak olabileceği kabul edilmektedir. Ancak, kimi, gelinen bu noktanın doğru olmadığı kanaatindedir. Denmektedir ki, gerek mantık, gerekse adalet, iştirak etmekten, kelimenin anlamına bağlı kalarak, başkasının fiiline sadece bilerek katılmayı anlamaktadır ( Antolisei, 566 ) . Kanun, gerekçede, “ Bir suçun failine, onun haberi olmaksızın, tek taraflı iradeyle, suçun işlenmesine başlamadan önce veya suçun icrası sırasında yardim edilmesi halinde müşterek fail olarak değil, yardım eden olarak sorumlu tutulmak gerekir “ diyerek, failin haberi olmadan fiiline bir kimsenin katılması halinde iştirakin mümkün olduğunu kabul etmekte, katkısının etkisine bakmadan katılanı yardım eden olarak ( m. 39 ) sorumlu tutmaktadır.
    İştirak iradesinin olması için, bilme unsuru yanında, ayrıca, failin, fiilin gerçekleşmesine bizzat davranışı ile katılmak istemesi de gerekmektedir. Bu tür bir irade zorunludur, çünkü suça katılanların hepsi bakımından ortaklığı mümkün kılan tek bir netice üzerinde anlaşma sağlanmış, suç katılanlardan her birinin faailiyetinin bir ürünü olarak gerçekleşmiş olmadıkça, bir suçu ortaklaşarak işleme gerçekleşmiş olmaz.
    İştirak iradesi suça iştirakin her türünde zorunludur. Gerçekten, cürmi fiili birlikte işlemek, ister bir icra, isterse bir ihmal hareketi ile gerçekleştirilmiş olsun ve ister maddi isterse, manevi birliktelikteliğe dayansın, ortaklarda kanunun suç saydığı fiili ortaklaşarak işlemek iradesi yoksa, doğal olarak suça iştirak de yoktur. İcra hareketlerinde, irade; failin, neticeyi mümkün kılan veya en azından kolaylaştıran bir davranışta bulunmayı istemesidir. İhmal hareketlerinde, irade; failin, olumsuz bir davranış ile bir engeli gidermeyi istemesinden ibarettir. Maddi iştirakte, irade; failin, hepsi bir araya gelerek suçun icrasını sağlayan davranışlardan birini yapmayı istemiş olmasıdır. Manevi iştirakte, irade; failin, bir kimsenin hiç aklında yokken aklına bir suçu işleme fikrini sokmayı veya zaten mevcut olan bir suç fikrini kuvetlendirmeyi istemesidir. Ancak, burada, genel olarak suça eğilimi tahrik etmeyi istemek, ör., demokrasi düşmanlarını öldürün, yeterli değildir. Belli bir suçun, ör., kasten öldürme, kasten yaralama, vs., işlenmesini tahrik etmek istenmelidir. Öte yandan, suç işlemeyi alenen tahrik etmek ( m. 214/1 ) konu dışıdır. Böyle olunca, manevi iştirakte, isteme, belli bir kimsenin veya belirli kimselerin belli bir suçu işlemelerinin tahrik edilmesini istemek olmaktadır.
    Bu bağlamda, genellikle bir kolluk yöntemi olarak uygulanan, aralarına katılarak ( ajan provokatör ), suçu ve faillerini ortaya çıkarma faaliyeti, ciddi tartışmalara konu olmaktadır. Gerçekten, görev icabından olarak, ör., azılı bir uyuşturucu çetesini ortaya çıkarmak çabasında olan kolluk görevlileri, alıcı gibi davranarak, bir kimsenin mal getirmesini sağladıklarında, davranışları ne zaman hukuka uygundur, ne zaman suçtur tartışmalarını ortaya çıkarmaktadır. Hukuk düzenimizde, öncede belirtildiği üzere, kimsenin, hangi amaçla hareket ederse etsin, kanunun suç saydığı bir fiili işlemek olarak bir erki yoktur. Kanunun suç saydığı bir fiilin işlenmesini tahrik etmek suçtur. Böyle olunca, bir kimseyi kanunun suç saydığı bir fiili işlemeye azmettiren, teşvik eden veya suç işleme kararını kuvvetlendiren kolluk memuru, kanunun 24.maddesi hükmünden yararlanamaz, suça iştirakten sorumlu olur.

    4. Suçu ağırlatıcı ve hafifletici nedenlerin ortaklara geçmesi
    Kanunun suça iştirak hükümleri arasında iştirak halinde işlenen her bir suç için geçerili genel ağırlatıcı ve hafifletici nedenlere yer vermiştir.
    Suç her zaman yalın olarak ortaya çıkmaz. Kimi zaman, suç, suçu ağırlatan ve hafifleten nedenleri de bünyesinde bulundurabilir. Suça iştirakte, ortaklaşa suç işleyen kişilerin bu nedenlerden sorumluluklarının ne olduğu meselesi ortaya çıkmaktadır. Gerçekten, özel hükümlerde, her bir suç için, suçu ağırlatan veya hafifleten nedenlere yer verildiği gözlenmektedir. Örneğin, hırsızlıkta malın değerinin az olması hafifletici neden, güveni kötüye kullanmak suçunda suça katılanlardan birinin suçun mağduruyla istihtam ilişkisi içinde bulunması cezayı artırıcı bir nedendir.
    Burada, söz konusu nedenler ayrı değerlendirilecek ve özellikle her bir suçun, iştirak halinde işlendiklerinde, ağılatıcı ve hafifletici nedenlerinin, suç ortaklarına etkisi, yani sirayeti tartışılacaktır.

    A. İştirak halinde işlenen suçu ağırlatan ve hafifleten genel nedenler
    Kanun 37. maddesinin 2. fıkrası, 38. maddesinin 2. ve 3. fıkraları hükmünde bazı ortaklar bakımından cezayı artıran ve azaltan nedenlere yer vermiştir. 38. maddenin 3.fıkrası hükmü bir tür “ödüllendirme” niteliği taşımaktadır.
    Bu düzenleme dışında, Kanun, suça bağlı olan ağırlatıcı ve hafifletici nedenler konusunda bir düzenleme yapmamıştır. Bunun nedeni, 765 sayılı Türk Ceza Kanununda öngörülen “ kişisel ağırlatıcı nedenlerin “ ve “ fiili ağırlatıcı nedenlerin şeriklere uygulanması “ hakkındaki düzenleme “ bağlılık kuralının henuz bilinmediği 19. yüzyıl ceza hukuku düşüncesinin ürünü “ olduğu düşüncesidir. “ Şeyhin kerameti kendinden menkul “ hesabı kanun koyucu hikmet buyurmuştur. Başka kanunlar, ör., Faşizmi koruyan tüm hükümlerinden arındırılmış olan, liberel-demokratik bir devletin ceza kanunu olarak halen ülkesinde yürürlükte bulunan ve 20. yüzyılın çok önemli bir ceza kanunu olma niteliğini koruyan Rocco Kanunu, 112 ve 114. maddelerinde cezayı ağırlatan ve hafifleten nedenlerin suç ortakları üzerindeki etkilerini düzenlemiş bulunmaktadır. Kanun koyucunun ikidebir “bağlılık kuralı “, yani “ fiil üzerinde hakimiyet kurma “ dediği şey, her halde Rocco Kanununun kullandığı “ kooperare nel delitto “ teriminden başka bir şey değildir. Bu da kanunun suç olarak tanımladığı fiili birden çok kişinin birlikte gerçekleştirmesidir. Kanun koyucu, suçu ağırlatan ve hafifleten nedenlerin “ kişisel ve fiili olarak ayırıma tabi tutulmasının bilimsel olmadığı “ kanaatindedir. Kanun koyucu, maalesef burada sloganla iş görmüştür. Gerçekten “ bilimsel olmak “ ne demek ? Bunu bilen var mı ? Mantık kuralı, bir bilinmeyenle diğer bir bilinmeyenin tanımlanmasının mümkün olmadığını söylemektedir. Böyle olunca, Kanun koyucu, idda ettiğinin tersine bir icatta bulunmamış, ama farkında olmadan eksik düzenleme yapmıştır. 765 sayılı Kanunun yürürlüğü döneminde konu ile ilgili olarak çelişkili kararların verildiği savı da tutarsızdır. Yargı kararları arasında çelişkiler varsa, içtihatta birliğin nasıl sağlanacağı, hukuk düzenimizde bellidir. Buiçtihadı birleştirmedir. İçtihadı birleşterme yolunun açık olduğu bir hukuk düzeninde çelişkili kararlar verildiği tezi kuşkusuz tutarlılıktan yoksundur.
    Kanun koyucunun mucizevi bir değer verdiği “ bağlılık kuralı “ ör. kasten nitelikli öldürme suçunda, akrabalıktan gelen ağırlatıcı nedenin ortaklar üzerinde etkisi konusunda bize yardımcı olmamaktadır. Gerçekten, suça katılan ortak, fiiline katıldığı ortak bakımından böyle bir ağırlaştırıcı nedenin olduğunu bilmiyorsa, bu ağırlaştırıcı nedenden karşısında sorumluluğunun ne olduğu bilinmemektedir. Aynı tartışma hafifletici nedenler için de söz konusudur. Örneğin, büyük bir vurgun yapmak isterlerken, failin değersiz bir mal alması halinde ne olacağı bilinmemektedir. Burada, fiile bağlı neden olarak hırsızlıkta malın değerinin azlığının ortaklar üzerinde etkisini “ bağlılık kuralına” dayanarak açıklama imkanını bulamıyoruz.
    Tarihi kanun koyucunun gerekçede “hikmet “ yaratacağım diyerek suçu ağırlatan ve hafifleten nedenlerin suç ortakları üzerindeki etkilerini özellikle düzenlememiş olması, kanunu yorumlayan ve uygulayan hakimi bağlamaz. Hakim, bu halde, kast kuralını uygulayarak sorunu çözme imkanına sahiptir. Burada, hakim, kanunilik ilkesini ihlal etmiş olmaz, çünkü kast kuralı kanunda mevcut bulunmaktadır.
    B. Kanun 37. maddesinin 2. fıkrası, 38. maddesinin 2. ve 3. fıkraları hükmünde yer alan suçu ağırlatan veya hafifleten nedenler
    Kanun, 37/2. maddesinde, kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezasının üçtebirden yarısına kadar artırılacağını emretmiş bulunmaktadır. Kusur yeteneğinin ne olduğu ve kimlerin kusur yeteneğinin olmadığı kanundan çıkmamaktadır. Ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler başlığı altında “ kisir yetenegi “ hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Biz “kusur yetenegi” teriminden isnat yeteneğini, “kusur yeteneği olmayanlar” teriminden, isnat yeteneği olmamayı, yani yaş küçüklüğünü, akıl hastalığını, sarhoşluğu ve sağır ve dilsizliği anlıyoruz. Suçta yaşı küçük olanları, akıl hastalarını, sarhoşu, sağır ve dilsizi araç olarak kullanan failin cezası ağırlaştırılacaktır. Kanun kusur yeteneği olmayanlar dediğine göre, bu kişiler arasında bir ayırım yapmamıştır. Bu durumda, ör., oniki yaşından küçük çocuk da, fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş ama onbeş yaşını doldurmamış olan da, fiili işlediği zaman onbeş yaşını doldurmuş ama onsekiz yaşını doldurmamış olan kişi de kusur yeteneği olmayan sayılmaktadır.
    Kuşkusuz bu ağırlatıcı neden, hangi ortak suçta kusur yeteneği olmayan bir kişinin kullanıldığını biliyor ve istiyorsa, kast kuralının gereği olarak, sadece o ortak bakımından hüküm ifade edecektir. Ancak, burada, tartışılması gereken konu, fail, suçta kullandığı kişinin ör., yaşında, akıl sağlığında, vs. hataya düştüğünde, bu ağırlatıcı nedenin nasıl uygulanacağıdır. Hata, fail lehine mi değerlendirilecektir ? Bu bilinmemektedir. Gerekçede bir açıklık yoktur. Hata esaslıysa, her halde hatadan fail yararlanacaktır. Bu çözüme reğmen, burada, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenler fiili hatanın konusu olabilir mi sorusunun zihinleri işgal ettiğini de unutmamak gerekmektedir.
    Kanun, 38/2.maddesinde, anlaşılması zor diğer bir ağırlatıcı nedene yer vermiştir. “Üst soy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanmak suretiyle suça azmettirme halinde, azmettirenin cezası üçtebirden yarısına kadar artırılır”. Ancak, çocukların suça azmettirilmesi halinde, üstsoy ve altsoy ilişkisine bakılmaksızın ceza artırılmaktadır.
    Kanun, 37/2.maddeden farklı olarak, her nedense “ kusur yeteneği olmamak “ terimini kullanmamış, “çocuk” terimini kullanmıştır. Öyleyse, isnat yeteneğinden yoksun çocuk olmayan kişileri suça azmettirme bu ağırlaştırıcı nedenin kapsamı dışında kalmaktadır. Söz konusu iki hüküm arasındaki farkın ve belirtilen bu farkın nedeni anlaşılmamaktadır. Acaba “çocuğu” bir suçu işlemeye azmettirmekle, madem çocuğun “kusur yeteneği” yoktur, kusur yeteneği olmayan çocuğu suçun işlenmesinde araç olarak kullanma arasındaki fark nedir ? Kapsamları dışında iki hüküm arasında fazla bir farkın olduğunu sanmıyoruz. 38/2. madde hükmü bir önceki hükmün bir tekrarından başka bir şey değildir.
    Çocuk, kanunda ( m. 6 ) henuz onsekiz yaşını doldurmamış kişi olarak tanımlanmıştır. Böyle olunca, kusur ehliyeti olmayanlarla ilgili olarak yapılan tartışmalar, eksiksiz burada da geçerlidir.
    Hafifletici nedene gelince, Kanun, 38. maddenin 3. fıkrasında, “ ödüllendirme “ niteliği taşıyan, kendine özgü bir hafifletici nedene yer vermiştir. Azmettirenin bilinmemesi halinde, suça azmettiren kişinin fail veya diğer suç ortağı tarafından ele verilmesinin ödülü, suça verilecek cezanın önemli oranlarda indirilmesi olmaktadır. Bu tür bir ödüllendirmenin, suçun gizli kalabilecek olan failleri için değil de, sadece azmettirenin gizli kalması haline inhisar ettirilmesinin nedeni anlaşılamamaktadır. Gerekçede bu konuda bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer bununla güdülen amaç azmettirenin açığa çıkarılmasıysa, birçok fail arasında gizli kalan bir failin açığa çıkarılması onun kadar önemli değil midir ? Soru cevapsız kalmaktadır. Başka hukuk düzenlerinde de bu türden ödüllendirmelere rastlanmaktadır. Ancak, ödüllendirme, suçun ve faillerinin ortaya çıkarılmasına katkıda bulunmakla ilgilidir. Başka ülkelerde ve bizde çeşitli zamanlarda çıkarılan “ Pişmanlık yasaları “ arkadaşlarını ele veren ve suçun ortaya çıkmasına katkıda bulunan suç ortağının ödüllendirilmesidir.
    Failin veya diğer suç ortağının ödülü hakketmesi için azmettiren hakkında verdiği bilginin işe yarar olması, yani Kanunun ifadesiyle “maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlaması” gerekmektedir. Azmettirenin “ kim olduğunun” ortaya çıkmasını, bilinmesini sağlayan bilgi, işe yarayan, maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayan bilgidir.
    Suça birden çok azmettiren kişi varsa, bunlardan sadece birinin veya birkaçının kimliğinin ortaya çıkmasında katkıda bulunulması halinde, fail veya diğer suç ortağı ödüllendirmeden yararlanacak mıdır sorusu cevapsız kalmaktadır. Kanunun ifadesine bakılırsa, failin ve diğer suç ortağının bu ödüllendirmeden yararlanabilmesi için, azmettirenlerin tek tek hepsinin kimliğinin ortaya cıkmasına katkı sağlaması gerekmektedir.
    Ceza indirimi kişiye özeldir. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer hallerde verilecek cezada, üçtebir oranında indirim yapılır.

