Bize ne oldu ki böyle?..

*MeleK*

*MeleK*

♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥
Yönetici
Bize ne oldu ki böyle?..


ONLAR;

ALLAHIN AYETLERİNİ DUYUNCA BAYILIRLARDI.

BU NASIL BİR KULLUK BÖYLE?

Geçmiş büyüklerin -radıyallahu anhum- en önemli özelliklerinden birisi,kıyamet gününün dehşetinden söz edildiğinde, Allah kor kularının artması, kıyamet sahnelerini yansı*tan âyet ve hadisleri duyduklarında bayılıp kendilerinden geçmeleri idi.

Rivayete göre bir gün Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

Çünkü bizim yanımızda (ağır) bukağılar var, yakıcı bir ateş var, boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek var. (Bunlardan başka da) elem verici bir azap var.

(Müzemmil; 12-13)

mealindeki âyetleri okuyunca, arkasında bulunan Humrân b. A'yen -ra- o anda ruhunu teslim edip yere kapanıverir.

Bir gün Yezîd er-Rakkaşî, Ömer b. Abdülaziz (ra)ın huzuruna çıkınca Halife Ömer:

- Yezîd bana öğütte bulun, der.

- Emirü'l Mü'minîn, ilk ölecek halife sen değilsin. Ömer b. Abdülaziz ağlar ve:

- Biraz daha&

- Seninle atan Âdem Peygamber arasında gelen atala*rından kimse yoktur. Ömer yine ağlar ve:

- Öğütlerini sürdür.

-Cennet ile cehennem arasında bir başka menzil yoktur. Halife Ömer (ra), bu sözleri duyunca bayılıp yere düşer.


Hasan b. Salih -rahimehullah- bir gün ezan okurken «Eşhedu en la ilahe illellâh» cümlesini söyler söylemez ba*yılıp düşer. Cemaat minareye çıkarak kendisini indirir. Son*ra kardeşi çıkıp ezan okur ardından imam olup namazı kıl*dırır. Bu arada Hasan'ın baygınlığı sürmektedir.

Ebû Süley*man ed-Dârânî -rahimehullah-:

«Ben Hasan b. Salih'ten daha fazla huşu sahibi birini görmedim, geceleyin saba*ha kadar 'Amme yetesaelun' sûresini yineleyip durur, ikide bir baygınlık geçirir her baygınlığının ardından yeniden abdest alırdı ve sûreyi bitirmeden sabah nama*zının vakti girerdi. »



Davud et-Tâî (ks) bir gün bir kadının, bir kabristanın başın*da:

«Yavrum, haşerelerin hangi yanağından yemeğe başladıklarını bir bilebilseydim!» deyip ağladığını görünce bayılıp yere düşer.





Bir gün Ömer b. el-Hattâb -radıyallahu anh- Tekvîr sûresini okumaya başlar. «(Amel defterleri) açılıp yayıldığı zaman» mealindeki onuncu âyetine vardığında bayılıp yere düşer ve bir süre yerde çırpınır.





Mahallesindeki mescidinde imamlık yapmakta olan er-Rabf b. Haysem (r.aleyh), Kuran okuyan birinin Furkân sûresinin:

«O (çılgın ateş), kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman onlar bunun o müthiş gazaplanışını ve uğultusunu duyacak*lardır» mealindeki on ikinci âyetini okurken, dinleyince düşüp bayılır, kaldırılıp evine götürülür ve tam dört vakit kendine gelemez, öğle, ikindi akşam ve yatsı namazlarını kı*lamaz.




Ebû Süleyman Dârânî -rahimehullah- aktarıyor:

«Bir keresinde Süfyan-ı Servî, Kabe'de Makam-ı İbrahim'in arkasında iki rekât namaz kıldıktan sonra kafasını kaldırıp göğe bakar bakmaz bayılıp yere düştü. Bunun sebebi sırf göğe bakması değildi, o anda kıyametin deh şetengiz anlarını tefekkür etmesi idi.»




Vehb b. Münebbih -rahimehullah- aktarıyor:

«Halil İb*rahim Peygamber -aleyhisselâm- (normal insanlara göre hata sayılmayacak kadar küçük bir) hatasını hatırladığında bayılıyor, kalp atışları bir millik mesafeden duyuluyordu.

Kendisine:

- Rahman'ın dostu olmana rağmen nedir senin bu endişen? Denildiğinde şu çarpıcı cevabı veriyordu:

- Hatamı andığımda dostluğumu unutuyorum!



Fudayl b. Iyâz -rahimehullah- bir sabah namazında Yasin sûresini okumaya başlar.

«(Onların yakalanması ya*hut azabı) bir tek sayhadan başka (bir şey) değildi. Artık hemen sönü(p gidi)verenler (oldular).» mealindeki (29.) âyetine varınca, oğlu Ali bayılır ve güneş doğuncaya değin kendisine gelemez.

Fudayl'ın oğlu Ali, bir sureyi sonuna kadar okuyamaz, kendinden geçerdi. Yine bu zat, kıyametin dehşetini sergileyen Zilzâl sûresi ile Kâria sûrelerini dinlemeğe güç yetiremezdi.

Ali babasından: «Ba*bacığım, ölmeden önce bir kerecik olsun bir sûreyi tam dinleyebilmem, bir hatim indirebilmem için benim için Allah'a dua et» diye istirhamda bulunmuştur.



Hasan-i Basrî -rahimehullah- şöyle diyordu:

«Seleften biri, geceleyin Kur'ân okuduğunda sabahleyin kendisini görenler sararıp solmasına, halsizliğine, bitkinliğine bakarak gecesini ibadetle geçirdiğini, onun yüzünden anlarlardı.

Oysa bugün herhangi biri geceleyin Kur'ân'ı baştan sonuna değin okuyor ama sabahleyin kalktı*ğında sırtına hırkasını çekip uyumuş gibi yüzünde hiç bir değişiklik görülmüyor.»



Meymûn b. Mihrân -rahimehullah- anlatıyor: «Bir kere*sinde Selmân-ı Farisî -radiyallahü anh- birisini:

«Şeksiz şüphesiz onların topuna va'd olunan yer cehennemdir»(Hicr; 43) mealindeki âyeti okurken dinleyince bir nara attı, elini başına koydu, şaşkın bir halde çöllere düştü istikameti belirsiz bir vaziyette üç gün dolaşıp durdu.»

İşte onlar tasavvuf ehliydi ve kendilerini Rablerine karşı böyle samimi yapmak için Kuran ve Sünnet yolunda bütün gayretleriyle çalışmışlardı. Ona yöneldiklerinde, bütün kalıpları, tüm benlikleri ve ruhları ile yönelirlerdi...

Allah-u Zülcelal de işte onlara bu samimiyetlerinden dolayı kendisi için ağlamayı nasip etmişti. Öyle ki ne ana, ne baba, ne yar, ne evlad-u iyal kalmıştı

Sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı.

Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek'atta Bakara Sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu'be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor:

"Ne zaman Şu'be'nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm."
Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor:

"Şu'be'nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız 'herhalde secdeye gitmeyi unuttu' derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da 'galiba ikinci secdeyi unuttu' diye düşünürdünüz."

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek'at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi.

Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî, vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A'zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı.
Her gün dört yüz rek'at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu.
Muhadramûn'dan (Allah Rasûlü'nün çağına yetişmesine rağmen O'nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek'at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek'at nafile kılanlar arasındaydı.

Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti'nin seçkin halifelerinden Harun Reşid'in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek'at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek'at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Ne oldu ki bize?
 

Benzer İçerikler

Üst