gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.184
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113

    Uhud Gazvesi ve Hamrâül'esed:

    Konu, 'Peygamberler, Evliyalar ve Sahabeler' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    hamraul esed uhud gazvesi hamraül esed hamraul gazvesi hamraül Bedir Gazvesi gibi, Uhud Gazvesi de Mekkeli müşriklerle yapılan korkunç harblerdendir. İslâm'ın ilk başşehri Medine'yi basarak müslümanlığı yok etmek isteyen Kureyşîlerin ilk saldırışları, Bedir zaferiyle önlenmişti. İkinci saldırış hareketi de "Uhud" dağında karşılanmış oldu. Bedir Gazvesi gibi, Uhud Harbi de müslümanlar için, bir müdafaa savaşı ve Medine'yi düşmandan koruma muharebesi idi.
    Bedir savaşında Mekkeli müşriklerden yetmiş kişi ölmüştü. Bunların içinde Kureyşin ileri gelen reisleri de vardı. Bu yüzden, bütün Mekke ahalisi, umumî bir matem içinde yaşıyordu. Müslümanlardan intikam almak için sabırsızlanıyorlardı.
    Bedir Harbi sırasında Şam'dan dönen, Bedir Gazvesine tamamiyle yanlış olarak sebep gösterilen Ebûsüfyanın idaresindeki kervan, yüzdeyüz kâr etmişti. Sermayesi alâkadarlara dağıtılmış, fakat, kârı "Dârünnedve" denilen hükümet konağında saklanmıştı.
    Ancak, kervanın sermayesine katılan hissedarların çoğu, Bedir savaşında can vermişlerdi.
    Babalarını, kocalarını, kardeşlerini ve oğullarını Bedirde kaybetmiş bulunanlar, Ebûcehlin oğlu İkrime de dâhil olduğu halde, bir heyet halinde toplandılar. Mekke'nin yeni reisi Ebûsüfyana müracaat ettiler:
    - Muhammedi -sallallahu aleyhi ve sellem- dediler, bizim büyüklerimizi öldürdü. Kendisinden öç almak zamanı geldi. Kervanın kârı ile bir ordu ter-tipliyelim, Medine üzerine yürüyelim, intikamımızı alalım, diye ısrarda-bulun-dular. Aynı zamanda Suriye ve Mısır ticaret yolunun da açılması gerekiyordu.
    Kureyşin reisi Ebûsüfyan, heyetin bu teklifini hemen kabul etti. Kervanın kârı, ellibin altın tutuyordu. Bunun yarısıyla, Mekke dışındaki bedevî kabilelerden gerekli asker toplanmasına karar verildi.
    O zaman Kureyşin ünlü şairleri ve hatipleri ortaya atıldı. Arabistanın muhtelif kabilelerine gönderildi. Bedirde ölenler anıldı. Onlar için mersiyeler (ağıt) söylendi. Halk coşturuldu. Bu suretle, Mekke'nin içinden ve dışından üçbin kişilik askerî bir kuvvet hazırlandı.
    Bu askerî birliğin yediyüzü zırhlı ve ikiyüzü süvari idi. Üçbin de develeri vardı: (254). Ordunun başına da Ebûsüfyan geçerek başkumandan oldu.
    Orduda, çalgıcılar, fahişeler ve şarap tulumları da bulunuyordu: (255). Ayrıca, ondört kadar da kocalı kadın vardı. Bunlar, şarkı söyleyerek, def çalarak kocalarını gayrete getireceklerdi. Bu kadınların başlarında da Ebûsüfyan'ın zevcesi ve Muaviye'nin annesi Hind görülüyordu. Müşrikleri en ziyade harbe sürükleyen de Hind oldu. Çünkü Hind, babasını, kardeşini Bedirde kaybetmişti. Karılarını harb meydanına göndermek istemiyenlere karşı Hind haykırıyor:
    - "Bedr'i hatırlayın! Karılarınızın yanına dönmek için savaş yerinden alçakça kaçtınız. Biz, bu hal bir daha tekrarlanmasın diye harbe karışmak istiyoruz. Kaçmak isteyenler, yolları üstünde bizi bulacaktır!" diyordu: (256).
    Bedir Gazvesinde Hindin babası Utbeyi Hazreti Hamza öldürmüştü. Hind, Rasûl-i Ekremin amcası Hamzadan intikam almak için, Habeşli Vahşî ile anlaştı. Ona mükâfatlar vadetti. Vahşî, Mekkeli Cübeyr'in köleşiydi. Cübeyr de Vahşîyi azadetmeğe söz verdi. Çünkü, Hindin babası Utbe, aynı zamanda Mut'im oğlu Cübeyr'in de dayısıydı.
    Rasûl-i Ekremin diğer amcası Abbas, Bedir savaşına katılarak esir düşmüş ve müslüman olmuştu. Mekke'de kalıyor ve fakat dinini gizliyordu. Uhud savaşı için Mekke'de hazırlanan orduya karışması da kendisine teklif edilmişti. Kabul etmedi. Bedir savaşında pek çok zarara uğradığını ileri sürerek özürler beyan eyledi. Fakat, Kureyşin bu hazırlığını da gizli bir mektupla Rasûl-i Ekreme bildirdi. Mektubun Medineye üç günde ulaşmasını sağlamak için bir adam tuttu.