    C. Suçu ağırlatan ve hafifleten nedenlerin, ortaklaşarak işlendiğinde, suç ortaklarına sirayeti
    Yukarıda belirtildiği üzere, Kanun, suçu ağırlatan ve hafifleten nedenlerin ortakalara sirayetini düzenlememiştir. Bu durumda, her halde, kast kuralı geçerli olacaktır. Kast kuralı, kanun koyucunun iddiasınıntersine, suçu ağırlatan ve hafifleten nedenlerin, faile ve fiile nispetle, bir tasnifini zorunlu kılmaktadır.
    Suçu hafifleten nedenler söz konusu olduğunda; kişiye ilişkin nedenler ortaklara sirayet etmez, nedenden sadece o kişi yararlanır; fiile ilişkin nedenler, nesnel nitelikte, ayrıca lehte olduklarından, bilinsin veya bilinmesin, ortaklara sirayet ederler. Gerçekten, hırsızlık suçunda, ör., malın değerinin az olması, suçu hafifleten bir nedendir, ortaklar suçu hafifleten bu nedenden yararlanırlar.
    Suçu ağırlatan nedenler söz konusu olduğunda, bunların sirayeti çok daha karmaşık bir yapı arzetmektedir.

    1. Kişiye bağlı ağırlatan nedenler
    Kişiye bağlı suçu ağırlatan nedenlerin sirayeti için sadece nedenin diğer ortaklar tarafından bilinmesi yetmez; aynıca, o nedenin, suçun işlenmesinde etkili olması veya suçun işlenmesini kolaylaştırması gerekmektedir. Bilindiği üzere, hırsızlık suçunda, faille mağdur arasında bulunan istihdam ilişkisi suçu ağırlatan bir nedendir. Söz konusu bu ilişkinin, suçun işlenmesinde bir etkisinin olmaması halinde, ör., soygun yapan kimselerin hizmitçinin işi kolaylaştırmak için açık bıraktığı kapıdan girmeyerek, muhkem bir biçimde kapatılmış olan pencereden girerek soygun yaptıklarında, bilinmiş olsa bile, kimse bu ağırlatıcı nedenden sorumlu olmaz.
    2. Fiile bağlı ağırlatan nedenler
    Kast kuralı gereği, fiile bağlı ağırlatıcı nedenler, sadece bilenler bakımından hüküm ifade ederler. Bilmekten maksat, ortağın, fiile ilişkin bir ağırlatıcı nedenin olduğunu fiilen bilmesidir. Dolayısıyla, böyle bir nedenin sadece olabileceğini tahmin edilmesi, bilme yerine geçmez.
    Fiile bağlı nedenler, suç saydığı fiilin işleniş biçimiyle ilgili olabilirler. Örneğin, kıyafet değiştirerek suç işlemek ( ), suçun silahla işlenmesi ( ) kişisel çeviklik ( ), vs. fiilin işleniş biçimiyle ilğilidirler. Bunlar, bazen suçun işlendiği yerle ilgili olabilirler. Örneğin, bina, istasyon, iskele ( ) vs., suçu ağırlatan nedenlerdir. Bu nedenler, suçun maddi konusunun taşıdığı öneme ilişkin olabilirler. Örneğin, mühür altına alınmış eşya, mabete ait eşya, tarim aleti ( ) vs. bu niteliktedirler. Mağdurun kişisel durumu da ağırlatıcı neden olabilmektedir. Örneğin, beden hastalığı veya küçük olması nedeniyle fiile mukavemet edememek ( ), yaş küçüklüğü, vs. suçu ağırlatan neden sayılmıştır. Bu bağlamda olmak üzere, özellikle çocukların cinsel istismarı suçunda fiilin ikinci veya üçüncü derecede kan hısımı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, vs.tarafından işlenmesi halinde, bu ağırlatıcı nedenlerin kişiye mi yoksa fiile mi ait olduğunun düşünülmesi gerekmektiği ileri sürülmüştür. Kast kuralı geçerli olduğuna göre, burada tartışılacak bir konunun olduğunu sanmıyoruz, çünkü bunlar, işter kişiye isterse fiile bağlı nedenler olsunlar, bilinmediklerinde, kuşkusuz sirayetleri de söz konusu olmayaçaktır.

    5. İşlenen suçun kararlaştırılan suçtan farklı olması, kararlaştırılan suç yanında başka bir suçun daha işlenmiş olması halleri
    İştirak halinde işlenen suçlarda, ortakların aralarında kararlıştırdıkları suçtan farklı bir suç işlenmesi veya işlenmesi kararlaştırılan suç yanında, başka bir suçun daha işlenmesi imkansiz değildir. Bu halde ortakların sorumluluğu ciddi bir mesele olmaktadır. Örneğin, A B’yi C’yi yaralamaya azmettirir. Fakat B C’yi öldürür. Gerçekten burada azmettiren, kasten yaralama suçundan mi yoksa kasten öldürme suçuna azmettirmekten sorumlu olacaktır. Gene, ör., A,B,C, D’nin evini soymak için anlaşırlar. A ve Baralarındaki işbölümüne uyarak dışarıda bekler. C eve girer, hem evi soyar, hem de evin hanımının ırzına geçer. Kim neden sorumlu olacaktır ? Kanunda bir açıklık bulunmamaktadır. Gerekçede, her kapıyı açan sihirli bir anahtar gibi sunulan, ancak ne anlama geldiği belli olmayan “fiil üzerinde hakimiyet kurulması “ “ suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet kurulması” vs. sözleri, sorunu suç ortakları yönünden çözmekte işe yaramamaktadır.
    İCK., bir düzenleme yaparak (m. 116 ) sorunu çözmüştür. 765 sK’unda konu hakkında bir hüküm yoktur. O zaman kanunun imkanları içinde kalınarak sornun çözülmeye çalışılmıştır. Madem Kanun bu konuda bir düzenleme yapmamaktadır, sorunun, eskiden çözüldüğü biçimde çözülmesinin uygun olduğunu düşünüyoruz. Ancak eskideden yararlanmak, kanuna kanunda olmayan bir şeyi sokmak değildir. Yapılmak istenen, kanunun yorumlanırken, doktrinde ve uygulamada daha önce bulunmuş olan çözümlerin, atılmayarak tekrar hayata geçirilmesidir.
    Burada, benzeşmeyen iki durum, farklı değerlendirilmelidir.
    Birincisi, fail, kararlaştırılan suçtan daha ağır bir suç işleyebilir. Bakılacak, suç neticesi sebebiyle ağırlaşmış bir suçsa, fail neden sorumlu olacaksa, ortaklar da o suçtan sorumlu olacaklardır. Örneğin, yukarıda olduğu gibi, A B’yi C’yi dövmesi için azmettirmiş ama, B kastını aşarak C’nin ölümüne neden olmuşa, B neden sorumlu olacaksa (m. 87/4 ) A da ondan sorumlu olacaktır. Gene, A çocuk düşürtme fiilini işlemeye B’yi ikna eder ve B çocuk düşürtme fiilini işlerken kadın ölürse A B gibi kadının ölümünden sorumlu olur (m. 99/3 ).
    İkinci durum söz konusu olduğunuda sorunun çözümü konusunda fikir birliği yoktur. Gerçekten, ör., A B’yi C’yi dövmesi için ikna eder, B ise C’yi öldürürse veya B kararlaştırılan suçu ve bir de başka bir suç işlerse, ortakların sorumluluğunun ne olacağı konusu tartışma yaratmaktadır. Bir düşünceye göre, iştirakte sorumluluğun sınırını “ anlaşma “ gösterir. Böyle olunca, bir failin aşırı davranışından, o davranışı bilmeyene ve istemeyene yüklemek mümkün değildir; ortaklar sadece anlaşma içinde kalan suçtan sorumludurlar. Başka bir düşünce, failin işlediği fiil diğer failler tarafından öngörülebilecek bir fiilse, anlaşma dışında kalan fiilden, faillerin sorumlu olacaklarını kabul etmektedir. Son bir düşünce, neticenin nedenleri arasında bir ayırım yapma imkanının bulunmadığını, ağır neticeyi doğuran şartların eşit olduğunu, dolayısıyla meydana gelen ağır netice suç ortaklarının hareketleriyle bağıntılıysa, yani suç ortaklarının hareketleri neticenin bir şartını oluşturuyorsa, ondan ortakların da sorumlu oldukları kanaatindedir.
    Biz farklı düşünüyoruz. Gerek kararlaştırılmış olandan daha ağır bir neticenin, gerekse kararlaştıralan netice yanında başka bir neticenin daha gerçekleşmesi halinde, iki şeye dikkat etmek gerekmektedir:
    1. Anlaşma dışında kalan netice ile suç ortaklarının hareketleri arasında nedensel bir bağ bulunmalıdır. Açıkçası, ortaklardan birinin anlaşma dışı olarak işlemiş olduğu suç, öteki ortakların hareketlerinin nedensel bir sonucu olmalıdır. Ortada böyle bir nedensel bağ yoksa, anlaşma dışında kalan suçtan sadece faili sorumludur.
    2. Meydana gelen netice beşeri deney kurallarına göre olagan bir netice olmalıdır, olagan dışı bir netice olmamalıdır. Açıkçası, meydana gelen netice öngörülebilir olmalıdır. Öngörülmesi mümkün olmayan bir neticeden ortaklar sorumlu tutulamazlar.
    Gerçekten, A, B, C, ör., bir evde hırsızlık yapmak için anlaşırlar, A ve B dışarıda kalır, C eve girer, hem hırsızlık yapar hem de uyumakta olan ev sahibinin ırzına geçer. Burada irza geçme ile A ve B’nin hareketlerinin nedensel olduğu açıktır. Ancak, ırza geçme, beşeri deney kuralları karşısında, öngörülmesi mümkün olmadığından olagan bir hareket değildir. A ve B hırsızlıktan sorumlu olurlar, ırza geçmeden sorumlu olmazlar. Böyle olmasa da, C, evde evsahibinin direnmesi ile karşılaşsa ve onu öldürse, genel yaşam kuralları karşısında, anlaşma dışında kalan neticenin, olagan olmadığı söylenemez. Öyleyse A ve B, hırsızlık yanında, evsahibini ölümünden de sorumludurlar.

