Bediüzzaman sözleri

Konu, 'Kadın Ve İslam' kısmında SadmiN tarafından paylaşıldı.

  1. bediüzzaman sözleri bediüzzamanın sözleri bediuzzaman sozleri bediüzzaman aşk ın
    İnternette araştırırken buldum arkadaşlarım.

    ediüzzaman Said Nursi'nin ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı ve İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılması konusunda yapmış olduğu izahlar, tüm Müslümanlara yol gösterecek önemli bilgiler içermektedir. Ancak her konuda olduğu gibi, Bediüzzaman'ın bu açıklamalarında da göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir husus vardır. Bediüzzaman'ın anlattıklarını anlayabilmek için, onun apaçık sözleri üzerinde yeniden bir tefsir yapılmasına gerek yoktur. Bu tür yöntemlerle, sözlerinin gerçek anlamlarının dışında çok farklı yorumlarda bulunulması son derece yanlıştır. Bediüzzaman eserlerinde çok defa bu konunun ehemmiyeti üzerinde durmuş; sözlerinin tevile ve tefsire ihtiyacı olmadığını, eğer böyle bir gereksinim olacak olursa bunu yine bu metinler üzerinde yapılacak ek açıklamalarla izah etmenin uygun olacağını belirtmiştir. Hatta "eğer böyle bir tefsir anlayışına gidilecek olunursa, bunun suistimale açık hale geleceğini ve bu yolla risalelerde anlatılan hakikatlerin aslından uzaklaşıp değişeceğini" hatırlatmıştır (Emirdağ Lâhikası Elyazma, sf. 661).

    Dolayısıyla Bediüzzaman'ın her sözü, bu anlayış içerisinde değerlendirilmeli; anlattığı bir konunun yanıtı, yine onun risalelerdeki hikmetli sözlerinde aranmalıdır. Bediüzzaman'ın sözlerine karşı, köşe yazarlarının izahlarıyla cevap verilmesi ya da bazı kimselerin bu konuda "risalelerde bu konunun doğrusu yok; gelin biz size yazılarımızla anlatalım" demeleri hiçbir şekilde kabul edilebilecek bir yaklaşım değildir. Bediüzzaman'ın sözleri son derece açık ve anlaşılırdır. Bediüzzaman'ın her bir sözü belirli bir hikmet üzerine yazılmıştır. Her kelimesi gerçekleri içeren bu risaleler, Bediüzzaman Said Nursi hayattayken yay?nlanm?ş, eserlerindeki her bir sözü Bediüzzaman bizzat kendisi tashih etmiş ve düzeltmiştir. Bir konuda, Bediüzzaman'ın tüm bu sözlerinden istifade ederek gerçekleri orjinal kaynaklarından anlamaya çalışmak yerine, 'gelin bunları köşe yazarlarının fikirleri ile anlayın' demek; 'risaleler yerine köşe yazarlarının yazılarından faydalanın' demek Bediüzzaman'ın sözlerini anlama konusunda son derece yanlış bir yaklaşımdır.

    Bunun yanı sıra, Bediüzzaman'ın sözlerinin doğruluğunu anlamak için araştırma imkanı da vardır. Bediüzzaman eserlerinde kendisinin Hz. Mehdi olmadığını açıkça ifade etmiş ve bunun delillerinden birinin de kendisinin seyyid olmadığını belirtmiştir. Bediüzzaman'ın bu sözlerini tevil etmeye çalışmak; açık beyanlarına rağmen, gerçekte seyyid olduğunu ama çeşitli nedenlerle bunu gizlediğini iddia etmek yanlıştır. Bu konuyu araştırmak hiç zor değildir. Bediüzzaman Bitlis'in Hizan ilçesine bağl? İsparit kasabasının Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Nurs köyünün nüfus kayıtları ortadadır. Bediüzzaman'ın bizzat kendisinin de eserlerinde pek çok defa ifade ettiği gibi, Bediüzzaman'ın tüm ailesi Kürt'tür. Tüm ailesinin Kürt olup bir tek Bediüzzaman'ın seyyid ya da şerif olması ise hiçbir şekilde söz konusu değildir.

    Ayrıca eğer bu konunun aksini ispatlayan bir belge varsa, hiçbir delil olmadan uzun uzun bu mesele hakkında fikir yürütmektense, Bediüzzaman'ın nüfus kayıtlarının, buna ait belgelerin ortaya konması gerekir. Zira Bediüzzaman'ın sözlerine de risalelerde verdiği bilgilere de inanılmıyorsa, bu, Bediüzzaman gibi yaşadığı asrın müceddidi olarak tüm Müslümlanlara ışık tutmuş büyük bir İslam alimini "yalan söylemekle itham etmek" anlamına gelir ki bu da çok büyük bir iftira olur. Bu nedenle Bediüzzaman'ın seyyid olduğu halde, eserlerinde bunun tam tersi izahlarda bulunarak bu gerçeği gizlediğini iddia eden kimselerin öncelikle, bu iddialarını geçerli kılacak belgeleri ortaya koymaları gerekmektedir.