    Rasûl-i Ekrem bu haberi alınca, Medine'den keşif kolları çıkardı. Abba-sın verdiği haberi tahkik ettirdi. Kureyş ordusunun Medine'ye yaklaşmakta olduğunu şehir civarındaki mahsulü tahrip ettiklerini, düşman atlarının Medine çayırlarını geçtiklerini öğrendi. Düşmanın sayısını anlamak için de Münzir oğlu Hubâb'ı gönderdi. Anî bir baskına uğramamak için Medinenin mühim noktalarına nöbetçiler dikti. Hattâ, ashabdan Sa'd ibni Muâz ile Sa'd ibni Ubâ-de, bütün geceyi, Rasûl-i Ekremin mescidi önünde geçirdiler.
    Ertesi gün Rasûl-i Ekrem, harb meclisini topladı. Muhacirlerle ensârın ileri gelenleri katıldı. Münafıkların reisi Abdullah bin Übey bile bu toplantıya çağrılmıştı.
    Meşveret meclisinde, Kureyşîlere karşı alınacak tedbirler düşünüldü; Medine içinde kapanılarak müdafaa tertibatı almak mı, yoksa, şehir dışına çıkılarak düşmanla pençe pençeye çarpışmak mı daha uygundur, gibi fikirler münakaşa konusu oldu.
    - "Medine kapılarının kapatılması, kadınların çocukların muhafazalı yerlere gönderilmesi, şehrin tahkim edilmesi, düşmana içerden müdafaa olunması teklifi ileri sürüldü. Münafıkların reisi de bu teklifi savundu. Ashabın büyükleriyle Rasûl-i Ekrem, şehirden çıkılmaması, müdafaa mevkiinde kalınması fikrinde bulunuyordu.
    Fakat ashabın içinde, hususile, Bedir Gazasında bulunamıyan gençlerle, Hamza gibi kahramanlar, şehrin dışına çıkmayı, düşmanla göğüs göğüse döğüşmeyi istediler. Hattâ:
    - "Biz, böyle bir günü sabırsızlıkla bekliyorduk. Harbi kazanırsak ne âlâ, ölürsek Allah yo/unda şehîd olmayı arzu ederiz!" dediler. Çoğunluk, Medine dışına çıkılması reyinde olunca, Rasûl-i Ekrem de şehirden çıkmaya meydan harbi yapmağa karar verdi. Hücresine girdi. Birbiri üzerine iki zırh giydi. Başına da miğferini geçirdi.
    Ancak, şehri müdafaa etmek isteyenler, ötekilerini yumuşatarak fikirlerinden çevirmişlerdi. O zaman, Rasûl-i Ekrem bunlara karşı:
    - "Bir peygamber silâhlandıktan sonra, harb etmeden zırhını çıkarmaz! Eğer sabrederseniz, vazifenizi de yaparsanız, Allah zaferi yine size ihsan buyuracaktır." dedi. Onları da savaşa çağırdı. Bu suretle, ashabına bir taraftan devlet işlerinde "meşveret" esasını gösterirken, diğer taraftan da "disiplin"! öğretmiş oldu.
    Rasûl-i Ekrem, Ümmü Mektûm'un oğlu Abdullah'ı Medinede vekil bırakarak, cum'a namazından sonra yola çıktı. Ordusu, bin kişi idi. İçinde münafıklar da vardı. Yolda, Medine ile Uhud arasında altıyüz kişilik silâhlı bir yahudi kuvvetine rastlandı. Bunlar münafıkların reisi Übeyy oğlu Abdullahın müttefikleriydi. Rasûl-i Ekrem, bu yahudileri ordusuna kabul etmedi, kendilerini kullanacak yeri olmadığını söyledi. Bunu gören Abdullah da kendi adamlarını aldı. Rasûl-i Ekremin ordusundan ayrılarak kaçtı. İslâm tarihinde i!k kaçak asker, üçyüz kişilik bu münafıklar oldu. Başları Abdullah:
    - "Ben, meydan harbine taraftar olmadım. Medineden çıkılmamasını istedim. Muhammed (!) çoluk ve çocukların sözlerine uydu. Bizim gibi tecrübelilerin reylerine bakmadı!" demiş, bin kişilik İslâm ordusunun 700 kişiye düşmesine sebep olmuştu.
    Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, Medine'den cum'a günü öğleden sonra çıkmıştı. Geceyi Medineye civar bir yerde geçirdi. Cumartesi günü şafakla beraber, "Uhud" dağına doğru ilerledi.
    Uhud, Medineye bir saatlik mesafede bir dağdı. Medinenin batısına düşüyordu. Rasûl-i Ekrem Uhud dağının eteğine varmış, sahanın en iyi yerini seçmişti.
    Kureyş ordusu, daha evvel oraya varmış, karargâhını Uhud dağında kurmuştu. Sayısı, İslâm ordusu sayısından dört misli fazlaydı. Başkumandanları Ebûsüfyan idi. Sağ kanadına Velîd oğlu Hâlid, sol kanadına da Ebûcehil oğlu İkrime kumanda ediyordu. Safvan ile As oğlu Amr, birer fırkanın başındaydı. Kureyşin bayrağı, Abdüddar oğullarından Talha'nın elinde idi. Rasûl-i Ekrem de muhacirlerin bayrağını yine Abdüddar oğullarından Mus'ab ibni Amre verdi.
    Kureyşin bu muntazam ve üçbin kişilik müşrik ordusu karşısında yedi-yüz kişilik İslâm ordusunun çoğu genç ve tecrübesizdi. Fakat, îmanları pek kuvvetliydi. Sağ koluna Ukâşe, sol koluna da Ebû Mesleme memur edilmişti. Rasûl-i Ekrem ordusunun ortasında bulunuyordu. Bu ordunun 100 ü zırhlı, ikisi atlı idi.