    6. Suça iştirakten gönüllü vazgeçme
    Kanun, 41. maddede, iştirak halinde işlenen suçlarda gönüllü vazgeçmeyi düzenlemiştir. Suça iştirakten gönüllü vazgeçme, “suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçmenin” ( m. 36 ), özel bir şeklini oluşturmaktadır.
    İştirak halinde işlenen suçlarda, doğal olarak, sadece gönüllü vazgeçen suç ortağı, gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanabilir ( 41/1 ). Suçu işlemekten gönüllü vazgeçen kişiye ceza verilmemesi, eylemli pişmanlığın bir tür ödüllendirilmesidir.
    Ortağın, suça iştirakten gönüllü vazgeçmiş sayılabilmesi için, öteki suç ortaklarına ister haber versin isterse vermesin, sadece iştirak iradesinden caymış olması, yani ortaklaşa işlemekte oldukları suçu bırakıp gitmesi yetmez, ayrıca suçtaki nedensel katkısını bir yolla gidermiş olması da gerekir. Gerçekten, kendisi çekip gitse bile, suçta nedensel katkısı devam ettiği sürece, ortak suça iştirakten gönüllü vazgeçmiş sayılmaz. Örneğin, işlemeye başladıkları hırsızlık suçunda, gözcülük yapmakta olan A, çekip gittiğinde, öteki suç ortakları B ve C, onun varlığını hesaba katmayı sürdürmüşlerse, yani hala gözcülük yaptığını sanarak gönül rahatlığı içinde işlerine devam etmişlerse veya suçun işlenmesinde artık tüm ortaklar bakımından dönüşü olmayan bir noktaya gelinmişse, yani vazgeçmenin suçun işlenmesi üzerinde artık hiçbir etkisi bulunmuyorsa, A gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanamaz, çünkü A, ister haber versin isterse vermesin, sadece çekip gitmekle, suçtaki nedensel katkısını gidermiş olmamaktadır. Bununla birlikte, suça iştirakten gönüllü vazgeçen ortak, nedensel katkısını gidermiş olsa bile, diğer ortaklar, buna rağmen, onsuz, gene de işlemeyi kararlaştırdıkları suçu işlemiş olurlarsa, onların fiiline iştirakten sorumlu olmayacaktır.
    Kanun, söz konusu bu bağıntıyı, suç “ gönüllü vazgeçenin gösterdiği gayreti dışında başka bir sebeple işlenmiş olursa “ ( 41/2,a ) veya “ gönüllü vazgeçenin bütün gayretine rağmen işlenmiş olursa “ ( 41/2,b ), gönüllü vazgeçme hükümleri uygulanır biçiminde ifade etmiştir.
    Burada, suçun gönüllü vazgeçme dişinda başka bir sebeple işlenmiş olması hükmünden maksat, nedensel katkının, nedenselliği kesen başka bir nedenle giderilmiş olmasıdır. Gerekçede yer alan “ Gönüllü vazgeçen suç ortağı, suçun işlenmemesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiş ve faket, suç başka bir nedenle işlenmiş olabilir. Bu durumda dahi gönüllü vazgeçen suç ortağını gönüllü vazgeçme hükmünden yararlandırmak gerekecektir “ açıklamasını, bu biçimde anlamak gerekmektedir, çünkü herkes iradesi tahtında bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiği her nedensel katkıdan sorumludur. Böyle olunca, vazgeçenin gönüllü vazgeçmeden yararlanabilmesi için sadece gayret göstermesi yetmez, mutlaka nedensel katkısını gidermesi gerekir.
    Öte yandan, gönüllü vazgeçenin bütün gayretine rağmen gene de suç işlenirse hükmünü, hükmün maksadına bakarak değerlendirmek gerekmektedir. Hiç kimse iradesi tahtında bilerek ve isteyerek suçun işlenmesine yaptığı bir katkıyı, isterse “bütün gayretini “ göstersin, suçun işlenmesinde davranışının nedensel etkisi kaldığı sürece, gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanamaz. Hem iraden tahtında bilerek ve isteyerek işlenmekte olan bir suça katkıda bulunacaksın, hem katkının etkisi devam edecek, hem de suçun işlenmemesi için bütün gayretimi gösterdim diyerek, tabiri caizse sütten çıkmış ak kaşık olacaksın. Böyle bir uygulamanın uygar dünyada yerinin olduğunu sanmıyoruz. Gerekçede, “ Keza, gönüllü vazgeçen suç ortağının bütün gayretlerine rağmen, diğer suç ortakları suçu işlemiş olabilir. Bu durumda, suçun işlenmiş olmasına rağmen, … suçun işlenmemesi için elinden gelen bütün gayreti gösteren suç ortağının işlenen suça iştirakten sorumlu tutulmaması gerekir “ denmektedir. Açıklamada bir açıklık yoktur. “ Elinden gelen bütün gayreti göstermek “ hükmünden, iştirakten vazgeçen ortağın iştirakten vazgeçmeye muktedir olmasını anlamak gerekmektedir. Zaten iş işten geçmiş, ortağın nedensel katkısının etkileri hükmünü yerine getirmişse veya hala etkisini sürdürmekte devam ediyorsa, ne gayret gösterirse göstersin, artık ortak bakımından ortada gönüllü vazgeçilebilecek bir suç bulunmamaktadır. Burada aksini düşünmek, pişmanı ödüllendirmek değil, suçluya prim vermek olur. Gerçekten, ör., A , B ve C’ ye birlikte soymak istedikleri D’nin evine girebilmelerini sağlayan araçları ve gereçleri temin eder ve B ve C, A’ nın verdiği bu araç ve gereçleri kullanarak D’ nin evine girmeyi başarırlar. A, artık ne gayret gösterirse göstersin, suçun işlenmesine yaptığı nedensel katkıyı giderme imkanına sahip bulunmamaktadır. Öyleyse gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanamaz.
    Kuşkusuz, iştirak halinde işlenen suçlarda gönüllü vazgeçmede, gönüllü vazgeçme ( m. 36 ) hükümleri uygulanacaktır. Kanun, “….. hallerinde de gönüllü vazgeçme hükümleri uygulanır “ demektedir. Böyle olunca, gönüllü vazgeçen ortak, vazgeçtiği ana kadar olan davranışları ayrıca bir suç oluşturuyorsa o suçtan sorumlu olur, ancak iştirak halinde işlemekte olduğu suçtan sorumlu olmaz.

    7. Ceza Kanununda iştirakın türleri
    Ceza Kanunu, suça iştirak, suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte işleyenler, suçun kanuni tanımında yer alan fiilin işlenmesini azmettirenler ve suçun kanuni tanımında yer alan fiilin işlenmesine yardım edenler olarak olarak ayırmaktadır. Ayrıca, Kanun, yardım edenleri, kendi arasında, yardımın niteliğini göz önünde tutarak, üç ayrı gruba ayırmaktadır.
    765 sK’ undan farklı olarak, Kanunun, kanunun suç saydığı fiili bizzat işleyen fail ( autore ) ile o fiili fiille birlikte işleyeni (coautore) “ faillik “ madde başlığı altında birleştirmesi ve aynı şey olmayan iki şeyi “ fail “ terimi ile karşılamaya çalışmıştır. Kanun, 765 sK’ undan farklı olarak, azmettireni ( istigatore ) ayrı bir maddede düzenlemiştir. 765 sK’ un fer’î iştirak dediği suçun işlenmesine yardım edenleri ( complici ) Kanun, “Yardım etme “ madde başlığı altında düzenlemiştir. Burada, 765 sK’unda yer alan zorunlu ferî failliğe yer verilmemiş; zorunlu ferî fail, fiili faille birlikte işleyen sayılmıştır.
    Kanun koyucunun gerekçede açıkladığı tüm iddialarına rağmen, Kanun, esasen yeni bir şey getirmemmiş, 765 sK’un suç ortakların suça nedensel katkılarına dayanan temel yapısını aynen korumuştur. Bir kere, Kanun; maddi iştiraki fiili işleyenler ( m. 37 ) ve fiilin işlenmesine yardım edenler ( m. 39 ) olarak ayırmakla, suç ortaklarının suçtaki nedensel katkılarını göz önüne almış, dolayısıyla, aynı olgu farklı adlandırılmış de olsa, örtülü olarak, aslî ve ferî iştirak ayırımını yapmış olmaktadır. Öte yandan, Kanun; suçaki nedensel katkısını göz önüne alarak, asli manevi iştirak olan azmettirme ( m. 38 ) ve Yardım etme ( m. 39 ) madde başlığı altında “ suç işlemeye teşvik etmek “, “ suç işleme kararını kuvvetlendirmek “ vs. hükümleri ile fer’i manevi iştirake yer vermiş bulunmaktadır. Böylece, kanun koyucu, gerekçede aksini iddia etmekle birlikte, ortaya koyduğu bu “normatif düzenleme” ile, istese de istemese de, 765 sK’un suçta ortakların nedensel katkısını esas alarak yaptığı asli iştirak ve fer’î iştirak ayırımını kabul etmiş olmaktadır.
    Kanunun yorumunda, esas olanın normatif düzenleme olduğu göz önünde tutulduğunda, kanunun gerekçesinde ne denirse densin, normatif düzenlemeye itibar etmek zorunludur, çünkü gerekçenin bağlayıcı hiçbir değeri yoktur, tek ba bağlayıcı, kanunun normatif düzenidir. Böyle olunca, kanunun yorumunda, kanun hükmü ile çelişen gerekçeye itibar edilmeyecek, açıkça çelişmediği sürece, 765 sK’un yürürlüğü döneminde büyük emeklerle olmuş bulunan içtihat ve doktrin esas olmuş olacaktır.

