gebe
  1. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul

    buyrun burası da benim köşem.banuca75

    Konu, 'Burası benim köşem...' kısmında banuca75 tarafından paylaşıldı.

    seni ölüm kadar seviyorumPaylaş SUDAN BİR BAHANEYDİ GEREKEN AŞMAK İÇİN BARİKATLARI
    Kİ RÖTARLIDA OLSA GELECEKTİM GÖZLERİNİN ŞAVKINA
    SANA BİRİKMİŞTİM SULAR SELLER GİBİ
    ANA RAHMİNDEYKEN EZBERLEMİŞTİM ADINI
    BİR KOŞULUK YOLUN AH NE YAZIK SONSUZ MESAFEM
    TANIDIK SANA GAMZELERİM Kİ İSMİM YABANCI
    EMEĞİM UĞRUNA ZİYAN
    EKMEĞİM HÜZNÜNE KATIKSIZ
    TEK BİRİKİMİM SEN!..
    PORTFÖYÜMDE KÖR BİR NAKKAŞÇA ÇİZİLMİŞ
    Kİ BİR AŞIKTIR O,DAHASI BEN,
    SOLGUN BENİZLİ GÜZELLİĞİN...
    TEN RENGİ ŞARABINLA AYMIŞAM!
    AYIKLAMIŞ SÜZMÜŞÜM,
    BEYAZLARIN GİZLEYEMEDİĞİ,
    O, EN SON GÖRMEK İSTEDİKLERİMİ.
    KÖR BİR NAKKAŞ Kİ ZEMZEMLİDİR GÖZLERİ,
    MÜKAFATI TANRISAL...
    AŞKTAN DOĞAR HERŞEY,
    "SEVGİ"YLE GÜLER,
    AĞLAR "SEVGİ"YLE İNSAN.
    ŞAVKINLA COŞAR AYHAN!
    YOKTUR HACET PERSPEKTİFE,
    NAKKAŞ ŞİRKTEN KORKAR,
    AŞIĞIN GÖZÜNDEYSE DEVAMLI BÜYÜR SEVGİLİ...
    AYNI ORMANIN YOLCULARIYIZ ASLINDA
    BİR KOŞULUK YOLLARDIR SADECE
    AH YİTİRİLMİŞ SEN İÇİN BİR BENİ BİTİREN!
    CESETLER DAHİ AŞAR YOLU SEN GELMEZSİN
    Kİ GÜNAŞIRI SABAHLAR İSTİSNA...
    KAMAŞIR ŞUA GÖZLERİM DİKERİM YOLLARINA
    VE REDDEDERİM,
    SEVGİ ADINA TÜM YAŞANMIŞLIĞIMI...

    İŞTE SON DEĞİL ÖNSÖZ:
    SENİ ARTIK ÖLÜM KADAR SEVİYORUM..!

     
  2. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75
    Öylesİne Bİr YaŞam İŞte

    Sarildik, KavuŞtuk İŞte Yenİden Bİrbİrİmİze;
    Çikmazlarim, Yenİlgİlerİm..!
    Kaybolan Kadinlarim,
    Ceset Yakinlarim,
    Ve HİÇ Bİr Şeyİnİ SahİplenedİĞİm YaŞam..!
    Arabesk SİlÜetİnde,
    Karanlik Denİz RÜzgarlariyla,
    SaÇimi OkŞayan Şehİr KonuŞ!
    KonuŞ Da Alay Et SahİpsİzlİĞİmle!
    Anlat Da,
    İŞe Yaramaz Bu Çok BİlmİŞ Kendİnİ Bİlmeze
    GÖster Haddİnİ!
    GÜcÜnÜ Sina Çelİmsİz Tenİmde;
    Her Zaman Kİ Gİbİ Savunmasizim Hadİ Ey Şehİr!
    Tanrim Bİle Umudunu KesmİŞken Benden;
    MahÇubİyetİmİ, MaĞlubİyetİmle PerÇİnle..!
    O Çok BekledİĞİn Firsatin,
    Şİmdİ Tam Sirasi!
    Zamani Tam Benİ AĞlatmanin!