    İslâm ordusu, arkasını Uhud dağına dayamıştı. Sağına Medine düşüyor, solunda da bir vâdi bulunuyordu. Bu vâdi, Uhud dağı ile "Ayneyn" dağları arasında idi. Düşman süvarisi bu vadiden saldırırsa, İslâm ordusunun sol kanadını tehlikeye düşürebilirdi.
    Rasûl-i Ekrem, Ayneyn geçidini tutturdu. Buraya elli kadar okçu yerleştirdi. Başlarına da Cübeyr oğlu Abdullah adında çok hamiyyetli bir kumandanı geçirdi. Kendilerine:
    - "Siz bizim sırtımızı muhafaza edeceksiniz! Düşman galip gelsin, mağlûp olsun, benden haber gelmedikçe yerinizden ayrılmayınız. Yenildiğimizi görseniz bile, yardım için yerinizi bırakmayınız. Yalnız düşman atlarına ok atınız!" emrini verdi.
    İki ordu karşılaşmış Uhud Gazası başlamıştı: (11 Şevval 3/27 Man 625). İki tarat muharebeye hazırdı. Kureyşîler Bedirde ölenleri anıyor, müslümanlar da Allahdan zafer diliyordu.
    Kureyş kadınları şarkı söylüyor:
    - "Biz sabah yıldızının kızlarıyız. İpekten yumuşak halılar üzerinde yürürüz Gerdanlarımız incilerle süslüdür. Saçlarımız mis kokuludur Cesaretle ilerlerseniz, sizi kollarımız arasına alırız. Arkanızı dönerseniz, sizi rezil edecek surette kovarız!" diyorlar, defler, darbukalar çalarak saflar arasında dolaşıyorlar, kocalarını harbe sürüklüyorlardı.
    Harbin başında Ebû Âmir, yüzelli kişi Ve ortaya atıldı; Ebû Âmir Evs kabilesindendi Kendisine Ebû Âmir Râhib denirdi Mekkeli muhâcirlerin Medı-neye hicreti esnasında hasedinden dayanamadı. Kendi adamlarıyla birlikte Medineden Mekke'ye gitmişti. Şimdi, Medinelilere güvenerek. Mekkelilerle birlikte Uhud savaşma karıştı, ensâra karşı: - Ey Ensari Beni tanıyor musunuz? Ben Ebû Âmir'im!" sözleriyle Medinelileri kandıracağını ummuş, fakat ensâr tarafından: - "Bre fâsık herif!" diye hücuma uğrayınca, beklemediği bu muameleden müteessir olarak savaşa katılmış, harb sahasında birçok çukurlar (Kurt kuyuları) açmıştı: (257).
    Uhud cengi, Arab geleneklerine (an'anesine) göre mübareze (teker teker çarpışma) şeklinde başladı. Önce, Kureyşin alemdarı Talha, müslüman-lara meydan okudu: - "Ey Muhammedin Ashabı! Sizin kılıcınızla bizim gideceğimiz yer cehennem, bizim kılıçlarımızla sizin gideceğiniz yer, cennet olduğunu söylüyorsunuz. İçinizde, benim kılıcımla ölerek cennete gitmek veya beni öldürerek cehenneme gönderecek kimse yok mu?" diye gururlandı. Hemen Hazreti Ali atıldı: - "işte ben varım!" diye cevap verdi ve bir hamlede Talhayı öldürerek arzusuna kavuşturdu. Bunu gören Talhanın kardeşi Osman, Kureyşin bayrağını eline aldı, ortaya çıktı. Osrnanı da Hazreti Hamza, kardeşi Talhanın yanına gönderdi. Osmandan sonra sancağı Ebû Saîd yakaladı. Onu da Sa'd ibni Ebî Vakkas okla devirdi. Bu suretle Kureyşin bütün bayrakdarları birer birer düşüyor, Abdüddar oğullarından, baba, oğul, kardeş ve amca olarak yedi kişi, arka arkaya, sancak altında can veriyordu.
    Rasûl-i Ekrem, elinde tuttuğu bir kılıcı ashabına uzatarak:
    "Hakkını ödemek şartıyle bu kılıcı kim ister!" diye teklifte bulundu: (258).
    Ensârdan Ebû Dücâne adında cesur bir zat, Hazreti Peygambere yaklaşarak sordu:
    - "Yâ Rasûlallah! Bunun hakkı ne?" Rasûl-i Ekrem de:
    -- "Bununla eyilip bükülünceye kadar, düşmanla harb etmek!" cevabını verdi.
    Artık, harb kızışmıştı, islâm ordusu, düşmanın merkezine kadar sokuldu. Kureyşin bayrakdarları birer birer ölmüş, yere düşen bayrağı kaldıracak kimse bulunamamıştı. Sağ ve sol kanatları da bozuldu. Rasûl-i Ekremin mücâhid ordusunda bulunan Hamza. Ali, Sa'd ibni Ebî Vakkas, Ebû Dücâne gibi kahramanlar sayesinde düşman bozguna uğradı. Yirmiden fazla telefat veren Kureyşin def çalan kadınları bile feryat ve figan kopararak dağlara sığındı (259).
    İman Kudreti karşısında, sayıca malzemece üstünlük fayda vermedi Uhud savaşının birinci safhası bu suretle sona ermiş, zafer müslümanlar tarafından kazanılmış gibi görünüyordu.
    Ancak, müslümanlar düşmanlarını kovalarken harb sahasından uzaklaştılar. Sonra da ganimet toplamaya koyuldular. Ganimetler ise pek boldu. Düşmanın ana kuvvetini sonuna kadar takip ederek sonucu almayı ihmal ettiler. Ellerine geçirdikleri üstünlükten faydalanamadılar. Büyük fırsatı kaçırdılar.