    A.Faillik
    Fail sözcüğünden türetilmiş bulunan faillik, fail olmak anlamındadır. Fail fiili yapandır. Burada, fail, “suçun kanuni tanımında yer alan fiili “ bizzat yapan kişi ve “ suçun kanuni tanımında yer alan fiili “ bu kişi ile birlikte yapan kişilerdir. Fiil, neticeli suçlarda hareket nedensellik bağı ve neticeden, neticesiz suçlarda salt hareketten oluşmaktadır. Kanuni tanımda yer alan fiil bazen hareket, bazen de netice esas olmak olmak üzere tanımlanmaktadır. Örneğin, 81. maddede, suçun kanuni tanımında yer alan fiil, “bir insanı kasten öldüren kişi “ denerek, netice esas olmak üzere tanımlanmış; 141. maddede, suçun tanımında yer alan fiil, bir şeyi “bulunduğu yerden alan kişi “ denerek, hareket esas olmak üzere tanımlanmıştır. 81. maddedeki suçta, ör., biri tutar, biri öldürürse, öldürenin fiili suçun kanuni tanımında yer almış bulunmaktadır, öyleyse faildir. Ancak, tutanın fiili, suçun kanuni tanımında yer alan bir fiil değildir. Bu durumda, tutan, fail midir, yoksa yardım eden midir sorusu ortaya çıkmaktadır. Madem tutan öldürme neticesinin meydana gelmesinde öldürenle birlikte hareket etmektedir, fiili faille birlikte işleyen kişi olarak faildir. Benzer durum 141. maddedeki suçta da söz konusudur. Gerçekten, biri evi soyarken, biri kullanan olarak dışarıda otomobilde beklerse, suçun kanuni tanımında yer alan fiil, bir şeyi bulunduğu yerden almak olduğundan, dışarıda otomobilde bekleyenin bu tanım içinde yer almamaktadır. Burada da, bu kişi yardım eden mi sayılacaktır, yoksa bizzat kanunun suç saydığı fiili işleyen kimseyle birlikte hareket ettiği için fail mi sayılacaktır. Kanuni tanımda yer alan fiili faille birlikte işlediği içindir ki, bu kişi fail sayılacaktır. O halde, fail, 765 sK’ undaki ifadesiyle hem fiili irtikap eden kişi ( autore ) hem de o fiili irtikap eden kişiyle doğrudan doğruya beraber işleyen (coautore ) kişidir. Gerekçede iddia edilenin tersine, ortada her hangi bir karışıklık yoktur. Karışıklık, gerekçede önerilen “ birlikte suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet kurma“ düşüncesine itibar edildiğinde ortaya çıkmaktadır. Gerçekten, ör. hırsızlıkta, “suçun kanuni tanımında yer alan fiil “ işlenirken, şeyin “bulunduğu yerden alınması “ için gerekli araç-gereçi sağlayan kişinin hareketi, har halde “suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet kurmaktan” başka bir şey olarak nitelendirilemez. Oysa, Kanun, 39/2, b maddesi hükmünde, kişinin bu hareketini, 37. madde anlamında “faillik” değil, 39. madde anlamında “yardım etme” saymaktadır.
    Kuşkusuz, bir suçta, birden çok kimse fail olabilir. Kanun, “ suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri fail olarak sorumlu olur demekte, ancak 765 sK’undan farklı olarak, failin neden sorumlu olduğunu söylememektedir. Oysa, 765 sK, fiili irtikap edenlerden ve doğrudan doğruya beraber işlemiş olanlardan her biri o fiile mahsus ceza ile cezalandırılırlar “ diyerek kimin neden sorumlu olacağını göstermiştir. Biz kimin neden sorumlu olduğunu, gerekçeden öğreniyoruz. Gerekçeden, iştirak halinde işlenen suçta, her failin, o suça mahsus ceza ile cezalandırılmak istendiğini çıkarıyoruz. Ancak, verilen örneğin isabetli olduğunu sanmıyoruz. Kasten öldürme ile ilgili olarak verilen örnek, adam öldürme suçlarında zaten mevcut olan bir tartışılmayı yeniden alevlendirmektedir. Gerçekten, birbirinden habersiz birçok kişi veya birbirinden haberli birçok kişi, bir kimseyi öldürse ve ölümün kimin kurşunundan olduğu fennen belirlenemese, kim neden sorumlu olacaktır ? 765 sK döneminde, bir hüküm bulunmasına rağmen (m.463), konuya ilişkin tartışmalar ve farklı uygulamalar sürüp gitmiştir. Gerekçeye bakılırsa, Kanun, tartışmalara bir çözüm getirmemiş, tersine tartışmaları artırmıştır. Gerekçeye bakılırsa, birden çok kişi, birbirinden haberili, birlikte bir kimseyi öldürdüklerinde, ölüm neticesinin kimin kurşunundan ileri geldiğine bakılmayacak, tüm failler, ayırımsız kasten öldürmeden sorumlu olacaklardır. Bu demektir ki, kanun koyucu, iştirakte, ölüm neticesinden sorumlulukta, sadece ortaklarının suça iştirak etmelerini yeterli görmekte, ölümün gerçekte kimin fiilinden ileri gelmiş olduğuna bakmamaktadır. Buna karşılık, failler birbirlerinden habersiz olarak ölüm neticesini meydana getirdiklerinde ve kimin kurşunuyla ölümün meydana geldiği fennen bilinmediğinde, ortada suça iştirak olmadığından, her halde her fail, kendi fiilinden, ispatlandığı kadari ile sorumlu olacaktır. Burada, tüm failler bakımından ispatlanabilir olan fiil, öldürmeye teşebbüs fiilidir. Öyleyse, ölüm gerçekleşmesine rağmen, bu ikinci halde her fail, tamamlanmış kasten öldürme suçundan değil, kasten öldürmeye teşebbüsten sorumlu olacaktır. Zaten, sorun da buradadır. Öldürme kastı var, ölüm meydana gelmiş, biz teşebbüsten ceza veriyoruz. Buna karşılık, suç iştirak halinde işlendiğinde, bu kez, iştirak iradesini göz önünde tutarak, faillere tamamlanmış kasten öldürme suçundan ceza veriyoruz. Suçta ceza sorumluluğunu belirleyen unsur kasttır. Her iki ipotezde, faillerin kastlarında bir farklılık olmadığına göre, sırf suçun iştirak halinde işlenmiş olması böyle bir farklılığı haklı kılabilir mi ? Buna evet demenin kolay olmadığını sanıyoruz. Gerekçenin bağlayıcılık değeri yoktur. Böyle olunca, sadece 37. maddeye itibar etmek zorundayız. Madde failin neden sorumlu olduğunu göstermemiştir. Eksik düzenleme yapılmıştır. Bu özel hal için, her fail, fiilinin ne kadarı ispat edilmişse o kadarından sorumlu olacaktır. Açıkçası, ölüm gerçekleşmiş olmasına rağmen, failler, kasten öldürmeden değil, kasten öldürmeye teşebbüsten sorumlu tutulacaklardır. Bu, iştirak bakımından, özel bir durum oluşturmaktadır.
    Kanun gerçek kişiler suçun faili saymaktadır. Tüzel kişi suçun faili sayılmamaktadır ( m. 20/2 ). Gerekçe, “ancak gerçek kişiler suçun faili olabilir” demektedir. Buradan, tüzel kişi, suça iştirakte “ faili olarak sorumlu” olur mu tartışması ortaya çıkmaktadır. Tüzel kişi, madem suçun faili değildir, kanunun suç saydığı bir fiilin işlenmesine iştirak edemez. Ancak, Kanun, tüzel kişinin, “suç dolayısıyla” kanunun öngördüğü güvenlik tedbirlerinin muhatabı olabileceğini kabul etmiştir.
    Özgü suçlarda ancak özel faillik niteliği taşıyan kişi fail olablir. Bu suçların iştirak eden diğer kişiler azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulurlar (m.40/2). Kanun faillik konusunda özgü süçlürlü diğer suçlar arasında anlaşılması zor bir fark yaratmıştır. Gerçekten, ör. A ve B birlikte D’nin evine girerek televizyonu alırlar. Burada, A ve B suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte işlemektedirler, öyleyse her ikisi de fail olarak sorumlu olur. A kamu görevlisi olsun. İşyerinde kendisine zimmetli olan televizyonu B ile birlikte alarak evine götürdüğünde, fiil yukardaki ile aynı olmasına rağmen, A “ özel faillik niteliği taşıdığından “ fail olacak; özgü “suçun işlenişine iştirak eden” B bu kez suçtan “yardım eden” olarak sorumlu tutulacaktar. İlkinki olayda B, fail olduğundan, daha ağır bir ceza ile; ikinci olayda B, yardım eden olduğundan, daha hafif bir ceza ile cezalandırılacaktır. Bu kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlalidir. Bir kimsenin suçun işlenişinde konumu ne ise odur. Gerçekten, özgü suçlarda failin ancak “özel faillik niteliği taşıyan kişi “ olabileceği kuralına rağmen, suçun özgü suç veya diğer bir suç olmasına bağlı olarak, suçun işlenişine iştirak eden kişinin konumunun herhalde farklı olmaması gerekmektedir.
    Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulmuştur ( m. 37/2). Burada “dolaylı faillik” söz konusudur. Dolaylı faillik, bir kimsenin işlemeyi kastettiği suçu, br başkasına işletmesidir. Suçu işleyen kişi, suçu işletenin sadece bir aracıdır. Üzerinde cebir kullandığı bir kimseye veya isnat yeteneği olmayan birine işlemeyi kastettiği suçu işleten kimse dolaylı faildir.

    B. Azmettirme
    Kanun, “azmettirme” adı altında, 765 sK’dan farksız olarak, inkar ettiği aslî manevi iştiraki düzenlemiştir. Azmettirme kanunda tanımlamamıştır. Böyle olunca, 765 sK’un yürürlükte olduğu döneminde oluşmuş olan doktrin ve içtihat, müessesenin tanımı, kapsamı ve sırıları bakımından, bu kanun karşısında da geçerliliğini korumaktadır.
    Aynı düzlem üzerinde olmalarına rağmen, Kanun, 38. maddede, 37. maddeden farklı bir düzenleme yapmıştır. Gerçekten, Kanun, “ Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezasıyla cezalandırılır “ demektedir. Failden farklı olarak, Azmettirenin neden sorumlu oladuğu, burada açıkça belirtilmiştir.
    Azmettirme, hiç aklında yokken, bir kimsenin kafasına, kanunun suç saydığı belli bir fiilin işlenmesi fikrini sokmaktır. Zaten fail bir suçu işlemeyi aklına koymuş ama, henuz bir karara ulaşmamışsa, faili, o suçu işlemeye teşvik etmek veya onu işleme kararını kuvvetlendirmek, o kimseyi suç işlemeye azmettirmek değildir. Kanun koyucu, gerekçede isterse inkar etsin, bu halde, 39/2, a maddesi hükmü karşısında, manevi fer’i iştirak söz konusu olmaktadır.
    Geekçede, azmettirme, “belli bir suçu işleme hususunda henuz bir fikri olmayan bir kimsenin başkası tarafından bu suçu işlemeye karar verdirilmesi “ olarak tanımlanmaktadır.
    Kanun azmettiren “kişi”den söz etmektedir. Kişiden maksat, suçun faili olabilen herkestir. Öyleyse, herkes, hatta isnat yeteneği tam olmayan kimseler bile azmettiren olabilirler. Ancak tüzel kişi azmettiren olamaz, çünkü kanun, tüzel kişiyi suçun faili saymamaktadır.
    Önceden de belirtildiği üzere, Kanun, azmettirenin üstsoy veya altsoy olmaktan gelen nüfuzunu kullanmasını cezayı artıran bir neden sayılmıştır. Ayrıca, kanun, kim tarafından olursa olsun, çocukların suça azmettirilmesini başlıbaşına suçu ağırlaştıran bir neden saymıştır ( m. 38/2 ). Üstsoy-altsoy ilişkisinin mutlaka hukukî nitelikte olması şart değildir, bilmek kaydıyla, fiilî ilişki de yeterlidir.
    Kanun, azmettirenin belli olmaması halinde, failin kendisini suça azmettirenin kim olduğunu söylemesini, yani suç ortağını ihbar etmesini cezayı azaltan bir neden saymıştır ( m. 38/3 ). “ Bu hükmün uygulanabilmesi için, kişiliğe ilişkin olarak verilen bilginin maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlaması gerekir”.

    C. Yardım etme
    Kanun, 39. maddede, “ Yardım etme “ madde başlığı altında suça nedensel katkısı mutlak, yani aslî olmayan, yardımcı, yani fer’î olan suç otaklığını (complice ) düzenlemiştir. Gerekçede, “ferî iştirak” yerine “ yardım etme “ ifadesinin benimsendiği, ancak hükumet tasarısına büyük ölçüde sadık kalındığı ifade edilmiştir. Hükümet tasarısı ise 765 sK ile örtüşmektedir.
    Gerekçede “ iştirake ilişkin olarak kabul edilen yeni sistemde “ “ zorunlu ferî iştirak “ “ kurumuna yer verilmediği ifade edilmiştir.Kanun, iştirakete, açık bir hükümle zorunlu ferî iştirak hükmüne yer vermemiştir. Bu doğrudur. Ancak, Kanun, bizce, iştirak kurumunu kısırlaştırmanın ötesinde hiç bir yenilik getirmemiştir. Gerçekten, yenilik denen, gerekçenin “ suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet “ dediği şeydir. Gerekçede sözü olan yenilik denen bu şeyin, iştirakin hiçbir maddesi hükmünde, ne açık ne de örtülü olarak, izi yoktur. Gerekçe ne kimseyi bağlamaz. Gerekçenin bağlayıcılık değeri yoktur. Kanunun sistemi ile ötüşmeyen bir gerekçe yorum vasıtası da olamaz. İştirakin sistemi, şunun veya bunun düşüncesinden değil, sadece, herkes için “ pozitif değer “ olan iştirak hükümlerden çıkarılabilir. Bu hükümlere bakıldığında, iştirakte kabul edilen sistemin, kanunun suç saydığı fiilin içrasına ortakların nedensel katkıları olduğu görülmektedir. Kanun, ortakların katkıları esas olmak üzere, maddi iştirekte faillik, yardim etme; manevi iştirakte azmettirme, yardım etme madde başlığı altında ( 39/2,a )teşvik etme, vs. ayırımlarını yapmış, aslî faillere göre ferî failleri daha az ceza ile cezalandırmıştır. Böyle olunca, iştirakte bir kısım ortakların birlikte işledikleri suçun cezasıyla cezalandırılırken, diğer bir kısım ortakların ötekilere nazaran daha az bir cezayla cezalandırılmaları, iştiraki tutan temel ilkenin, ortakların suça nedensel katkıları olduğunu göstermektedir.
    Kanun koyucunun iddiasının tersine, Kanun, yepyeni bir şey getirmemiştir, sadece eski binanın bazı odalarını tadil etmiştir.
    Kanun “ yardım eden sıfatiyla sorumlu olma “ halini üç kümeye ayırmış bulunmaktadır.