    Her Gİdenİ Bana Hatirlat,
    KÖtÜle, Yer Her Gelenİ..!
    Mutlu Bİr Tesellİ Olsun,
    Şİmdİ ÇocukluĞum!
    Irmaklarin Denİzlerden
    Daha Azgin ÇaĞladiĞi,
    GeÇmİŞ YÜzyillara GÖtÜr Benİ!
    GÖtÜr De Arinsin,
    BÜyÜdÜkÇe KÜÇÜlmelerİm!
    ÜredİkÇe IssizlaŞan,
    Tabİatim YeŞersİn..!

    Çok SulandikÇa Kuruyan GÜl,
    Ve Yahut,
    KurudukÇa YaniŞlanan Dal;
    OrtaÖĞretİme BaĞiŞladim GenÇlİĞİmİ..!
    Çİzdİm,
    Anfİ Siralarindakİ Adimin ÜstÜnÜ!
    Olmasin GeleceĞİm,
    GÜlÜm Solmasin,
    Kurumasin Dal,
    Yanmasin..!
     
  3. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    Zarfsiz Mektuplar

    Bu Satirlari Sİze YazdiĞimi ,belkİde HİÇ Bİlmeyeceksİnİz.....
    Okuyamayacaksiniz AŞki Sevdayi Bu Seferde O Sİzİn Kafes KuŞu
    Mİsalİ Omuzlariniza ApoletledİĞİmİ.haberİnİz Dahİ Olmayacak ,
    Yollariniza YatirdiĞim GÖzlerİmİn MaĞdurİyetİnden.yenİlmİŞ Bİr
    Kumandan Mİsalİ, Dİlİm BaŞkalarini KonuŞurken, YÜreĞİm Sİz De
    Esİr Kalacak.hİÇ Bİlmeyeceksİnİz Akİbetİmİ,farketmeyeceksİnİz,
    Sevgİ ´sİzlİĞİn Cuntasinda Debelenİrken,yİne Sevgİ ´ Lİ Hayaletlerİn Benİ DaraĞacindan Kurtarip,o Karli DaĞ KulÜbesİne GİzleyeceĞİnİ.
    Reyk Javİk AkŞamlarina Ben Kendİmden Çok En Fazla Sİzİ GÖtÜreceĞİm.....
    Sİz Sevgİlİ, GÖzlerİnİzİn Rengİnİ Dahİ Bellemeden, Bİr Şİzofren Merhaba İle Kendİmİ HİÇlİĞİnİze YakiŞtirmayi Ve Yenİ Yetme Sabİler Gİbİ ´Şeker´ SÖzlerİnİzle Avunmayi Doyurucu Mu Saniyorsunuz ?..
    Esİr Olan YÜreĞİmİ Dİnlemezken,baŞkalarini KonuŞan Dİlİme Kulak Vermenİz Ve BaŞkalarina SÖyledİĞİm Yalanlarin Sİzİn GerÇeklİĞİnİzle ÖrtÜŞÜp SuskunluĞa DÖnÜŞmesİ Korkutuyor Benİ.....
    YİrmİbeŞİncİ Saatİnİzde TaniŞmak, OnÜÇÜncÜ Ayinizda Hatirlanmak, BeŞİncİ Mevsİmİnİzde KavuŞmak Ve DÖrdÜncÜ Boyutunuzda YaŞamak ;
    DeĞİl Sİzden İstedİĞİm.......

    Yenİden DoĞmak Zaman Alir Ve Buhrana AÇar Gelecek....
    Yoruldum Artik ;
    Sİz Sevgİlİ İznİnİzle ;
    Ben Bİr ÖlÜp Geleyİm !.....
     