    Okçular tepesi denilen "Ayneyn" boğazını tutmuş bulunan okçular, bu hali yüksekten görerek dayanamadılar:
    - "Ne duruyoruz? İslâm ordusu harbi kazandı. Düşman bozuldu. Savaş bitti. Üstünlük bizde kaldı. Düşmanı kovalıyan kardeşlerimize katılalım. Biraz da biz ganimet malı alalım!" dediler: (260).
    Okçuların kumandanı Abdullah, Rasûl-i Ekremin kesin emrini bunlara hatırlattı. Dinletemedi. Bunlar, Bedir Gazasında olduğu gibi, düşmanın geri dö-nemiyeceğini sandılar. Hazreti Peygamberin tenbihini unuttular. Yerlerini boşalttılar. Ganimet sevdasına kapıldılar. Emir Abdullah, sekiz arkadaşıyla yapayalnız "Ayneyn"de kalakaldı.
    O zaman, düşmanın sağ kolu kumandanı Hâlid bin Velid, henüz müslüman değildi. Savaşın başında, Hazreti Zübeyr karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı. Fakat, fırsat gözlüyordu. Müslüman okçularının yerlerini bırakarak dağıldıklarını görünce, yanında bulunan ikiyüzelli kadar süvari kuvvetiyle derhal hücuma geçti. Yerlerinde sebat etmiş bulunan okçular emîri Abdullah ile sekiz arkadaşını şehid ederek Ayneyn vadisine hâkim oldu. İslâm ordusunun sol cenahından dolaşarak arkasını çevirdi. Birdenbire bağırarak orduyu yardı.
    Kureyşîler, Hâlid'in sesini tanıyorlardı. Müslümanların çevrildiğini anladılar. Bozulan ve fakat sonuna kadar takip edilmeyen düşman geri döndü. Tecavüze geçti. Dağa kaçmış olan Hind'in kafilesi de def çalarak aşağıya indi.
    İslâm ordusu, bir taraftan Hâlid'in süvarileri, diğer taraftan Ebûsüfyan'-ın piyadeleri karşısında iki düşman arasında sıkışıp kaldı.
    Hâlid, bu manevrasını daha önce bir iki defa tatbik etmek istemiş, fakat, okçuların, karşılamaları yüzünden başaramamıştı. Şimdi zafer yer değiştirdi. Müslümanlar harbi kazanmışken kaybetmiş, bir saat önce "birlik" halinde döğüşen müslümanlar, artık, canlarını kurtarmayı düşünmeğe başlamışlardı (261)
    O sırada Rasûl-i Ekremin amcası Hazreti Hamza, harb sahasında bir taraftan öbür tarafa koşuyor, müşrikleri dağıtmaya çabalıyor, elinde kılıç, her tarafa ölümler saçıyordu. Kureyşin ileri gelenlerinden sekizini vurarak yere serivermişti.
    Hamza'yı öldürmek için daha önce, Hind ile sözleşmiş olan habeşli Vahşî, kendisine vadedilen mükâfatı düşünüyor, fakat Hamzanın karşısına çıkmağa cesaret edemiyordu. Savaşın başındanberi bir taşın arkasına gizlenmiş, Hamzayı gözleriyle adım adım izliyor, Hamza ise, önüne geleni tepelemeğe devam ediyordu.
    Tam bu esnada Hamza, Vahşînin önüne gelmiş, orada Abdül'uzzâ oğlu Sibah'ı bir kılıçta yere yatırmıştı. Vahşî bu fırsatı kaçırmadı. Zencilerin millî silâhı olan harbesini (kısa mızrağını), gizlendiği yerden attı. Kahramanlar kahramanı Hamza'yı iki uyluğu üstünden vurarak şehîd etti. Hemen koşarak geldi. Hamzayı öldürdüğünü Hind'e müjdeledi.
    Ebûsüfyan'ın karısı, bu haberden son derece sevinç duydu. Hamza'ya doğru koşa koşa geldi; karaciğerini çıkardı, ağzına alarak ısırdı ve emdi, fakat yutamadı (262). Vahşîyi mükâfatlandırdı ve kölelikten kurtardı (263).
    Allanın Arslanı Hamzanın şehid düşmesi, İslâm ordusunu perişan etti. Harbin en şiddetli anında: "Arkanıza bakın, ey cemaat!" diye bir ses yükseldi. Bu ses, müslümanlar arasında şaşkınlığı artırmaya sebep oldu. Artık, müslümanlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Aralarında kararlaştırılmış olan "Emit,
    - Şüphesiz ki Allah, size vaadini yerine getirdi. Allah'ın inayetiyle (ilk hamlede) onları (düşmanlarınızı) öldürüyordunuz. Fakat, sevdiğiniz (zaferi) Allah, size gösterdikten sonra, zaaf göstererek, verilen emirde çekiştiniz. Kiminiz dünya (ganimet) istedi. Kiminiz âhiret (şehîdlik) diledi. Sonra, sizi denemek için onlardan geri çevirdi. Allah, muhakkak ki suçunuzu bağışladı. Zaten, Allah'ın fazl ve keremi mü'minleredir.
    Emit! = Öldür, öldür!" parolasını bile unutmuşlardı: (264). Birbirlerine girdiler. Kargaşalık arttıkça arttı. Müslüman müslümanı öldürmeye kalktı. Hattâ, Huzeyfenin babası bile bir müslüman eliyle yere yuvarlanmıştı. Ensârdan pek çok zevat şehîd düştü.