    1. Suç işlemeyi teşvik etmek, suç kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.
    Bunlar manevi ferî iştirakın farklı biçimlerde ortaya çıkmasıdır. Suç işlemeye teşvik etmek, zaten bir suçu işlemeye karar vermiş bir kimseyi, o suçu yapmaya isteklendirmek, özendirmektir. Burada özendirilen suç belli bir suçtur. Henüz hangi suçu işlemek istediğini bilmeyen bir kimseyi, belli bir suçu işlemeye özendirmek, o kişiyi suç işlemeye teşvik etmek değildir, suça azmettirmektir.
    Suç kararını kuvvetlendirmek, failin bir suçu işlemeye karar vermesi, fakat henuz kararını kesinleştirmemişken, keşinletirmesine fikren yardımcı olunması, katkıda bulunulmasıdır. Sadece tavsiyede bulunmak suç kararını kuvvetlendirmek değildir. Suç kararını kuvvetlendirmekte kişinin ikna edilmesi söz konusu olmaktadır.
    Yardımda bulunmayı vaat etmek, suç işlendikten sonra bir yardımda bulunmaya söz vermektir. Yardım vaadi, ör., suçun veya failinin gizlenmesine, suç kanıtlarının ortadan kaldırılmasına veya suçla elde edilecek şeylerin korunmasına vs. söz verilmesi şeklinde olabilir. Vaat edenin suç işlendikten sonra sözünde durmaması, kendisi hesaba katılarak suç işlendiğinden, onu sorumluluktan kurtarmaz.

    2. Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak
    Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek, faili bilgisinden ve deneyiminden yararlandırmak veya suçun planlanmasına ve programlanmasına katkıda bulunmaktır. Gözcülük yapmak, yol göstermek değildir. Bu nedenle, bir suç işlenirken gözcülük yapan kişi, katkısının gerekli olmasından ötürü, suçtan yol gösteren olarak değil, fail olarak sorumlu olur.
    Fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak, failin işini yaparken kullanacağı her çeşit araç ve gereci temin etmektir. Kuşkusuz sağlanan araç ve gereçler, işlenmesi kastedilen suçun işlemesine elverişli olmalıdır. Gerçekten, sağlanan araç ve gereç, suçun işlenmesine elverişli olmadığı taktirde, işlenemez suç söz konusu olur.

    3. Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak
    Yardımda bulunarak suçun icrasını kolaylaştırmaktan ne anlaşıldığı kanunda belli değildir. Bu konuda madde gerekçesinde de bir açıklık bulunmamaktadır. Yardımda bulunmak, suçu işlerken, failin işini kolaylaştırmaktır. Bu anlamda, gözcü, yardımda bulunan değildir, çünkü gözcu failin yaptığı işi kolaylaştırmamakta, tersine o işin yapılmasını sağlamaktadır. Böyle olunca, nasıl ki biri tutup diğeri bıçakladığında, tutan da bıcaklayan kadar failse, aynı şekilde, ör. hırsızlıkta, varlığı zorunlu olduğunda, gözcü de, kanunun suç saydığı alma fiilini bizzat işleyen kadar faildir. Bu demektir ki, kanunda, faillikle yarımda etmeyi birbirinden ayırmada ölçüt, suçun işlenmesine nedensel katkının değeridir. Somut olayda, ortağın nedensel katkısı, kanunun suç saydığı fiilin işlenmesinde zorunlu olduğunda, ortak artık yardımda bulunan değildir, faildir.

    Böyle olunca, “ gözcü “ bağlamında, gerekçede işaret edilen “suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet “ ibaresinden, kanunun suç saydığı fiil somut olarak işlenirken, bir kisim ortağın hareketinin, fiilin işlenmesinde zorunlu olması anlaşılmalıdır. Gerçekten, bir hareket, soyut olarak yardımda bulunmak anlamına gelebilir. Bununla birlikte, hareket, somut olarak, işlenmekte olan suçun işlenmesine başlamada, işlenmesi esnasında veya sona erdirilirken mutlak zorunlu sayılabiliyorsa, yani genel deney kurallarına göre, o hareket olmasaydı öteki ortaklar kanunun suç saydığı fiili işlemeye kalkışmazlardı denebiliyorsa; igştirakte suça katılanın konumu yardım etme değildir, failliktir.






    III
    SUÇLARIN İÇTİMAI

    1. Genel olarak
    Bir kimsenin birden çok kez ceza kanununu ihlal etmesi, bu yüzden de birden çok suçtan sorumlu olması halinde, suçların içtimai söz konusu olmaktadır. Suçların içtimai normları ceza sorumluluğunun sınırlarını daraltan tamamlayıcı ceza normlarıdırlar. .
    Gerçekten, suçların içtimaı; bir kimsenin, bir veya birden çok fiille, ceza kanununun aynı hükmünü veya farklı hükümlerini bir veya birden çok kez ihlal etmesi, dolayısıyla failin birden çok suçtan değil, ama tek bir suçtan sorumlu tutularak cezalandırılmasıdır.
    Suçların içtimaı ya maddi içtima ya da şekli içtima olarak ortaya çıkmaktadır . Maddi içtimada, birden çok suç, birden çok fiille gerçekleşirken; şekli içtimada, birden çok suç, bir tek fiille gerçekleşmektedir.
    Esasen, kanundan ötürü, bileşik suç, zincirleme suç, fikrî içtima hukukî yapılarını oluşturan birden çok cürmî fiil, tek bir suç sayılmakta ve faile tek bir ceza verilmektedir.Bu nedenle suçların içtimai cezaların içtimaının bir istisnasını oluşturmaktadır. Esasları, kapsamları ve sınırları yönünden farklılıklar göstermekle birlikte, söz konusu bu hukuki yapılar, bir biçimde tüm uygar ulusların ceza hukuklarında yer almaktadırlar. Yürürlükten kalkmış bulunan 765 sayılı Kanun, bu kurumlara yer vermiştir. Bunlarla ilgili olarak, ciddi bir içtihat külliyatı da oluşmuştur.
    Kanun, olanı göz ardı ederek, Birinci Kitap, İkinci Kısım, Beşinci Bölümde, “Suçların içtimaı “ adı altında, 42. maddede bileşik suça, 43. maddede zincirleme suça ve 44. maddede fikri içtimaya yer vermiştir. Böylece, Kanun, eskiden farklı olarak, ayrıca düzenlemediği cezaların içtimai kuralların bir istisna getirilmiş olmaktadır.
    Kanun, bu suç figürlerinin bilinen tanımlarına itibar etmemiş, her bir suç figürünü yeniden tanımlamıştır. Kuşkusuz, tanım, tamlık, açıklık, doğruluk değeri taşıyan bir söz dizimidir. Tanım diye ortaya konan bu değerlerden yoksun söz dizimleri, başka bir şey olabilir ama tanım olmaz. Bu yaklaşımla bakıldığında, söz konusu suçların tanımlarının, maalesef tam, açık ve doğru olduğu söylenememektedir. Oysa, tanımı, kanunilik ilkesi zorunlu kılmaktadır. Ama, kanun koyucu, bunun farkında değildir, kaş yapayım derken göz çıkarmıştır.
    Kanun, 42, 43 ve 44. maddelerinde, suçların içtimaına baz olarak “ fiil “ terimini seçmiştir. Ancak, kanunda, fiilin ne olduğu, neden ibaret bulunduğu belirsizdir. Fiilin ne olduğunu, neden ibaret bulunduğunu belirlemek doktrine düşmektedir. Davranış, fiil ve hareket kavramlarının farklı olduğunu düşünüydruz. Bizce, fiil, önceden belirittik, neticeli suçlarda, icra veya ihmal hareketi, netice ve nedensellik bağından, buna karşılık neticesiz suçlarda, salt içra veya ihmal hareketinden oluşmaktadır. Mademki bir bazını oluşturmaktadır, suçların içtimaını incelemek, en başta fiilin, buna bağlı olarak da suçun tekliğini- çokluğunu incelememizi zorunlu kılmaktadır.

    2.Fiilin, buna bağlı olarak suçun tekliği-çokluğu meselesi
    Kanunun suç saydığı bir fiil, icrası esnasında, bir tek icra veya ihmal hareketi ile gerçekleştirilebileceği gibi, birden çok icra veya ihmal hareketi ile de gerçekleştirilebilir. Birden çok icra veya ihmal hareketi, bazen birlikte bir bütün olarak kanunun suç saydığı bir fiili, dolayısıyla bir suçu oluştururken, bazen de, birden çok fiili , dolayısıyla birden çok suçu oluşturmaktadır. Buradan hareketin, fiilin ve suçun tekliği-çokluğu sorunu ortaya çıkmaktadır.
    Sorunun çözümü, doğanın ve ayrıca doğal bir olgu olan toplumun, farklı değerler olmasında yatmaktadır. Doğa bir olgular sistemi bütünüdür. Olgusal dünyada amaç, amaçsallık yoktur. Toplum bir normlar sistemi bütünüdür. Amaçsallık sadece kurallar alemine, yani normlar dünyasına ait bir değeridir. Bunun içindir ki, birden çok hareket bir amaçla belirlendiğinde, yahut bir amaç birden çok hareketi belirlediğinde ve aynı zamanda birden çok hareket hem zaman olduğunda, yani aralıksız birbirini izlediğinde, dar anlamda hareketin, yani işlemlerin çokluğuna rağmen, geniş anlamda hareket veya fiil tektir.
    Buradan, fiilin tekliğini sağlayan iki temel unsur ortaya çıkmaktadır. Bir kere birden çok hareket arasında belli, amaçsal bir bağıntı bulunmalıdır. Amaçsallık veya Amaçsal bağıntı birden çok hareketi bir tek fiile indirgemektedir. Gerçekten, ör., adam öldürme suçu, bir tek silah darbesiyle işlenebileceği gibi, birden çok silah darbesiyle de işlenebilir. Amaç birliği, fizik alemde her biri başlı başına bir hareket olan birden çok silah darbesini tek bir fiile, dolayısıyla tek bir suça indirgemektedir. Öte yandan birden çok hareket hem zaman olmalı, yani peş peşe gelmelidir. Hem zamanlılık, hareketler arasında bir zaman birliğinin bulunmasıdır. Açıkçası, araya bir zaman fasılası girmeden, hareketlerin, kesintisiz birbirlerini izlemesidir. Gerçekten, ör., her gün, sistemli bir biçimde, bir kimseye bir parti dayak atmada, amaç bir bile olsa, fiil tek değil, çoktur.
    Öyleyse, neticeli suçlarda, hareketle bağlantılı olarak, netice sayısı fiil sayısını, fiil sayısı da suç sayısını belirlemektedir. Buna karşılık, neticesiz suçlarda, fiil, sadece icra veya ihmal hareketinden ibaret bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu suçlarda ihlal sayısı suç sayısını belirlemektedir. Bunun sonucu olarak, neticesiz suçlarda, bir fiille kanunun birden çok hükmünün ihlali mümkün olabilmektedir. Kuramsal olarak doğru olan bu çözüm, doğal hayatın zenginliği karşısında, sınır meseleleri açıklamada her zaman yeterli olmamaktadır. Gerçekten, ör. A, bir el ateş etse, bir kimse ölse, diğer bir kimse de yaralansa, burada bir fiil mi vardır, yoksa birden çok fiil mi vardır sorusu zihinleri işgal etmektedir. Eğer netice fiil sayısını belirleyecekse, burada iki netice, iki fiil, iki de suç vardır. Buna karşılık, gerçekleşen neticelere bakılmayacak, sadece hareket fiil sayısını belirleyecekse, ortada çok netice olmasına rağmen, tek bir fiilin varlığından söz edilecektir.
    Bu iki bakış açısından birini kabul etmek, özellikle fikri içtimada, farklı sonuçlar doğurmaktadır. Biz, neticenin tabiatçı anlayışını göz önünde tutarak, neticeli suçlarda neticenin sayısının fiilin sayısını, fiilin sayısının, suçun sayısını belirlediğini; buna karşılık, neticesiz suçlarda salt hareketin fiilin sayısını belirlediğini, buna bağlı olarak da, bir fiille kanunun birden çok hükmünün ihlal edilebileceğini düşünüyoruz.