  4. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    O


    Vur,
    Vur Ayrilik Boynuma,
    Vur Gİyotİnİ…
    Yettİ Artik,
    Onsuz GeÇen Seneler,
    Onsuz Harcanan GenÇlİk…

    GÜzellİĞİn Her Demİ ÇİrkİnleŞtİ, GÖzlerİmde
    Sevmek İstedİm BaŞkalarini,
    Olmadi, İstek Harİcİydİ;
    Nİyetİmdİ, Kismetİmdİ;
    Benİ Kendİ İÇ SavaŞima SÜrÜkleyen, Felaketİmdİ!.
    OkuyamadiĞim Kİtaplarimda İsmİ Yazili;
    BakamadiĞim AlbÜmde GÜzellİĞİ Sakli;
    DudaĞimin Kenarinda AĞlayan Her Sİgarada,
    TÜten Yanginimin Dumani;
    Ve Şİİrlerİmİn Ana Temasi; O !....
    Gerİcİ Sevdam,
    BÖlÜcÜ Sevdam,
    Yikici Sevdam…
    Duygu ÇatiŞmalarimin İnsafsiz ProvakatÖrÜ,
    O !......
     
  5. meleğim_rüzgarım

    meleğim_rüzgarım Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ocak 2008
    Mesajlar:
    560
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75
    ooo dokturmuşsun banu hanım yınee masallah bende kosenın mısafırıyımmm
     
  6. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    SİZ Lİ MEKTUPLAR


    Ben sizi topladım. Sizi artırabilseydim kendime de bir pay çıkarırdım bundan.
    Sizi topladığımdan kimsenin haberi yok, sizin de. Bir anlama değil,bir imkâna topladım da 'siz'li başlamak, 'siz'le sürdürmek istedim, çünkü ancak böyle bitiremem: Hem mektubu, hem sizi. Ben sizi bir mektuba toplayabilir miyim, bilmem...
    Anladınız, 'size' değil bu mektup, 'siz'li mektup yazmak, sizi kendime yazmak için yazılıyor. Anlamadınız, çünkü 'mektup bitti!' sandınız, oysa sizdeki mektuptan henüz yazılmaya başlamıştık. Mektup size açılacaktı, sizden bana açılacaktı, siz de aramızda açılacaktınız. Herkese açılan şey mektup olur mu, olsa olsa 'açık mektup' olur. Bin mektup birden olacaktınız, bin mektubun her birinde bir AŞK olacaktınız.
    Ve hiçbiriniz bunu bilmeden yine o ülkeye yollanacaktınız: Bekleyişin ülkesine, yani acılarından sevinçlerinden geçeceğiniz ve bir bağbozumu şenliği gibi açılacağınız o viran anıya. Anıların toplandığı başkentine, duygu diye kurulan o ülkenin.
    Siz 'siz'li mektup, siz 'yeni' mektuptan da yeni mektup. Siz biraz erken davrandınız ve hemen pul yerine kanatlarınızı arandınız. Vardı. Her şey tamamdı, mektup, mutluluğa açılsın diye. Üstelik pul kıymetindeydiniz. Üstelik mutluluğa açılacak kadar yeniydiniz. Bilseydiniz, mektubun peri, kanatlarının da pul olduğunu. Bilmediniz AŞKIN pul gibi kıymetli olduğunu. Nasılsa pul olur diye. Mektubun açıklığı da bundandır. Lütfen gülerek açınız. (Söylenmemiş bir şeyler her zaman kalacaktır, sırdan değil, yolculuğun yoğunluğundan, yoğun açıklığından.)
    Öyleyse lütfen bu mektubu kabul edin, beni size açın, ben sizin mektubunuz oldum artık. Pulunuzu gördüm, açıldım.
    Ben sizde bir pulum artık. Onu size güzel yakıştırın, ki sizde iyi dursun. Çünkü o sizde bir iklim, bir rüzgâr buldu. Ona dilinizi öğretin, sizin dilinizde denildiği gibi, mektubun kalbine yapıştırın pulumu.
    ...Ve lütfen şu bir puldan doğru gelen bin mektuptan birisi sokağa çıkmak isterse, zarftan çıkmak isterse, sinemaya gitmek, terli terli su içmek isterse, 'Yurdumuzu Tanıyalım' gibi bir bahsinde coğrafya dersinin ve yurt tutmak isterse, üstüne yorulur, karnı acıkır, susar ve bir sigara içmek isterse, üşüyüp zarfa girmek ister gibi sizin gönlünüze girmek isterse, eski moda bir şarkı tutturmak, eski vezin bir şiir söylemek isterse, mırıl mırıl uyur gibi adınızı mırıldanmak isterse, omzunuzda ağlamak, boynunuzda gülmek, gözünüzde tütmek ve yani rüyası ömrü kadar bir kelebeğin bir günü gibi yaşamak isterse, şımarmak, sizi başka mektuplardan kıskanmak isterse, çocuk olmak, kargacık burgacık bir yazı olmak ve güzel yazı dersinden kaçıp güzel suçlar işleyip güzel bir tarih olmak isterse... AŞIK olmak biraz böyle bir şeydir ve işte o zaman... Lambanızı, kalbinizi, rüyalarınızı açık bırakın, bir de lütfen içinizi açık bırakın ve sakın unutmayın, bu istemeler 'siz'li bir mektup olsun, 'siz'li mektup da
    AŞK olsun diye toplandı bende. 'Siz'li mektup, ama, 'size' bile gönderilmemek üzere."