    Bediüzzaman risalalerde Peygamberimiz (sav)'in hadisini hatırlatarak seyyid olan bir kişinin seyyidliğini gizlemesinin söz konusu olamayacağını "Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram oldukları gibi... hadis ve Kuran'da dahi, ziyade veya noksan etmek memnudur (yasaklanmıştır)." (Muhakemat, s. 52) sözleriyle ifade etmiştir.

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin dürüstlüğü ve doğru sözden asla ayrılmayışı onun tüm hayatına hakim olan çok önemli bir özelliğidir. Allah korkusu son derece şiddetli olan Bediüzzaman gibi samimi bir şahsın, hem seyyid hem şerif olduğu halde yalan söyleyerek bu özelliğini reddettiğini söylemek, hiçbir şekilde kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bediüzzaman mahkemelerde doğru söylemesiyle ve dürüstlüğüyle bilinmektedir. İstiklal mahkemelerinde bile bu özelliğinden hiçbir şekilde ayrılmamış, daima doğruları söylemiştir. Doğru söylediği için karşılaşabileceği hiçbir zorluktan korkmadığını ise mahkeme müdafaalarında geçen bir sözünde "... Başım gövdemden ayrılmadıkça veya boynuma ip takılıp asılmadıkça bu teklifinizi bana tatbik edemezsiniz!" (Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları, s. 379) diyerek ifade etmiştir.

    Ayrıca Bediüzzaman'ın mahkeme müdafaasında seyyidliğini reddetmesi için hiçbir sebep yoktur. Zira 'bir insanın sadece seyyid olması, onun Mehdi olduğunu gösteren bir alamet değildir'. Bir insanın Mehdi olduğundan bahsedebilmek için, öncelikle bu şahsın Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve Bediüzzaman izahlarında da açıklanan "üç büyük görevi" birarada yerine getirmiş; İslam Birliği'ni oluşturmuş, bu birlik neticesinde Hıristiyan dünyasıyla ittifak kurmuş, İslam ahlakını tüm dünyada hakim kılmış ve Hz. İsa'yla biraraya gelmiş olması gerekir. Bu özellikler oluşmadan sadece seyyidlik bir kişinin Mehdi olduğunu göstermez. Nitekim dünya üzerinde milyonlarca seyyid vardır ve her biri, böyle bir yanlış anlaşılma endişesi taşımadan bu özelliklerini iftiharla dile getirmektedirler.

    Buraya kadar anlatılanlar, Bediüzzaman'ın son derece açık ifadelerle ortaya koyduğu bazı gerçekleri, hiçbir delil olmadan, 'sadece yorum, tevil ya da tefsir adı altında örtmeye çalışmanın yanlışlığını gözler önüne sermektedir.

    BEDİÜZZAMAN, 'HER ASIRDA MEHDİYET KONUSUNDAN BAHSEDİLMESİNE İHTİYAÇ OLDUĞUNU' BELİRTMİŞ; MEHDİYET'İN GİZLENECEK BİR MESELE OLMADIĞINI AÇIKLAMIŞTIR

    Tüm bunların yanı sıra, zaman zaman çeşitli çevreler tarafından Bediüzzaman'ın eserlerinde geniş yer verdiği "Mehdiyet konusundan aleni şekilde bahsedilmesinin yanlış ve sakıncalı olacağı, bu sebeple Mehdi konusunun açılmaması gerektiği" dile getirilmektedir. Oysa "Mehdiyet meselesi gizlenmesi, örtbas edilmesi değil; müjdelenmesi gereken bir konudur". Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde "HZ. MEHDİ İLE MÜJDELENİN. O Kureyş'ten ve Ehl-i Beyt'imden bir kişidir." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde olduğunu bildirmiştir. Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz (sav) "Mehdi zuhur eder, HERKES SADECE O'NDAN KONUŞUR, O'nun sevgisini içer ve O'NDAN BAŞKA BİR ŞEYDEN BAHSETMEZLER." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33) sözleriyle Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağı dönemde herkesin bu mübarek şahıstan bahsedeceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği bu hadisler günümüzde gerçekleşmeye başlamıştır ve herkes Hz. Mehdi'den bahsetmektedir.