    Öte yanda, Kareydin azılıları (İbni Şihâb, Utbe, İbni Kamie, Übeyy-ibni Halef), her ne pahasına olursa olsun, Rasûl-i Ekremi öldürmeyi aralarında kararlaştırmışlardı. Müslümanların bozulduğu Hazreti Peygamberin yalnız bırakıldığı en nazik bir zamanda, Rasûl-i Ekremin karargâhına doğru ilerlediler. Yanına kadar sokuldular. Hattâ Übey: "Muhammed'i öldüreceğim!" diye yemin bile etmiş, fakat Rasûl-i Ekremin: "Ben seni öldürürüm!'" diye okuna sarıldığını görünce kaçmağa başlamıştı. O zaman Rasûl-i Ekrem: - "Nereye kaçıyorsun, yalancı!" diyerek kendisini okla yaralamış, Übey de aldığı yaranın tesiriyle, boğa gibi bağırarak yere düşmüştü (265).
    Kılıçlar sakırdıyor, oklar atılıyor, taşlar yağmur gibi Rasûl-i Ekreme yağıyordu. Sa'd İbni Ebî Vakkas'ın müşrik kardeşi Utbe'nin attığı bir taşla, Peygamberimizin alt dudağı yarıldı Bir dişi kırıldı. İbni Hişamın attığı ok da Hazreti Peygamberi alnından yaraladı.
    Rasûl-i Ekreme karşı yapılan bu hücumlar, dalgalar gibi, arka arkaya geliyordu. Bu hücumlardan birini Ali karşıladı ve Hamza gibi. Allah'ın diğer bir arslanı olduğunu gösterdi.
    Diğer saldırışı da ensardan Kâ'b kızı Nesibe önledi. Ümmü Umâre denilen İslâm'ın bu kahraman kadını, şecaatte herkesi nayretler ıçmde bırakmıştı. Kureyşin azılı meşhurlarından İbni Kamıe, bizzat Rasûlüllaha saldırıyordu. Nesibe Hatun yetişti İbni Kamıeye üç kere kılıç çaldı. Fakat kestiremedi. Çünkü, İbni Kamienin üzerinde iki zırh vardı Fakat İbni Kamie, Nesibeyi omu-zundan yaraladı
    Rivayete göre, İbni Kamie, Rasûl-i Ekreme de iki kılıç sallamıştı. Bu kılıç darbesi, Rasûl-i Ekremi sarstı. Harbin başında, Ebû Âmirin kazdırdığı kurt kuyularından birine yanüstü düşüverdi. Hemen Ali yetişerek Rasûl-i Ekremin eline yapıştı. Talha da Peygamberi kucaklayarak ayağa kaldırdı: (266). Yalnız, Hazreti Peygamberin zırhından iki halka yüzüne batmış, yanağını yarmıştı.
    Ancak, burada hayretle temaşa edilecek tablo şuydu: Düşman her taraftan kendisini ok yağmuruna tutarken, Rasûl-i Ekrem:
    - "Yâ Rabbi! Kavmimi affet! Onlar câhil ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlara hidâyet eyle!" diye dua ediyordu.
    Harbin en nazik dakikasında, Peygamberimizin ölüm şayiası çıktı, İbni Kamie, islâm askerinin alemdarı Mus'ab'ı Peygamber zannıyle şehîd etmişti. Mus'ab ibni Umeyrin yüzü Rasûl-i Ekremin yüzüne benziyordu.
    İbni Kamie. derhal Ebûsüfyana koşmuş: "Muhammed'i öldürdüm!" diye müjdelemişti Müşrikler, bundan son derece sevinç duydular. Hattâ içlerinden hm dağ basma çıkarak yüksek sesle bağırdı: "Muhammed öldürüldü!" diyordu
    Artık, islâm ordusunda umumî bir panik başlamıştı. Rasûl-i Ekrem:
    "Ey Allah'ın kulları bana geliniz! Ey Allah'ın kulları, bana geliniz!" diyor, kaçanları yanma çağırıyordu. Fakat ilk zamanlar, Rasûl-i Ekremin bu daveti kimsenin kulağına girmiyordu: (267). Çünkü, ilk zaferden sonra, bek-lenmedik bu felaket ruhları sarsmıştı.
    O zamanlar müslümanlar üçe bölünmüş oldu:
    Birincisi, harb sahasından uzaklaşanlardı. Bunlar, Rasûl-i Ekremin şehîd edildiğini duyunca, yıldırımla vurulmuşa döndüler, "Peygamber öldükten sonra, biz burada ne diye duralım!" diyorlardı. Hazreti Osman, bunların içindeydi. Bunlardan birtakımı, yurtlarını korumak için Medineye gitmişler, fakat, müslüman kadınları tarafından taşla, toprakla karşılanarak memleketlerine sokulmamışlardı. Birçoğu da Uhud dağına çekilmişlerdi (268).
    - Muhammed'de ancak, bir rasûldür. Ondan evvel peygamberler hep geldi geçti. Şayet o ölseydi yahut öldürülseydi, siz gerisin geriye mi dönecektiniz?
    İkinci kısım, Rasûl-i Ekremi görmedikleri halde, "Muhammed öldüyse, Allah bakîdir!" diyerek harbe devam ediyorlardı! "Enes ibni Nadr", bu kahramanların başında geliyordu. Nadr oğlu Enes, meşhur "Enes ibni Mâlik" in amcasıydı. Taberî der ki:
    - "Halk ve bazı muhacirlerle ensârın yeis içinde oturup dertleştiklerini gören Enes, ne yaptıklarını sormuş, içlerinde bulunan Ömer'den "Peygamberimizin ölümü" cevabını alınca, bunlara: - "Rasûl-i Ekrem şehîd olduktan sonra, yaşayıp da ne yapacaksınız? Siz de onun gibi, savaşarak şehîd olun!" demiş, kendisi de harbe atılarak şehîd oluncaya kadar savaşmıştı. İbni Hişâm'a göre, Hazreti Enesin yetmiş yerinde yarası vardı.