    ZARF: Hangi mektubunuzu açsam/ yalnızlık çıkıyor içinden/ bak postacı
    geliyor/ yalnızlık getiriyor/.../ Yalnızın evi kalabalık olurmuş, diyor/ eski tenhalığınız/ sizden mektup bekliyor
     
  7. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75
    BİZ BİRBİRİMİZİN HİÇBİRŞEYİ


    Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu... Oysa tersine bir yolculuk var gibi. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.
    Hafızamızın bizden bağımsız bir hayat sürdürdüğünden şüpheleniyorum bazen, kaybolduğunu sandığımız nice anı, nice çehre, söz, cümle, yazı, kendi derinliğiyle bulanıklaşmış kanalların içinde varlıklarını sürdürerek yüzüp duruyor; sonra birden, neredeyse ilk günkü kadar taze ve parlak olarak beliriveriyorlar, o zamana kadar niye saklanmışlardı ve o gün ortaya niye çıktılar, bunu hiç bilemiyoruz.
    Geçenlerde, her mevsimden kendinde bir şeyler taşıyan kararsız bir sabah vakti, beyaz yelkenler gibi şişen bulutlarla çocuksu bir güneşin yaşadığı saklambaçın bir yağmura mı yoksa ılık bir güne mi döneceğini kestirmeye çalışarak, uzaktan kremalı bir pasta gibi gözüken uçuk sarıya boyanmış konağa yaklaşırken, Goethe'nin Frau von Stein'a yazdığı bir ayrılık mektubundan bir satır, görünürde kendisini çağıran hiç kimse olmadığı halde çıkıp geliverdi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk' diye yazmıştı Alman şiirinin Zeus'u.
    'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık...'
    Bu kısa mektubun tümünü okumak için duyduğum ani istekle hemen eve dönüp 'Goethe'nin Mektupları'nı çıkardım.
    Kendisinden yedi yaş daha büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi soylu kadına bu mektubu yazdığında Goethe yirmi yedi yaşındaydı, bütün hayatını geçireceği ve 'Ben Weimar'lı bir dünya vatandaşıyım' diyeceği Weimar'a geleli henüz bir yıl olmuştu.
    Daha o yaşında, çok az yazara nasip olmuş olağanüstü bir şöhretin tadını çıkarıyordu, yirmi altı yaşındayken yazdığı 'Genç Werther'in Acıları' yalnızca Almanya'da değil bütün Avrupa'da büyük ilgi görmüş, kıtanın hemen hemen her yanında gençler Werther gibi giyinip Werther gibi konuşmaya, Werther gibi ölmeye başlamışlardı. Sokaklarda, Werther'in kitapta anlatılan kıyafetine bürünmüş, altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon, fırfırlı pantolon, fırfırlı beyaz gömlek giymiş binlerce genç dolaşıyordu.
    Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkânsız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu.
    Sonunda çareyi tutkuyla sevdiği kadının yanından kaçmakta ve duygularını yazıp kurtulmakta bulmuştu.
    O büyük aşkın ertesinde rastlamıştı bir başka Charlotte'a.
    Charlotte von Stein zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine.
    Zor bir ilişkileri vardı.
    Sık sık yaptıkları kavgalardan birinde Goethe işte o mektubu yazmıştı.
    'Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.'
    İnsana ait bütün duyguları şiirlerinde ve yazılarında anlatan Goethe, sanki anlattıklarını daha iyi bilebilsin diye tanrının kendisine bağışladığı bütün çelişkileri ruhunda barındıran bir yazardı ve elbette ki bir aşk ilişkisini tek bir mektupla bitirebilecek birisi değildi.
    İlişkileri, Goethe çok daha genç ama çok daha basit bir kıza aşık olup onunla evlenene ve von Stein'ı 'Cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin' dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü.
    'Birbirlerinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmaya' devam ettiler.
    Hem çok sevdiği hem çok beğendiği biriyle 'onun hiçbir şeyi olmamak' üzere yola çıkıp onun herşeyi olmaya varmak, kabul etmeli ki, insanın ilgisini çeken bir macera.
    Hele bunun 'birbirlerinin herşeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiçbir şeyi olan' insanların çoğunlukta bulunduğu bir dünyada yaşandığını düşünürseniz, daha baştan 'birbirinin hiçbir şeyi olmamaya' karar vermenin sihrinin etkisinden pek kurtulamazsınız.
    'Sen benim hiçbir şeyim olmayacaksın ve ben senin hiçbir şeyin olmayacağım' deyişteki korkunç vazgeçiş, hep biraz uzakta kalıp, aradaki bağın, kararlarla, sözlerle, açıklamalarla, nikâh kağıtlarına atılan imzalarla, birbirinin sahibi olabilmek için duyulan isteklerle değil de yalnızca karşısındakine hissedilen sevgiyle sürebileceğine olan muhteşem inanç, bir aşkı bir buçuk asır sonra da hatırlanır kılıyor elbet.
    'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu; kimse kimsenin 'herşeyi olamayacağından' sonunda insanı sıkıntıyla bunaltarak, karşısındakinin 'hiçbir şeyi olmama' isteğine sürüklüyor herhalde.
    Tersine bir yolculuk varmış gibi gözüküyor.
    Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun.
    Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.
    Hiçbir şeyden başlayan macera artarak, çoğalarak, genişleyerek büyüyor.
    Herşeyden başlayan ise sürekli eksilmeye, azalmaya, sonunda yok olmaya mahkum gözüküyor.
    'Birbirlerinin herşeyi olmak' gelip bir sınıra dayanmanın, her türlü hareketten, kıpırtıdan yoksun iki kişilik bir hapishanenin temellerini atmanın parolasına dönüyor.
    Sanırım, yeryüzünde birbirini seven hiç kimse 'birbirinin hiçbir şeyi' ya da 'birbirinin herşeyi' olmayı becerememiştir, ikisi de imkânsızdır çünkü.
    Birbirinizi seviyorsanız 'birbirinizin hiçbir şeyi' olarak kalamazsınız, sevgi hareket eder, yürümek, ilerlemek, 'herşeyi olmaya' doğru gitmek ister, sonunda 'herşeyi olursanız, ' ondan sonrası bir ayrılık mektubudur ya da daha fenası, bir sıkıntı ve kaçış.
    Ama yine de bu uzun yürüyüşte unutulmayacak epeyce haz ve acı derlersiniz.
    Herşeyi olma arzusu ise, daha sevgi başlarken onun yürüyeceği yolları keseceğinden, sıkıntı, yaşanabilecek birçok haz daha yaşanmadan gelir, vurur sizi. Goethe 'hiçbir şeyi olmamayı' ve 'herşeyi olmayı' daha yirmi yedi yaşında keşfetmiştir; daha sonra bütün hayatı aşkta ve edebiyatta hep bu iki şeyi keşfederek geçti.
    Yirmi altısında parlak bir şöhretle taçlanırken kırkında onu derinden yaralayan büyük bir başarısızlığı, okuyucularının kendisini terkedişini, sekseninde ise gelmiş geçmiş en büyük şair ilan edilişini gördü.
    Yirmi yedisinde sevdiği kadının 'hiçbir şeyi' olmamayı isterken, yetmiş dördünde, karısı öldükten sonra, aşık olduğu ondokuz yaşındaki bir kızın 'herşeyi' olmayı isteyerek evlenme teklif edip reddedildi.
    'Biz birbirimizin hiçbir şeyiydik' diyen serazat çocuk, 'herşeyi olmak' istediği kadın tarafından reddedildiği için arabasında ağlayarak evine dönen adamın acısını da yaşadı.
    Yazarken 'herşeyi' bilen bir yazardı, yaşarken 'hiçbir şey' ona mutluluğun nasıl ele geçirilebileceğini öğretemedi.
    Hiçbir şey ve herşey, hepimiz gibi onun da hayatını altüst etti.
     