    Bediüzzaman da eserlerinde yüzlerce sayfa boyunca bu konuyu detaylarıyla birlikte açıklamıştır. Çok açıktır ki eğer Bediüzzaman da bu konunun gizlenmesi gerektiğini ya da okunmasının gereksiz olduğunu düşünseydi, bu açıklamalarını risalelere koymazdı. Çünkü Bediüzzaman'ın da söylediği gibi, 'gizli olan yayınlanmaz' (Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları, s.187). Ancak Mehdiyet konusunda bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Bediüzzaman "Hz. Mehdi'nin gelişini yüzlerce sayfa boyunca açıklayarak bu konuya aleniyet getirmiş ve bunun gizlenecek bir mesele olmadığını açıkça ifade etmiştir". Nitekim yıllardır risalelerin milyonlarca insan tarafından okunuyor olması da bu konunun gizli değil, aleniyete dökülmüş bir konu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Mehdi ile ilgili sözlerinden birinde, Bediüzzaman bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:

    Hem şu sırdandır ki; Mehdi, Süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhasları (şahısları) çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velayet (veli olan kimseler) "Onlar geçmiş" demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlahiye (İlahi gaye) iktiza eder ki (gerektirir ki); vakitleri taayyün etmesin (ortaya çıkmasın). ÇÜNKİ HER ZAMAN, HER ASIR, KUVVE-İ MANEVİYENİN (manevi kuvvetin) TAKVİYESİNE (güçlendirilmesine) MEDAR (vesile) OLACAK VE YEİSTEN (ümitsizlikten) KURTARACAK "MEHDİ" MANASINA MUHTAÇTIR. BU MANADA, HER ASRIN BİR HİSSESİ BULUNMAK LÂZIMDIR... (Sözler, s. 344)

    Bediüzzaman bu sözlerinde "Mehdi konusu açmayın" diyen kimselere en güzel yanıtı vermiştir. "Bediüzzaman Mehdilik konusu gizleyin dememekte; tam tersine, her asırda ve bu yüzyılda da müminlerin her yönde buna ihtiyacı olduğunu söyleyerek, bu konunun gündeme getirilmesinin gerekliliğini hatırlatmaktadır".


    Umarım hoşunuza gider
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    1 kişi bunu beğendi.
    Kadınlar Melektir
  2. Tevhid

    Tevhid, en ehemmiyetli ve en halavetli ve en yüksel bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibadet-i imaniyedir.

    İnsan bir yolcudur. Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış.


    İnsan ve vazifesi

    Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin.

    İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u edebiyedir.


    Dünya hayatı

    Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.


    Gençlik

    Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak ve edebi bir gençlik kazanmasına vesile olacak.

    Dünyada gençliğe muhabbet, yani ibadette gençlik kuvvetini sarf etmenin neticesi: dar-ı saadette edebi bir gençliktir.


    Yalnızca ALLAH'a dayanıp güvenmek

    Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun.

    Her kim kendisini ALLAH'a malederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim ALLAH'a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. ALLAH'a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin Ondan olduğunu ve Ona rücu edeceğini bilmekle olur.

    ALLAH'a hakiki abd olan, başkalarına abd olamaz.

    Madem her yer misafirhanedir. Eğer misafirhane sahibinin rahmeti yar ise, herkes yardır, her yer yarar. Eğer yar değilse, her yer kalbe bardır ve herkes düşmandır.


    İmanın kazandırdıkları

    Ey insan! Senin nokta-i istinadır ancak ve ancak ALLAH'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak ahirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tavahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur.

    İmana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki selamette kalasın.

    İnsan eğer kesrete dalıp kainat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fanilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena, hem fani, hem ademe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer insan-ı Kuran'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin miraciyle arş-ı kemalata çıkabilir. Baki bir insan olur.


    Dine hizmet

    Dine hizmet ederken müspet hareket etmek ve menfi hareketlerden kaçınmaktır.

    Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir, menfi hareket değildir. Rıza-i İlahiye karışmamaktır. Bizler aşayişi muhafazası netice veren müspet iman hizmeti içinde her yıl bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli, belki yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan, bazen men olunduğum gibi men edileceğim. Onun için benim nur ahiret kardeşlerim, ehven-ü şer deyip bazı biçare yanlışçıların hatalarına hüçum etmesinler. Daima müspet hareket etsinler. Menfice hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde hareket menfice olamaz.


    Nefis

    Ey nefsim! Deme 'zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle şarhoştur.' Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşeri, fakr-ı insani değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor.

    Şeytanın mühim bir sinsi planı, insana kusurunu itiraf ettirmektir, ta ki bağışlanma ve ALLAH'a sığınma yolunu kapasın. Hem nefsi insaniyetinin enaniyetini tahrik edip, ta ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta kusur ve günahlarından takdis etsin..