    Üçüncü kısım Rasûl-i Ekremi görenler ve hizmetinde bulunanlardı. Peygamberle beraber muharebenin sonuna kadar sebat eden bu ashabın sayısı hakkında çeşitli rivayet var: İmam-ı Müslim, bunların yedisinin ensâr, ikisinin muhacir olduğunu söylüyor. Neseî, onbiri ensârdan, biri muhacirden ibaret bulunduğunu rivayet eder. İbni Sa'd, ondört zâtın ismini vermektedir. Mevâhib-i Ledünniyye ise, Rasûl-i Ekremin yanında yedisi ensâr, yedisi muhacir olarak ondört sahâbî kaldığı, muhacirlerin birinin Hazreti Ebûbekr olduğunu yazmaktadır: (269).
    Uhud gazvesi de üç safhaya ayrılmaktadır:
    Birinci safhada müslümanlar zaferi kazanmış gibi görünüyordu. İkinci safhası, müslümanların felâketiyle sona erdi. Üçüncü safha, müslümanlar için, müdafaa safhası oldu.
    Uhud Gazasının bu üçüncü safhası, Nadroğlu Enes'in mücahedesiyle başladı. Müdafaa şeklinde devam etti. Enes'in bu kahramanlığı, diğer müs-lümanlara da örnek oldu.
    Ancak, ashab, savaşın bu korkunç safhasında Rasûl-i Ekremi bir türlü bulamıyorlardı. Halbuki, Allah'ın büyük elçisi "Kutup yıldızı" gibi, hiç yerinden ayrılmamıştı (270). Müşrikler, harbin ikinci safhasında İslâm ordusuna yetmiş şehîd verdirerek dağıtmışlardı (271). Fakat, bütün uğraşmalarına rağmen hedeflerine varamamışlar, Rasûl-i Ekremi öldürmeye bir türlü ulaşamamışlardı.
    Bu hengâmede, Rasûlüllahı ilk gören zat, Ka'b ibni Mâlik oldu. Şair Kâ'b, Hazreti Peygamberi gözlerinden tanıyarak, yüksek sesle:
    - "Müjde, ey mü'minler! Rasûlüllah burada!" diye bağırmıştı. Fakat Kâ'-bın bu sesini hem müslümanlar duymuş, hem de müşrikler işitmişti. Hemen otuza yakın ashab Peygamberin etrafında toplanı vermişti (272). Rasûl-i Ekremin çevresinde kümeleşenler: Muhacirlerden Hazreti Ebûbekr ve Ömer, Alî, Abdurrahman, Sa'd ibni Ebî Vakkas, Zübeyr, Talha, Ebû Ubeyde ve Mikdâd, ensârdan Ebû Dücâne, Habbâb, Âsım, Sehl, Sa'd ibni Muâz, Üseyd, Sa'd ibni Ubâde, Muhammed ibni Mesleme idi.
    Müşrikler de bütün kuvvetleriyle o tarafa yüklendi. Birer ikişer biriken, Rasûl-i Ekremin etrafında bir daire çeviren ashab, Peygamberlerini koruyorlar, müşriklerin bütün saldırışlarını durduruyorlardı (273). Ebû Dücâne, Rasûl-i Ekremin kalkanıydı. Hazreti Peygamberden aldığı kılıcın hakkını ödüyordu. Birçok yerinden de yara almıştı. Talha ile Sa'd ibni Ebî Vakkas, Rasûl-i Ekremin yanından hiç ayrılmıyordu. Sa'd pek atıcı idi. Rasûl-i Ekrem de ona:
    - "Yâ Sa'd! Anam, babam sana fedâ olsun! At!" diyordu. Talha da düşman kılıçlarına karşı kollarını siper yapmış, Rasûl-i Ekremi korumaya çalışıyordu. Hattâ bir kolu kesilen Talha çolak, Abdurrahman da topal olmuştu.
    Rasûl-i Ekremin yanağına batmış olan iki halkayı, Ebû Ubeyde ön dişleriyle çıkardı. Fakat, çıkarırken, kendisinin iki dişi düşmüştü.
    Rasûl-i Ekremin ölüm şayiası, Medine'ye de yayılmıştı. Peygamberimizin bütün dostları, harb sahasına koştu. Kızı Fâtıma da yanına ondört müslüman kadını almış, Uhuda kadar gelmişti. Hazreti Âişe'nin yardımıyla babasını buldu. Yarasını sardı.
    Müslüman kadınlarının harblerde yaralıları tedavi etmeleri, şehîdleri savaş dışına çıkarmaları ve gazilere su taşımaları gibi, ordunun geri hizmetlerini yapmaları, Uhud Gazasında başladı: bu hal bütün harblerde gelenek oldu: (274)
    Kureyş kadınları, Bedir Harbinin öcünü almak için, harb sahasının tenhalığından faydalanmışlardı. Uhudda şehîd düşen müslüman ölülerinin burunlarını, kulaklarını kestiler. Karınlarını yardılar. Hele "Muâviye"nin anası, Ebûsüfyanın karısı Hind, Hazreti Hamza'nın karaciğerini çıkararak çiğnemekle kalmadı. Aynı zamanda, şehîdlerin kesilmiş âzasından gerdanlık yaparak boynuna taktı. (275)
    Müşriklerin yapmış olduğu son saldırış hareketi de bu suretle durdurulunca, Rasûl-i Ekrem, bir avuç mücâhid ashabiyle, Uhud dağında bir tepeye sığındı. İslâm cemaatinin bu topluluğunu uzaktan kollayan Ebûsüfyan da hemen bir tümenle, Rasûl-i Ekremin çıktığı tepenin karşısında başka bir tepeyi işgal etti.