  8. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    Gözlerin Gök-Yüzünde Bir Dolunay



    Diyelim
    ki sessiz gecede poyraz…

    Sis çökmüş o heybetli dağlara;
    yurdun
    da kar altında, gözlerin gök-
    yüzünde bir dolunay.

    Diyelim ki sınamışsın uzaklığın ihanetini.
    Seslere çarpmış sesin,
    ama ulaşmamış hiçbir yere nefesin…

    Diyelim ki şarabın dökülmüş, suların kesik,
    bu hayat seni bir oyuncak sanıyor.

    Diyelim ki sana çıldırmak yasak, sana ağlamak
    yasak, yarın yasak, düş yasak.
    Diyelim ki üşüyorsun kısacık bir ömrün sığınağında;
    bir çay bile ısmarlamıyor hayat!

    Diyelim ki lekesiz hiçbir şey kalmamış artık;
    sis çökmüş güvendiğin dağlara...



    Kederli bir süvari ol,
    Orda, sen orda!
    Bıkma atını mahmuzlamaktan,
    bıkma bu puştlar panayırında
    berrak nehirler aramaktan…

    Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
    kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt;
    o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın.

    Çünkü her insan bir limandır başucunda tekneler;
    çünkü herkesin hüznü kocaman, aşkları dalgın…
    Kimi kanıyor şahdamarından,
    kimi bozgununda yetim dervişan,
    kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan…

    Yamalı yerlerinden kanıyor hayat,
    tutunduğun günlerinden soluyor hayat.
    Bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın,
    salıver düşlerini ateşlere abansın!

    Tutunduğun günlerinden solarken hayat,
    bıkma atını mahmuzlamaktan;
    bıkma sendeki insan için,
    derin uçurumlar arşınlamaktan...

    Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
    bir gün rüzgâr esecektir suların serinliğinden;
    bir gün kırlangıçlar geçecektir göğün genişliğinden.

    Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,
    kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt,
    o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın;
    çünkü senin de bir ütopyan varsa,
    i n s a n s ı n…
     
  9. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    HERŞEY SENDE BAŞLAR HERŞEY SENDE BİTER


    Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
    Cenneti de gördüm, cehennemi de.
    Öyle bir aşk yaşadım ki,
    Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
    Bazıları seyrederken hayatı en önden,
    Kendime bir sahne buldum oynadım.
    Öyle bir rol vermişler ki,
    Okudum okudum, anlamadım.
    Kendi kendime konuştum bazen evimde,
    Hem kızdım, hem güldüm halime.
    Sonra dedim ki "söz ver kendine"
    Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
    Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
    Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
    Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
    Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculuklar erken tanıdım.
    Öyle çok değerliymiş ki zaman,
    Hep acele etmem bundan, anladım.
    **************************************************- *******

    Kim üzebilir seni senden başka
    Kim doldurabilir içimdeki boşluğu sen istemezsen
    Kim mutlu edebilir seni ben hazır değilsen
    Kim yıkar yıpratır seni sen izin vermezsen
    Kim sever seni sen kendini sevmezsen
    HERŞEY SENDE BAŞLAR SENDE BİTER..
     