    3.Bileşik Suç
    Kanunda her biri başlı başına bir suç olarak tanımlanmış olan fiiller, kanundan ötürü, bir suçun unsuru veya bir suçun ağırlaştırıcı nedeni olabilmektedirler. Buna bileşik suç denmektedir. Bu suç, geçitli suçlardan, aralarında amaçlık- araçlık bağıntısı kurulmuş bulunan diğer cürmî oluşumlardan, ör., m.82 / 1, h, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlardan tamamen farklıdır.
    Kanun, 42. maddede, “Biri diğerinin unsurunu veya ağırlatıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir“ diyerek bu bağıntıya işaret etmiştir. Cezaların içtimaını düzenlememiş olmakla birlikte, Kanun, “Bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz“ demektedir. Bunun sonucu olarak, bir suç diğer bir suçun unsuru veya ağılatıcı nedeni olduğunda, elbette birden çok suç kaynaşarak tek bir suç olmakta, dolayısıyla tek bir ceza ile cezalandırılmaktadır.
    Gerçekten, ör., hayata, vücut bütünlüğüne veya cinsel dokunulmazlığa bir saldırıda bulunmakla veya mal varlığına zarar vermekle tehdit ederek yahut cebir kullanarak bir kimsenin malını alan kimse, yağma suçunu ( m. 148 ) işlemiş olmaktadır. Bu suç, artık ne hırsızlık suçudur ( m. 141 ) ne de tehdit ( m.106 ) veya cebir ( m. 108 ) suçudur. Bu suç, kendine özgü, bağımsız, bileşenlerinden tümden ayrı yeni bir suçtur.
    Bundan başka, kanunun suç saydığı bir fiil, kimi zaman başka bir suçun ağırlatıcı nedeni olabilmektedir. Bu halde, bir öncekinden farklı olarak temel suçun ismi, kimliği bir değişikliğe uğramaz, aynı kalır, sadece suçun cezası artırılır. Gerçekten, ör., konutta hırsızlıkta, hem konut dokunulmazlığı (m.116/1 ) ihlal edilmiş, hem de hırsızlık (m.141) suçu işlenmiş olmasına rağmen, konut dokunulmazlığını ihlal, hırsızlık suçunu ağırlatan bir neden sayılmış (m. 142/1, b ), dolayısıyla hırsızlık suçuna dokunulmadan, diğer bir suç onunla birleştirmiştir. Böylece, bir suçun ağırlatıcı nedeni olan diğer bir suç, artık kendi kimliğini yitirmiş ve her suçta ağırlatıcı nedenler hangi kurallara tabi ise, bu da o kurallara tabi olmuştur.
    Bu bağlamda olmak üzere, ör., hırsızlık yapmak için bir kimsenin konutuna giren fail, henüz hiçbir şey almadan yakalanırsa, tamamlanmış konut dokunulmalığı suçundan değil, hırsızlık suçuna teşebbüsten sorumlu olacaktır. Kanun koyucu, bir kanun çıkararak cebir, tehdit, hırsızlık suçlarını affettiğinde, aynı zamanda yağma suçunu affetmiş olmaz, yağmadan hükümlü kişi cezasını çekmeye devam eder.

    4.Fikri İçtima
    Fikri içtima; tek bir fiil ile, kimine göre tek bir icra ( azione ) veya ihmal ( omissione ) hareketi ile, ceza kanununun aynı anda birden çok hükmünün ihlal edilmesi, dolayısıyla birden çok suç işlenmesi, ancak bunlardan sadece en ağır olandan ceza verilmesi olarak tanımlanmaktadır.
    Gerçekten, ör., reşit olmayan bir kimse ile parkta herkesin gözü önünde cinsel ilişkide buluna reşit kişi, parkta herkesin gözü önünde bir tek sevişme davranışında bulunmakla, hem kanunun 104. maddesi hükmünü, hem de 225. maddesi hükmünü ihlal etmiş olmaktadır. Burada, tek bir fiille, iki ayrı suç işlenmiştir. Tartışılan konu, sorumluluğun nasıl olacağıdır, yani her bir suçtan ayrı bir ceza mı verilecektir, yoksa sadece tek suçtan tek bir ceza verilmekle mi yetinilecektir ? Genelde, bir tek suçtan, ama cezası en ağır olan suçtan ceza verilmesinin doğru oldgu düşünülmektedir. Böyle olunca, fail, sadece 225. maddedeki suçtan ceza alacaktır.
    Elbette, fikri içtimada, suçlar birbirinden bağımsızdır. Her hangi bir nedenle cezası en ağır suç ortadan kalktığında, fail, serbest kalmaz, kalan diğer suçtan sorumlu olur. Gerçekten, kanun koyucu 225. maddedeki suçu çıkardığı af kanununun kapsamına aldığında, fail serbest kalmaz, şartlarının olması halinde kalan 104. maddedeki suçtan cezalandırılır.
    Kanun, fikri içtimaı, “ İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır “ biçiminde tanımlamıştır. Tanım yanlıştır. Tüm tartışmalara rağmen, 765 s K. un 79. maddesindeki fikri içtima tanımının daha doğru olduğunu düşünüyoruz. O nedenle, 44. maddenin uygulanmasında, uydurmacılıktan kaçınılmak isteniyorsa, 765 sayılı Kanun döneminde büyük emeklerle oluşmuş olan doktrin ve uygulamanın göz ardı edilememesi gerekmektedir.
    Geçmişte, doktrinde ve uygulamada “ bir fiil ile kanunun muhtelif ahkamını ihlal etmek “ hükmünde yer alan “ bir fiil “ terimi tartışma yaratmıştır. Mantovani, Erem, ör., bir el ateş ederek bir kimseyi öldürme ve diğer bir kimseyi de yaralama halinde fiilin tekliğini, dolayısıyla fikri içtimaın mümkün olduğunu kabul etmiştir. Burada, fiili belirlemede netice değil hareket baz alınmış bulunmaktadır. Antolisei, Dönmezer-Erman, yukarıda belirtilen halde ortada iki neticenin bulunduğunu, fiilin tek olmadığını, birden çok olduğunu, dolayısıyla fikri içtimaın mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Uygulamada, ender olarak birinci düşünceye yer veren kararlar olmakla birlikte, ikinci düşünce egemen olmuştur.
    Kanun “ bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet vermekten” söz ettiğine göre “ bir fiil “ teriminin ne anlama geldiği bugün de tartışmalı bir konu olmaktadır. Madde gerekçesinde yer alan düşüncelere katılmak mümkün değildir. Bir kere, çok neticeli sapma halinde, eğer fiil netice sayısını belirliyorsa, tek bir fiil değil, netice sayısınca fiil, yani birden çok fiil vardır, dolayısıyla fikri içtima mümkün değildir. Kaldı ki, ör. kişinin bir el ateş edip bir kimseyi öldürme ve diğer bir kimseyi de yaralama davranışında, bir el ateş edilmekle birlikte, seyri esnasında hareket parçalara bölünür bir nitelik kazanmış, dolayısıyla olgusal olarak, bir kimsenin ölümüne kadar bir hareket, diğer bir kimsenin yaralanmasına kadar da ikinci bir hareket ortaya çıkmış olmaktadır. Gene, benzer bir örnek olarak, bir meydanda bomba patlatan kişinin bazı kimseleri öldürmesi ve bazı kimseleri de yaralaması halinde, ortada tek bir fiilin olduğunu söylemek her halde mümkün değildir. Gerçekten, hareket baz alınarak fiil sayısı belirlendiğinde bile, bir el ateş ederek bir kimseyi öldürme ve diğer bir kimseyi yaralama davranışı, reşit olmayan kimseyle alenen cinsel ilişkide bulunmak davranışından farklı olarak, bir tek hareketten ibaret bulunmamaktadır, ortada iki hareket, iki fiil bulunmaktadır. O halde, gerek şahısta gerekse isabette hata halinde, gerekçede ifade edilenin aksine fikri içtimaın uygulanması imkanı bulunmamaktadır. Öte yandan, aynı neviden fikri içtima diye bir şey yoktur ki, Kanun, “farklı neviden fikri içtima” düzenlemiş olsun. Zaten fikri içtima, bir fiille kanunun farklı hükümleri ihlal edildiğinde, yani farklı suçlar işlendiğinde söz konusu olmaktadır. Kanunun, aynı hükmünün birden çok kez ihlal edilmesi halini, zincirleme suç saymıştır. Zincirleme suçun fikri içtima ile bir yakınlığı bulunmamaktadır.
    Gerekçede “ non bis in idem “ kuralı ile fikri içtim arasında bir bağıntı kurulmak istenmiştir. Bir fiilden dolayı bir ceza verilir, düşüncesi doğrudur. Ancak “ gerçekleştirdiği fiilin birden fazla farklı suçun oluşmasına neden olması durumunda failin bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suç nedeniyle cezalandırılması yoluna gidilmelidir “ düşüncesi doğru değildir. Gerçekten, bu doğru kabul edilirse, ör., bir kişi meydanda bomba patlatsa, birçok kimse ölse, bir çok kimse de yaralansa, bu kişi, sadece tek bir kasten öldürme fiilinden sorumlu tutulacak, hem birçok kasten öldürme fiili, hem de kasten yaralama fiilleri göz ardı edilecektir. O kadar insanın ölmesine ve bir o kadar insanın yaralanmasına karşılık olarak, faile sadece tek bir suçtan, yani kanunun 81. maddesi hükmünü bir kez ihlal etmekten ceza vermek, suçla ceza arasında olması gereken dengeyi bozar, toplumda intikam duygularını tahrik eder. Gerekçe kimseyi bağlamaz. Kanunda açıkça düzenlenmemiş olması, sapma konusunda bir sorun yaratmamaktadır, çünkü non bis in idem kuralı çiğnenmeden kast kuralı ile olası tüm sorunlar çözülebilmektedir.
    Özetlersek, kanunu düzeltmeye kalkışmadan, kanunun sözü ve gerekçesi ne olursa olsun, normu amacı esas olmak üzere yorumlarsak, bugüne kadar oluşmuş olan doktrin ve uygulama, fikri içtima ile ilgili sorunların çözümünde bize rehber olacaktır.

    5. Zincirleme suç
    5.1. Genel olarak
    Zincirleme suç, kasttan ayrı olarak, kişinin, kurguladığı bir suç işleme planı altında, kanunun aynı hükmünü birden çok kez ihlal etmesi ile; böyle bir planı veya programı yapmadan kanunun aynı hükmünü birden çok kez ihlal etmesinin aynı şey olmadığı, dolayısıyla birinci halde kişiye bir tek suçtan ceza verilip cezanın artırılmasının hakkaniyete uygun olduğu düşüncesinden doğmuştur.
    Zincirleme suçu doğuran gerçeklik, suç işleme kararında birliktir. Bu psişik durum kasttan farklıdır; birden çok suçu birlik kılan ana unsuru, tabiri caizse, zincirleme suçun çimentosunu oluşturmaktadır. Gerçekten, suç işleme kararda birlik, failin kanunun aynı hükmünü birden çok kez ihlal etmeyi kafasına koyması, planlaması ve bir program dahilinde gerçekleştirmesidir. Bu nedenledir ki, zincirleme suç, birden çok fiil, birden çok suçtan oluşmaktadır.Birden çok suçun her biri o suç için kanunun ön gördüğü tüm unsurları taşımalıdır. Ancak, suçlardan bir kısmının teşebbüs derecesinde kalmış, diğer bir kısmının tamamlanmış olması bir önem arz etmemektedir. Kanunun aynı hükmü aynı zamanda ihlal edilebileceği gibi farklı zamanlarda da ihlal edilebilir. Genellikle, suçların mağdurlarının aynı kişi veya farklı kişiler olmasının, zincirleme suçun varlığını etkilemeyeceği düşünülmektedir. Zincirleme suçun bazı suçlarda, ör., kişilere karşı suçlar, mümkün olamayacağı ileri sürülmüştür. Ancak, birçok kanun, bu arada 765 sK., böyle bir ayırımı uygun bulmamış, bünyesine aykırı düşmedikçe, her suçta zincirleme suçu mümkün görmüştür. Zincirleme suçta zinciri oluşturan her suç, bir diğerinden bağımsızdır. Böyle olunca, suçu ortadan kaldıran, davayı ve cezayı düşüren nedenler her bir suç için ayrı göz önüne alınmak zorundadır. Bu yönüyle zincirleme suç, hem bileşik suçtan, hem de mütemadi suçtan, itiyadî suçtan ayrılmaktadır. Bir suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak bu suçların birden çok kez işlenmesinin imkansız olmadığı düşünülmektedir.
    Kanun zincirleme suçu üç fıkra halinde 43. maddesinde düzenlemiştir. Birinci fıkrada zincirleme suç tanımlanmış ve cezası gösterilmiştir. Ayrıca tanımda yer alan “ aynı suç “ ifadesi tanımlanmıştır. İkinci fıkrada “aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille islenmesi” hali zincirleme suç sayılmıştır. 2005-5377 sayılı Kanunla değiştirilen üçüncü fıkra hükmünde zincirleme suç sınırlandırılmıştır. Gerçekten, Kanun, kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında zincirleme suçu mümkün görmemektedir.
    Kanun, zincirleme suçu, “ Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir “ biçiminde tanımlamıştır. Tanıma göre, zincirleme suçun unsurları, suç işleme kararında birlik, aynı suçun birden fazla işlenmesi, değişik zamanlarda işlenmesi, aynı kişiye karşı işlenmesidir.

    5.2. Suç işleme kararında birlik
    Kanun, suç işleme kararında birliği, gerekçede, “suçlar arasında subjektif bir bağ bulunması “ olarak tanımlamıştır.
    Kanunun subjektif bağ olarak nitelendirdiği şey, kasttan ayrı olarak, birden çok suçu; plânlı, programlı bir biçimde işleme iradesidir. Bu demektir ki, failin bir plan ve programı olmaksızın birden çok kez aynı suçu işlemesi halinde, işlenen suçlar arasında onları bir bütün kılan manevi bir bağ bulunmadığından, ortada zincirleme bir suç da yoktur. Böyle olunca, hakim, her somut olayda, söz konusu bu manevi bağın mevcut olup olmadığını, her halde oluşa ve failin dışa vurmuş olan davranışlarına bakarak tespite çalışacaktır. Burada kararda birlik “vakıasının “ ispat edilememesi halinde, şüpheden sanık yararlanır kuralının nasıl uygulanacağı konusu tartışmalara neden olmaktadır. Gerçekten, ister ileri sürülsün isterse sürülmesin, her somut olayda suç işleme kararının failde mevcut olup olmadığını resen hakim tespit edecektir. Hakim bu tespiti yapamadığında, yani vakıanın ispatı şüpheli kaldığında, zincirleme suç yoktur mu denecek, yoksa şüpheden sanık yararlanır denerek, zincirleme suç var mıdır denecektir. Kanunun ifadesinden, şüpheden sanık yararlanır sonucu çıkmaktadır. Böyle olunca, failde birden çok suçu işleme kararın varlığının ispatlanamadığı her olayda, failin işlediği birden çok suç, şüpheden sanık yararlanır kuralı gereğince zincirleme suç sayılacak, faile bir suçun cezası verilecek ve ceza artırılacaktır.