    Ancak, Ebûsüfyan, hâlâ Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in sağ olup olmadığında şüphe ediyordu. Bu şüphesini gidermek için, İslâm topluluğuna karşı üç defa seslendi: - "İçinizde Muhammed var mıdır?" dedi. Fakat Rasûl-i Ekremin tenbihi üzerine, kendisine hiç cevap verilmedi. Sonra, Ebûsüfyan, ayni tarzda Ebûbekr! sordu:
    - "Ebûbekr aranızda mı?" diye sordu. Yine cevap alamadı. Daha sonra Ömeri sordu:
    - "Ömer aranızda var mı?" Yine cevap verilmediğini görünce:
    - "Demek ki, bunların üçü de ölmüş, artık iş bitmiş." deyince Ömer dayanamadı:
    - "Sus, yalan söylüyorsun, ey Allah'ın düşmanı! Bu saydıklarının hepsi sağ. Hepsi burada!" diye haykırdı. O zaman Ebûsüfyanla Ömer arasında şöyle bir konuşma yapıldı. Ebûsüfyan:
    - "Âli ol Hübel, aziz ol Hübel!" diyerek Kâ'bedeki en büyük putu saygı ile andı. Ömer de (Rasûl-i Ekremin emriyle):
    - "Allah âlâ ve eceli" diye karşılık verdi... Ebûsüfyan:
    - "Bizim Uzzâmız var, sizin yok." deyince Ömer:
    - "Allah bizim mevlâmız. Sizin yok." diye mukabele etti.
    - "Harb nöbetledir. Bugün biz "Bedr"in intikamını sizden aldık." diyerek, Ebûsüfyan gururlanmak istedi. Fakat, Ömer de gayet makul cevaplar verdi:
    - "Evet, ama, yine eşit değiliz. Bizim ölülerimiz cennette. Sizinkiler cehennemde..."
    - "Ya Ömer, Allah için doğru söyle! Biz, Muhammed'i öldürdük mü?"
    Ömer, Ebûsüfyana cevap verdi:
    - "Yok, vallahi. Şimdi, Rasûl-i Ekrem, senin bu sözlerini işitiyor." dedi.
    Hazreti Ömerle Ebûsüfyanın iki tepe arasında yaptıkları karşılıklı bu konuşmadan sonra, iki ordu birbirinden ayrıldı.
    Rasûl-i Ekrem, Uhud şehîdlerin!, kanlı elbiseleriyle ikişer ikişer gömdürdü. Bu gazadan tam sekiz yıl sonra da cenaze namazlarını kıldı (276).
    Müşrikler, Uhud Harbinde müslümanlara üstün gelmişler, fakat, zaferlerinden faydalanamamışlardı. Tamamiyle müdafaasız bırakılmış bulunan Medineyi istilâ edememişlerdi, içlerine büyük bir korku girmiş, gayelerine ulaşamamışlardı. Hattâ, müslümanlardan tek bir esir bile alamadan Mekke yolunu tutup gitmişlerdi.
    Ancak, yolda akılları başlarına geldi. Müslümanları mahvetmediklerine pişman oldular. O zaman, Ebûsüfyan durumu görüşmek üzere, ordunun ileri gelenlerini topladı. Yoldan geri dönmeyi, müslümanlara tekrar saldırmayı konuştular.
    Vakıa, müslümanlar Uhudda büyük bir felâkete uğramışlardı. Kureyşin yirmi ölüsüne karşı, yetmiş şehîd verdikten başka, aldıkları yaralar yüzünden halsiz de kalmışlardı. Başlarında bulunan Rasûl-i Ekrem bile ölüm tehlikesi geçirmişti. Fakat azimleri kavî, îmanları sağlamdı.
    Medine'ye döndükten bir gün sonraydı: Müslümanların ezilmiş olduğu ileri sürülerek, müşriklerin tekrar geri gelmek istediklerini Rasûl-i Ekrem duymuştu. Esasen böyle bir saldırışı hesap ediyor, endişeli bulunuyordu. Düşmana karşı bir gösteriş yapılması arzusunu açıkladı. Ashabına:
    - "Arkadaşlarından düşmanları kim takip etmek ister?" diye bir teklif ileri sürdü. Rasûl-i Ekremin bu davetini derhal yetmiş kişi kabul etti ve ortaya atıldı (277). içlerinde Hazreti Ebûbekr ile Zübeyr de vardı. Bu askerî birlik hemen hazırlandı. Düşmanın arkasına düştü. Başlarında da Rasûlüllah Efendimiz bulunuyordu: (278).
    - Onlar ki. yaralandıktan sonra, Allah'a, Peygambere (davette) icabet ettiler. Onlardan iyilik işleyenlerle (fenalıktan) kaçınanlar hakkında büyük bir mükâfat var.
    Medine'den sekiz kilometre uzakta "Hamrâü'l-esed" denilen yere kadar varıldı. Kendilerinin Rasûl-i Ekrem tarafından takip edildiğini duyunca, Ebûsüfyan ordusu geri dönmekten, müslümanlara saldırmaktan vazgeçti. Hemen, güney istikametinde yollarına koyuldu. Rasûl-i Ekrem de Medine'ye avdet etti.