    Nefsini suçlayan kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, bağışlanma diler. Bağışlanma dileyen ALLAH'a sığınır. ALLAH'a sığınan şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.


    Güzel ahlak

    İşte tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlaksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca malayutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur."

    İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hakeza şedid hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fani umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fani ve kırılacak şişelere, baki elmas fiatlarını vermek demektir.

    Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim; şeytanın telkiniyle zaif bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlas ile hizmetime zarar gelsin. En zaif damar ve dehşetli mani', hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder; zarurettir, mecburiyet var der, ruh ve kalbi susturur; doktoru müstebid bir hakim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilaçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise fedakarane, ihlasla hizmete zarar verir. Hem gizli düşmanlarım da bu zaif damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasılki korku ve tama' ve şan ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünki insanın en zaif damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, i'damlarına beş para vermediğimizi anladılar.


    Hastalığın hikmetleri

    Ey hastalıktan şekva eden biçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymetdar bir hediye-i İlahiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o neviden tasavvur edebilir. Madem ecel vakti muayyen değil; Cenab-ı Hak, insanı yeis-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf u reca ortasında ve hem dünya ve hem ahireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedi hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, ahireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor. Ezcümle, arkadaşlarımızdan -ALLAH rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlama'lı Sabri, diğeri İslamköy'lü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymetdar bir hizmette ve ahirete nafi' bir vaziyette bulundular. İnşaALLAH iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhatı için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşaALLAH o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul olunmuştur.

    İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kar buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefahete atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.


    Diriliş

    "Evvel yaratılışı düşünür. Der ki: Nutfeden alakaya, alakadan bir çiğnem ete, bir çiğnem etten ta insanın yaratılışına kadar olan oluşumumuzu görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, yaratılışı inkar ediyorsunuz?.. O, onun misli, belki daha kolayıdır. Hem Cenab-ı Hak, insana karşı ettiği ihsanat-ı azimeyi kelimesiyle işaret edip der: "Size böyle nimet eden bir zat, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız." Hem işareten der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip inkar ediyorsunuz. Hem gökyüzünü ve yeri yaratan, gökyüzü ve yerin meyvesi olan insanın hayat ve ölümünden aciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün kısımlarıyla hikmetle yoğrulmuş yaratılış şeceresini faydasız ve boş yapar mı zannedersiniz? Der: kıyamet günü sizi diriltecek zat öyle bir zattır ki, bütün kainat O'nun emrine hazır askeri hükmündedir. ALLAH'ın ol emrine feyekûne karşı tam bir teslimiyet ile boyun eğer. Bir baharı yaratmak, bir çiçek kadar ona kolay gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zattır..."


    Ölüm

    Ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşeri, fakr-ı insani değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor."


    Samimiyet

    Bu zamanda avam-ı mü'mininin tam itimad etmesi ve iman hakikatlarını tereddüdsüz ders alması için, öyle muallimler lazım ki; değil dünya menfaatlarını, belki ahiret menfaatlarını dahi ehl-i imanın menfaat-i uhreviyesine feda ederek o ders-i imanide her cihetle şahsi faidelerini düşünmeyip yalnız ve yalnız hakikatlara, rıza-i İlahi ve aşk-ı hakikat ve hizmet-i imaniyedeki şevk-i hak ve hakkaniyet için çalışsın. Ta her muhtaç, delilsiz kanaat edebilsin, bizi kandırıyor demesin ve hakikat pek çok kuvvetli olduğunu ve hiçbir cihetle sarsılmadığını ve hiçbir şeye alet olmadığını bilsin, ta imanı kuvvetlensin ve o ders ayn-ı hakikattır desin, vesvese ve şüpheleri zail olsun.


    İhlas

    Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, "Eyvah! Malımız harab olup, sa'yimiz heba oldu; şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik." demeyiniz, feryad edip me'yus olmayınız... Çünki sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükafatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zat-ı Zülcelal, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki; hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz.

    Evet geçen baharın defter-i a'malinin sahifeleri ve hidematının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şaşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadir-i Zülcelal, elbette sizin de netaic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükafat verecektir.


    Ahireti unutanlar

    Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada aciz ve fakir kalbine kut ve gına ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen olan Mahşer'de sened ve berat ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü'nde nur ve burak olacak bir namaz, neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va'detse, yüz gün seni çalıştırır. Hulf-ul va'd edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulf-ul va'd hakkında muhal olan bir zat, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'd etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle onu va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir te'dibe ve dehşetli bir tazibe müstehak olacağını düşünmüyor musun?
    1 kişi bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş

Meleklermekani.Com misafirleri bu sayfayı şunları arayarak geldiler :

  1. said nursi sözleri melekler mekanı