    5.3. Aynı suçun birden fazla işlenmesi
    Aynı suçun birden fazla işlenmesi, kanunun aynı hükmünün birden çok kez ihlal edilmesidir. “ Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Burada, aynı suç ile aynı hüküm, aynı şeydir, çünkü her suç, kanunun bir hükmünün ihlalidir. Bu bağlamda olmak üzere, her ikisi de mala karşı suç olmasına rağmen, hırsızlığı düzenleyen hükümle dolandırıcılığı düzenleyen hüküm kanunun aynı hükmü değildir. Bir suçun basit şeklini düzenleyen hüküm yanında, ağırlatılmış veya hafifletilmiş şeklini düzenleyen hükümler, aynı hüküm kapsamındadır. Aynı hükmün birden çok ihlali, hükmün iki veya daha fazla ihlal edilmesidir. İhlalin tamamlanmış suç veya teşebbüs derecesinde kalmış suç olmasının önemi bulunmamaktadır.

    5.4. Aynı suç “ değişik zamanlarda “ işlenmiş olmalıdır.
    Zincirleme suçun olması için, aynı suçun, birçok kez, değişik zamanlarda işlenmesi gerekmektedir.
    Kanun, zincirleme suçta, çok suçun aynı zaman kesiti içinde işlenebileceğini kabul etmemiştir. Gerçekten, kolluk memuru, kendisine ulaşan birden çok tutuklama müzekkeresini, bir suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak yerine getirmediğinde, bu davranışı, zincirleme suç olarak değerlendirilmeyecektir. Kanun koyucu, bu örnekte olduğu gibi, ihmali hareketle işlenen suçlarda zincirleme bir suçun işlenebilmesi için, ihmali her bir hareketin, değişik zamanlarda yapımlaş olmasını şart koşmuş olmaktadır.

    5.5. Suç “bir kişiye “ karşı işlenmiş olmalıdır
    Kanun, aynı suçun, değişik zamanlarda, bir kişiye, yani aynı kişiye karşı işlenmiş olmasını şart koşmaktadır. Kanun, 765 sayılı Kanundan farklı olarak, suçun mağdurunu, zincirleme suçu belirleyen bir unsur konumuna getirmiştir. Bizce, düzenleme, doğru değildir. Ancak, kimse, kanun koyucudan daha iyisini bilemez :“ Bir otoparkta bulunan otomobillerin camları kırılarak radyo teyplerin çalınması durumunda, her bir kişiye ait otomobildeki hırsızlık bağımsız bir suç olma özelliğini korur ve olayda cezaların içtimai hükümleri uygulanır “.
    Kanun, suçun “bir kişiye karşı “ işlenmesini şart koşarken, zincirleme suçun sadece “mağduru muayyen suçlar “ bakımından mümkün olduğunu kabul etmiş olmaktadır. Bu durumda, Kanun, “ mağduru gayri muayyen suçları “ zincirleme suç kapsamından çıkarmış bulunmaktadır.
    Gerçekten, Kanunun, suçun “bir kişiye karşı “ işlenmesi şartının, mağduru gayri muayyen suçları zincirleme suçun dışında bıraktığını gören tarihi kanun koyucu, bir süre sonra uyanmış, 2005-5377 sayılı Kanunla, 43/1. madde hükmüne “ Mağduru belli bir kişi olmayan suçlara da bu fıkra hükmü uygulanır “ hükmünü eklemiştir. Ancak, Kanun, bu kez de, başka bir tartışma başlatmıştır: “Mağduru belli bir kişi olmayan suçlar” ifadesi ile gerçekten teknik anlamda mağduru gayri muayyen suçlar mı kastedilmiştir, yoksa, ör. hakarette olduğu gibi, mağduru muayyen, ama işleniş biçimi olarak fiilin hedefinin birçok kişinin olması mı kastedilmiştir, bu belli değildir. Tarihi kanun koyucunun iradesinden çıkarak bizzat normun iradesine bakıldığında, 43/1. maddeye eklenen hükmün, sadece mağduru gayri muayyen suçlarla ilgili olduğu görülür. Kanun, zincirleme suçun kapsamı dışında bıraktığı suçları 43/3. madde hükmünde açıkça saymıştır. Sayılanlar arasında mağduru gayri muayyen suçlar yoktur.
    Zincirleme suçta ceza dörtte birden dörtte üçe kadar artırılarak verilir

    5.6. Aynı suçun birden çok kişiye karşı “ tek bir fiille “ işlenmesi
    Kanun, 43/2. maddesi hükmünde, aynı suçun birden çok kişiye karşı “tek bir fiille” işlenmesi halini zincirleme suç saymaktadır.
    Bu hükme göre, aynı suç, tek bir fiille, birden çok kişiye karşı işlenmelidir. Hükmü vurgulayan özellik fiilin tekliği, mağdurun çokluğudur. Kanunun gerekçesinde, buna verilen örnek “ bir sözle birden fazla kişiye sövülmüş olması “ durumudur. Mağdurun aynı kişi olmaması halinde zincirleme suçu kabul etmeyen Kanun, fiil tek ise, mağdur kişilerin farklı olmasına bakmadan, birden çok suçu zincirleme suç saymaktadır. Kanun, burada, artık bir suçu işleme kararında birlik unsurunu aramamaktadır. Bir fiille birden çok kişiye karşı aynı suç işlenmişse, bu, kanundan ötürü zincirleme suç sayılmaktadır.
    Gerçekten, varsayalım ki, ör., ortaklık halinde elma ticareti yapan A,B,C. elmalarını yükledikleri D’ nin kamyonunu güvenli bir yere bıraktırmalarından sonra hep birlikte dinlenmeye çekilsinler ve fırsatları kaçırmayan E, kamyonu yüküyle birlikte alıp götürsün… Gerekçedeki örneğe bakılırsa, burada fiil tektir, mağdur sayısınca hırsızlık suçu vardır, kanundan ötürü, bu suçlar zincirleme suç olmaktadır. Burada, kamyon ve yükü E’ye ait olsa ve D kamyonu yüküyle birlikte kaçırsa, fiil tek, suç da tek sayılacaktır. Mağdur sayısı hariç birbirinin aynı olan bu iki cürmi fiilden birinin tek suç, ötekinin zincirleme suç sayılması, sadece ceza adaletinin esasını oluşturan hakkaniyete kuralına aykırı olmakla kalmamakta, aynı zamanda kanun önünde eşitlik kuralının ihlal etmektedir. Öte yandan, örnekte olduğu gibi, failin tek fiille işlediği birden çok mağdurunun kim veya kimler olduğunu bilmemesi halinde sorunun nasıl çözülebileceği bilinmemektedir. Gerçekten, burada fiili hat vardır, hatadan fail yararlanır denilebilecek midir ? Bunun mümkün olduğunu sanmıyoruz. Bu halde hata ne esaslıdır, ne de cezaya etki eden nedenlerle ilgilidir. Zincirleme suç, cezayı azaltan bir neden değildir. Böyle olunca, fail; mağdur sayısını ister bilsin isterse bilmesin, tek bir fiille aynı suçu birden çok kimseye karşı işlediğinde, kanunun ifadesi ile “ subjektif bir bağın “ bulunup bulunmadığına bakılmayacak, zincirleme suçtan cezalandırılacaktır. Bu, Kanunun kaldırma başarısı gösterdiğini iddia ettiği kusursuz sorumluluğu, bir başka ad altında kabul etmesinden başka bir şey değildir.

    5.7. Zincirleme suçun kapsamı dışında bırakılan suçlar
    Kanun, 43/3. maddesi hükmünde, bazı suçların zincirleme suç olarak işlenemeyeceklerini kabul etmiştir.
    Kanun, “ bir suç işleme kararının icrası kapsamında “ olsa bile, her nedense, kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarını zincirleme suçun dışında tutmuştur. Kısıtlamanın, kuramsal bir temeli yoktur. Bizce, kanun koyucu, keyfi davranmıştır. Gerçekten, işkence suçu ( m. 94 ) kapsam dışında bırakılırken, benzerlik arz etmesine ve aynı yerde yer almasına rağmen eziyet suçu ( m. 96 ) aynı işleme tabi tutulmamıştır. Yağma ( m. 148 ) kapsam dışı bırakılırken “ Malvarlığına Karşı Suçlar “ ile aynı hukuki konuya sahip bulunan ör., hırsızlık ( m. 141 ), dolandırıcılık ( m. 157) suçlarının zincirleme suçun içinde tutulması anlaşılamamaktadır. Yaralama, öldürme suçları ne yağma suçunun unsuru, ne de ağırlatıcı nedenidir. O nedenle öldürme ve yaralamanın zincirleme suçun dışında bırakılmasına dayanılarak yağmanın da zincirleme suç dışında kalması gerektiği ileri sürülemez. Gerçekte, Hükmün gerekçesinde, yağmadan önce sayılan suçlarla, yağma suçu arasında, zincirleme suç bakımından, ne tür bir bağıntının olduğu açıklanmış değildir. Tarihi kanun koyucu keyfi davranmıştır. Kanıtı, kanunun kendi gerekçesidir : “Maddenin üçüncü fıkrasında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir “. Gerekçe bu kadardır. Herhalde, kanun koyucular “ Deli Dumrul “ değildirler.
    Kuşkusuz, kısıtlama Kanunun ismen belirttiği suçlarla sınırlıdır, sayıları artırılamaz.





    IV
    SUÇU ETKİLEYEN HALLER

    1.Genel olarak, 2. Ceza Kanununun sistemi, 3. Haksız tahrik, 4. Takdiri indirim nedenleri




    1. Genel olarak
    Bir kısım beşeri davranışlar, kanunda, zararlı veya tehlikeli görülerek suç sayılırken, bunların yalın halleri yanında, nitelikli hallerine de yer verilmektedir. Suçun varlığını etkilemeyen, yani suçu oluşturan bir unsur sayılmayan ama, sadece suçu ağırlığına etki eden bu nedenlere “ reato circostanziato “ veya “ le circostanze teriminin karşılığı olarak doktrinde “ suçun halleri” denmektedir (Dönmezer-Erman ).
    Öte yandan, suçun ağırlığını etkileyen bu nedenler, failin bir durumunu ifade eden isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenlerle de ilgili değildirler. Bunlar cezalandırılabilme şartlarının da dışında kalmaktadırlar.
    Doktrinde suçun halleri denen bu nedenler, suçu çevrelemektedirler, açıkçası suçların yalın halleri yanında nitelikli, tabiri caizse giydirilmiş hallerini ifade etmektedirler. Bu yüzden, biz, “ circostanza del reato” teriminin karşılığı olarak, bu olguya “suçu etkileyen haller” demenin daha uygun olduğunu düşünüyoruz.

    İCK., suçu etkileyen hallere genel hükümleri arasında yer vermiş ( m. 59 vd. ), ancak özellik arz etmesi halinde, birçok suçta, ör. 575, 583, 600, 609, vs., suçu ağırlaştıran ve hafifleten halleri ayrıca düzenlemiştir. Buna karşılık, Zanardelli kanunu ve 765 s. Türk Ceza Kanunu, Cezaya ehliyet ve Bunun Kaldıran veya hafifleten Nedenler arasında haksiz tahrike ( m. 51 ) ve genel bir taktiri indirim nedenine ( m. 59 ) yer vermiş, her suçun türevleri yanında, ör., m. 451, 453, vs , o suçu ağırlaştıran, ör., m. 449, 450 vs., ve hafifleten nedenlere, ör., m. 458, vs., yer vermiştir.