    Müşrikler, Uhud Gazvesinde zaferi kazandıklarını sanarak sevinç içinde kalmışlardı. Fakat, mağlûp ettikleri kanaatinde bulundukları müslümanlar üzerine gitmekten kesin olarak çekinmişlerdi. Bu bakımdan, Uhud savaşını müşrikler için bir "zafer" müslümanlar için de bir "mağlûbiyet" şeklinde göstermek, acaba tarîhî hakikate uygun düşer mi?..
    Uhud Gazvesi ve Hamrâü'l-esed vak'ası, hicretin üçüncü yılı olayla-rındandı.
    Dördüncü senesi hâdiseleri arasında "Racî"' vak'ası ve "Bi'r-i Meûne" vak'asıyle, yahudilerle yapılan "Benî Nadr Gazvesi" ve dînî hükümlerden içki ve kumar yasağı vardı (279).
    Beşinci hicret yılında da hicâb âyeti geldi (280). Mekkeli müşriklerle "Hendek Gazvesi" ve yahudilerle "Benî Kurayza" gazası bu yıl içinde yapıldı.
    Hicâb (tesettür, örtünmek) âyetleri ikiye ayrıldı. Bir takımı bütün müslümanlar hakkında gelen âyetlerdir (281). Bir kısmı da Rasûl-i Ekremin zevceleri için nazil olmuştur.
    Ensârdan bir kadın, Rasûl-i Ekreme geldi: Yâ Rasûlallah! Ben evimde öyle birhalde bulunurum ki, hiç kimsenin beni o halde görmesini istemem. Halbuki çok defa, rahatsız ediliyorum, diye şikâyet edince, âyet nazil oldu:
    - Ey inananlar! Kendi evlerinizden başka evlere, sahiplerinden izin almadan girmeyin. Bu, sizin için hayırlıdır. Nûr Sûresi: 27
    Bu surenin 30 ve 31 inci âyetlerinde erkeklerin de kadınların da gözlerini nâmahremden sakınmaları emrolunur. Bundan maksat, iffete aykırı hareketlerden çekinmek, sosyal hayatı zehirleyen fuhşun çoğalmasına mâni olmaktır.
    - Mü'min erkeklere de ki: Gözlerini nâmahremden sakınsınlar, utanacak yerlerini korusunlar. Bu hal, onlar için daha nezihtir. Allah, onların işlediklerinden haberdardır. Nûr Sûresi: 30.
    - Mü'min kadınlara da söyle: Çözlerini nâmahremden sakınsınlar. Irzlarını muhafaza etsinler. Ziynetlerini, görünen kısmından uyüz, el, ayak, elbise, yüzük gibi" fazlasını açmasınlar. Başörtülerini omuzlarından aşağıya doğru sarkıtsınlar. Nûr Sûresi: 31
    Ashabdan bazıları, Rasûl-i Ekremin evine izinsiz girer, yemeği beklerlerdi. Bazıları da izinli girer, yemekten sonra sohbete dalarlardı. Bazı yabancılar da Rasûlullahın zevceleri varken Peygamberle birlikte yemeğe kalırlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunların hepsini menetmiştir.
    - Ey Müminler! Vaktine bakmaksızın, davetli bulunduğunuz vakitten başka vakitlerde, Peygamberin evlerine girmeyin. Fakat, davetli olduğunuz zaman girin. Yemekten sonra dağılın. Biribirinizin sözüne dalıp kalmayın. Bu hal, Peygamberi incitiyor da kendisi bunu söylemekten utanıyor. Allah, doğru sözden çekinmez. Peygamberin zevcelerine gerekli bir şey soracağınız vakit, onu perde arkasından sorun Ahzâb Sûresi: 53

     
Uhud Gazvesi ve Hamrâül'esed: konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Deprem ve yıkım... ve ölüm...

    Deprem ve yıkım... ve ölüm...

    Deprem... Geçen uzun bir zamanın, yüreğimizde ve çevremizde oluşturduğu birikimlerin ansızın çözülmesi... Kendimizden çok şey kattığımız mekânın ve hatıralarımızla cisim olmaktan çıkmış yapının altında kalışımız... Bir toz-duman... Geçmek bilmeyen kısa zamanlar.. acı sesler.. sağa-sola düşen parçalar.. ürkütücü bir gürültü... ve yıkım ve düşüş ve ölüm... Yıkıntının altından çıkarılan ve hâlâ...
  2. uhud resimleri

    uhud resimleri

    uhut resimleri uhud resimleri uhud resimler Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800x600 ve %3$sKB ) Buraya Tıklayın...
  3. $ Ve Gİzemlerİ

    $ Ve Gİzemlerİ

    Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm dünyada tanınan belki de en önemli simgesi, parası “dolar”dır. Dünya ekonomisinin de para birimi olarak kullanılan Amerikan doları, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1793’ten buyana resmî para birimidir. Dolar, Almanca “Joachimstaler”in kısaltılmışı olan “Taler”den gelir. Joachimstaler, Bohemya’da 1519’da basılan gümüş paranın adıdır. Taler, zamanla “daler” ve...
  4. Uhud

    Uhud

    Günlerden cuma... Uhut'a gelenler var. Medine yolu toz duman... Uhut'a gelenler var. Bir dağılsa da şu hava Görsek Medine-i Münevvere'den Uhut'a gelenleri. Bir görsek Allah Rasulü'nü Ve eroğlu erleri... Bakın göründüler işte; Atının üzerinde evrenin efendisi! Cihanın gözbebeği! Uhut'un sevgilisi! Sağında ve solunda ashab-ı güzin Önündeyse iki üveyk yürüyor; Biri Sad bin Muaz Diğeri Sad bin...

Sayfayı Paylaş