acıdan bir tarih yazdım kendime

acıdan bir tarih yazdım kendime
Her acıdan bir tarih yazdım kendime. Yeniden doğuşlarında bir milletin ya da yeniden uyanışlarında, yorgun kelimelerim sardı ruhumun bilinmeyen derinliklerini.

En hüzünlü senfoniler oluşturabilirdi yüreğim ya da dolu dizgin koşturup giden bir doru atının peşine takılabilirdi.

Sonsuzluk kelimeleri olabilirdi anlattığı hikayenin, yuvarlanabilirdi boşluğunda tükettiği sevgilerin. Sonsuzluğun karanlığında yeni bir “ben” bulabilirdi ya da sürüklenip içine girebilirdi en koyu gecenin.

Her şeyini bir anda kaybedebilirdi; ama her şeyini yeniden bulmuş gibi de davranabilirdi. Kayboluşların içindeki dirilişlerin durağında, tanımadığı bir adama aşık olabilirdi.

Oysa, ben, her acıdan bir tarih yazdım kendime.

Her acıdan, yeni acılar türettim kelimelerimin yettiğince. Gözümün gördüğünce maviye mavi dedim, karaya kara; gözlerini tanımadan, karanlığında boğulmadan önce.

Ölüm gibi bir alınyazısıydı demeyeceğim hiçbir yaşam için. Hiçbir yaşam için yormayacağım kalemimi.

Su gibi geçmeyecekti çünkü yaşam. Bunun için de nasıl akıp gittiğini bilemiyorum gibi zayıf sözcükler de kullanmayacaktım.

Şaşırsam da yaşadığım her bir anın güzelliğine ya da çirkinliğine, ben istersem solacaktı çiçekler, ben istersem huzur bulacaktı kederler.

Yorgun ruhumu hangi koyda dinlenmeye almalıydım?

Hangi ülkenin ufkunda kendime bir kızıllık bulmalıydım? Bilmiyordum.

Bu yüzden, her acıdan bir tarih yazdım kendime.
 
Üst