    2. Ceza Kanununun sistemi
    Yeni Türk Ceza Kanunu, bir yenilik getirmemiş, 765 s.K’ na kısmen benzer bir düzenleme yapmıştır. Gerçekten, Kanun, genel hükümleri arasında suçu ağırlaştıran genel nedenlere yer vermemiş, “ Ceza Sorumluluğunu Kaldıran ve Azaltan Nedenler” arasında, 29. maddede, haksız tahrike, cezanın bireyselleştirilmesi cümlesinden olarak 62. maddede “Taktiri indirim nedenleri” madde başlığı altında genel bir taktiri indirim nedenine yer vermiştir.
    Ancak, Kanun, 765 s.K’dan farklı olarak, genel hükümleri arasında suçu hafifleten bazı nedenler ( m. 22/6, 38/3 ) yanında, suçu ağırlaştıran bazı nedenlere ( m.22/3, 37/2, 38/2 ) de yer vermiş bulunmaktadır.
    Ayrıca, Kanun, özel hükümlerde, hem suçların türevlerine, hem de suçları ağırlatan ve hafifleten özel nedenlere yer vermiştir. Bu nedenlerin, belli bir kritere göre bir sistemini oluşturmak, olası görülmemektedir. Kimi zaman faille mağdur arasındaki ilişki, faildeki kötülük duygusu, mağdurun niteliği, kimi zaman suçun işlendiği yer, zaman, suçun işleniş biçimi, suçlar arasındaki bağıntı ve kimi zaman suçun maddi konusunun değeri, zararın ağırlığı, fail sayısı, faillerin kendilerini tanınmaz hale koymaları, vs. suçu etkileyen özel haller sayılmıştır. Esasen, bunlar, ceza hukuku özel hükümlerin inceleme konusudurlar; burada incelenmelerine gerek bulunmamaktadır.
    Birden çok nedenin birlikte bulunması, yani nedenlerin içtimaı halinde, temel ceza üzerinden önce tüm ağırlatıcı nedenler tek tek göz önüne alınarak artırma yapılır ve sonra tüm hafifletici nedenler tek tek göz önüne alınarak bu kez indirme yapılır ( m. 61/4 ).
    Ağırlaştırıcı ve hafifleştirici nedenlerin bilinmemesi veya hatalı bilinmesi imkansız değildir. Hafifletici nedenler söz konusu olduğunda, hatadan fail yararlanır. Ağırlatıcı nedenler üzerinde hata yapıldığında, özel bir düzenleme olmadığından, her halde kast kuralı uygulanacaktır.
    Bu dağınıklığı karşısında, Kanunun, tutarlı bir sisteminin olduğu söylenemez.
    Suçu etkileyen bir kısım nedenler ait oldukları yerlerde incelendiklerinden, burada, sadece, suçu etkileyen bir genel neden olarak, haksız tahrik ve takdiri hafifletici nedenler üzerinde durulacaktır.

    3. Haksız tahrik
    Kanun, “haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen” kimsenin cezasını hafifletmektedir ( m.29 ).
    Haksız tahrikin esası tartışmalıdır. Bir kimsenin, haksiz bir davranışı ile, bir diğer kimseyi hiddetlendirerek suçu işlemeye tahrik etmesi halinde; suçun hafifletilmesinin genelde hakkaniyet gereği olduğu düşünülmektedir. Böyle olunca, haksız tahrik suçu hafifleten öznel bir neden olmaktadır ( Manzini, Isttituzioni, 125 ). Bu demektir ki, suça katılan kimseler bu nedenden yararlanamazlar.
    Haksiz tahrik, öncelikle suçun mağdurunun “haksız bir fiilinin” bulunmasını gerekmektedir. Fiilin, mutlaka suç olması gerekmez, hukuka aykırı olması yeterlidir. Bu bağlamda, ör., alacaklının herkesin önünde borçludan alacağını istemesi hukuka aykırı bir davranış değildir. Dolayısıyla, borçlu, hiddetlenerek alacaklıyı dövdüğünde, haksız tahrikten yararlanamaz. Kanun “haksız bir fiilden” söz ettiğinden, fiil ahlaka aykırı olduğunda, muhatabı haksız tahrikten yararlanamaz. Ancak, kimi fiilin ahlaka aykırı olması halinde, muhatabı suç işlediğinde, haksız tahrikten yararlanabileceğini ileri sürmektedir (Antolisei, 457 ).
    Haksız fiil, muhatabında, hiddet veya şiddetli elem etkisi meydana getirmelidir.Açıkçası, fail, suç oluşturan fiilini hiddet veya şiddetli elem etkisiyle işlemiş olmalıdır. Bu demektir ki, hiddet veya şiddetli elemenin etkisi geçtikten sonra suç işlenirse fail haksız tahrikten yararlanamaz. Elem eylemsizlik halidir. Bu halde olan bir kimsenin faal olması mümkün değildir. O nedenle elem ancak öfkeye dönüştüğü zaman kişi haksız tahrikten yararlanır ( Erem, Adalet Psikolojisi, ).
    Kanunda suçun mutlaka haksız fiilin failine karşı işlenmesi konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Kanun haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında “suç işleyen kimse “ diyerek sadece “ suç işlemekten “ söz etmektedir. Bu, kanunun, suçun mağdurunun, mutlaka haksız fiilin faili olmasını şart koşmaması demektir. Böyle olunca, suçun üçüncü bir kişiye karşı işlenmesi halinde, yeter ki nedensel bir bağıntının bulunsun, fail haksiz tahrikten yararlanır. Örneğin, cinsel saldırıya maruz kalan bir kız çocuğunun babası veya kardeşi saldırganı öldürdüğünde, kuşkusuz haksız tahrikten yararlanacaktır.
    Bu bağlamda olmak üzere, hemen belirtelim ki, gerekçede yer alan açıklama ve örnek bu değildir. Gerekçede “ bir suçun mağduruna yönelik gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksiz tahrikten yararlanmaz “ denmekte ve bir örnek verilmektedir. Bir suçtan mağdur olan kimseye karşı işlenen suçta, fiil yokluğundan ötürü zaten haksız tahrik mümkün değildir. Hem açıklama hem de örnek yersizdir. “Cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babasının veya erkek kardeşinin işlediği öldürme fiilinde “ hiçbir zaman haksız tahrik söz konusu değildir. Çünkü “ cinsel saldırıya maruz kalmış kadının “ kanunun aradığı anlamda “haksız bir fiili “ bulunmamaktadır. Cinsel saldırıya uğrayan bir kimsenin değil başkasını tahrik eden bir fiili, bir fiili mevcut bulunmamaktadır. Öte yandan, burada, 765 s.K’ un öngörmüş olduğu şeref kurtarmak saikiyle adam öldürmek suçunu haklı kılan bir neden de bulunmamaktadır. Gerçekten, “cinsel saldırıya maruz kalan” kimsenin şerefsiz bir davranışı yoktur. Böyle olunca, gerekçenin ve örneğin yerinde olduğu söylenemez. Fiilsiz ne suç, ne de haksız fiil olur. Cinsel saldırıya maruz kalan kadının bir “ fiili “ yoktur. Kuşkusuz, fiili olmayan bir kimsenin, hasız bir fiili hiç olmaz.
    Haksız tahrik genelde kasıtlı suçlarda düşünülmektedir. Taksirli suçlarda haksız tahrikin mümkün olup olmadığı hususu tartışmalıdır. Kanunda ve gerekçesinde bu konuda bir açıklık bulunmamaktadır. Manzini bu suçlarda haksız tahriki mümkün görmektedir. Manzini, kelliği yüzünden mahallenin çocukları tarafından alaya alınan tren makasçısının, öfkeye kapılarak makas değiştirmeyi ihmal etmesi, böylece bir tren kazasına neden olmasında da haksız tahrikten yararlanması gerektiğini düşünmektedir. Kanun açıkça yasaklamadığından, biz, haksiz tahrikin, ender de rastlansa, taksirli suçlarda mümkün olduğu kanaatindeyiz.

    4. Taktiri indirim nedenleri
    Taktiri indirim nedenleri, cezanın bireyselleştirilmesinin bir aracı olarak 62. maddede iki fıkra halinde düzenlenmiştir.
    Kanun, 61/5. maddesinde, taktiri indirim nedenlerinin, tüm diğer nedenler ve sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, ceza indirimi yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümler uygulandıktan sonra, en son neden olarak uygulanmasını emretmiş bulunmaktadır.
    Kanun, 1. fıkra hükmünde, “Fail yararına cezayı hafifletecek taktiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlatılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine yirmi beş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadar indirilir “ hükmüne yer vermiştir. Kuşkusuz, hüküm, yalnızca hürriyeti bağlayıcı cezalardan indirimi öngörmemekte, aynı zamanda para cezalarından indirimi de öngörmektedir.
    Ancak, para cezasını öngören 52. madde söz konusu olduğunda, indirimin ne üzerinden yapılacağı belirsizlik arz etmektedir. Gerçekten, indirim, önce 52/1. maddede gösterilen gün üzerinden mi, yoksa belirlenen gün, 52/2. maddeye göre paraya dönüştürüldükten sonra elde edilecek para miktarı üzerinden mi yapılacaktır; sorusu ortaya çıkmaktadır. Kanun değişikliği yapılmadan önce 61. madde hükmünde bu konuda bir açıklık bulunmuyordu. Ancak, 2004/ 5237 s . Kanunun 61. maddesine 2005/ 5377 s. Kanunla eklenen 8. fıkra hükmü ile sorun bir yıl sonra çözülmüştür. Bu, tarihi kanun koyucunun özensizliğinin birçok örneğinden birini oluşturmaktadır. Burada, hatayı düzeltmek marifet değildir, marifet hatasız düzenleme yapmaktır. Kanun, indirimin, “ gün üzerinden “ yapılmasını emretmiştir( m.61/8).
    Güvenlik tedbirleri ceza değildir. Kanun “cezayı hafifletecek “ nedenlerden söz ettiğinden, 62. madde hükmünün, güvenlik tedbirlerine uygulanması imkanı bulunmamaktadır.
    Kanun, 62/2. maddesinde, indirim nedenlerini saymıştır. Bunlar, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki davranışları, yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileridir. Kanunun “ …gibi hususlar …“ ifadesini kullanması, bu nedenlerin tahdidî mi, yoksa tadadî mi olduğu sorusunu akla getirmektedir. Biz, nedenlerin, maddede sayılanlarla sınırlı olduğunu düşünüyoruz.
    5237 s. Kanunun bu hükmü, 765 s. Kanunun 59. maddesi hükmünden farklılık arz etmektedir. Söz konusu farklılık, her bir neden için ayrıca bir indirim mi yapılacak, yoksa birden çok neden de bir araya gelse tek bir indirim mi yapılacaktır sorusunu çağrıştırmaktadır. Biz öyle sanıyoruz ki, ister bir tek neden bulunsun, isterse birden çok neden içtima etmiş olsun, indirim bir kere yapılacaktır, çünkü, aksini düşünmek, cezanın “ takdire dayalı indirimi” kavramı ile çelişmek olur.
    Kanun, indirim nedenlerinin kararda gösterilmesini emretmiştir. Bununla, Kanun, herhalde, hakimin taktirinin denetlenebilir olduğuna işaret etmek istemiştir.

     
Suçun Işleniş Biçimleri Ve Suçu Etkileyen Haller konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. suç ve ceza kavramları!!!

    suç ve ceza kavramları!!!

    GİRİŞ Bir suçtan söz edebilmemiz için her şeyden önce bir hareket icra edilecektir. Bu fiil tabii anlamda gözle görülebilen bir hareket, bir değişiklik olabileceği gibi aynı zamanda hissedilebilen, görülebilen, duyulabilen ve hem de hissedilebilen bir değişiklik de olabilir. Demek ki suçun varlığı için her şeyden önce dünyada meydana gelen bir değişiklik olmalıdır. Eğer dünyada bir değişiklik...
  2. Suç

    Suç

    Kişi rüyada suç işlerse kendisiyle ilgili olmayan bir işe karışıp, sıkılacak demektir.Rüyada suç islemek, küfür ve sapikliga tabi olmaya isarettir.
  3. Sucu

    Sucu

    Takva ve iyilik sahibi, ilimiyle göğüslere, hikmetle kalplere etki yapan kimseye yahut zengin olmaya, rızka ve büyüklere yaklaşmaya, Kase ve bardakla su dağıtan kimse, bilgine, vaiz ve nasihat ehline, iyilksever kimseye, Kırba ve teste ile su taşıyan kimmse, her yönüyle emin olan kimseye, Sucunun tulumunun su akıtması onun ishal olmasına delalet eder.Rüyada görülen sucu, takva ve iyilik sahibi...
  4. KisirlaŞtirma Hangİ Hallerde SuÇtur?

    KisirlaŞtirma Hangİ Hallerde SuÇtur?

    SORU: KISIRLAŞTIRMA HANGİ HALLERDE SUÇTUR? YANIT: Bir erkek ya da kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimseye ceza verilir. Bu eylem kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kişi tarafından yapılırsa ceza artırımı uygulanır.
  5. Askeri Suçlarda şikayet Ve Izin:

    Askeri Suçlarda şikayet Ve Izin:

    asker şikayetleri askeri şikayet dilekçesi asker şikayet askeri dilekçe örneği A) Askeri suçların takibi şikayete bağlı değildir B) Askeri kazaya tabi olupta Türk Ceza Kanunu mucibince takibi Adliye Vekilinin izinine bağlı suçlar hakkında izin, Milli Müdafaa Vekili tarafından verilir.

Sayfayı Paylaş