  10. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    KOKU VE SES



    Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en az tanıdığımız, daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses, kendi sesimizdir. Başka sesler bize
    birçok şeyi hatırlattığı halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz.
    Sesimiz, hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz. Kendi sesimiz bize
    yabancıdır. Kendi kokumuzu da alamayız. Kokumuz da yabancıdır bize.
    Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı olduğumuz tek insan
    kendimiziz. Belki de bu yüzden kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir
    başka insanın sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki de
    bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini ve kokusunu kendi
    sesimizin ve kokumuzun yerine koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu
    bir parçamız gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
    sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru yaptığımız bir
    yolculuk.
    Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok. Biz kendimize yabancıyız.
    O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle acı duyuyoruz.
    Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak belki.
    Bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya çalışmak.
    Terk edildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı kaybetmekten… Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek geride bıraktığımız boşluktan.
    Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize bağışlanan büyük
    yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın sesini ve kokusunu kendi parçamız
    sanmamızdan.

    Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı. Sesler ve kokular olmasa
    aşklar olmazdı. Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.
    Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında bize ait
    olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu anladığımız zaman…
    Yanıldığımız sürece aşığız biz.
    Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da isteyeceğiz. Seni
    seviyorum dediğimizde, sen benim sesim ve kokumsun demek isteyeceğiz.
    Kendi hafızamızda başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
    dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak başkalarıyla
    ulaşabileceğiz.
    Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak. Hep yanılacağız. Hep
    yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz. Ama sevinçlerimizi de bu
    yanılgıya borçlu olacağız. Anıldığımız sürece seveceğiz. Sonra
    yanıldığımızı anlayacağız. Ve gidip yeniden yanılacağız
     
  11. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.166
    Beğenilen Mesajlar:
    2.216
    Ödül Puanları:
    113
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    [​IMG]

    köşen hayırlı olsun canım çay içmeye geldim sana çiçek getirdim
     
  12. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    BİZİ BİZ YAPAN HERŞEY




    Bazen, bir ömür bir uçurum taşırız içimizde ve fark etmeyiz.
    Bizi biz yapan her şeyin ve adına hayat dediğimiz serüvenimizin kökünde bazen büyük bir boşluk vardır ve biz bu boşluğu, onun orada olduğunu bilmeden, hissetmeden taşır dururuz.
    Onu görmemiz, hissetmemiz, onun orada bulunduğunu anlamamız, genellikle o boşluğun hiç olmazsa bir kez, güçlü bir duyguyla, keskin bir heyecanla, yakıcı bir istekle dolması ve sonra boşluğu dolduran duygunun yada insanın bizi bırakıp çekilmesiyle olur. Geride kalan, artık doldurmak için çırpındığımız bir uçurumdur.
    Orada olduğunu her an bütün tenimizde ve ruhumuzda hissettiğimiz büyük bir boşluktur.
    O güne dek, gizli gizli kendini duyumsatan uçurum ayaklarımızın dibinde açılmıştır artık ve gözlerimiz o derinlikten başka bir şeyi görmez; o uçurum dolmadan önce yaşadığımız her şey manasız ve sıkıcıdır, geçmiş yaşamımıza dönmeyi düşünmeye bile tahammül edemeyiz.
    Bir uçurumu taşıdığımızı bilmeden manasız ve sıkıcı bir hayatı ömür boyu sürdürmek mi, yoksa orada bir uçurum olduğunu, onu, unutulmaz heyecanlarla, maceralarla, anılarla dolu bir duygu tayfunundan geçtikten sonra anlamak mı daha kötü, o sırada bunu düşünemeyiz bile.
    İçindeki boşluğu bir kez görmüş olan, zaman zaman 'keşke bunu hiç görmemiş olsaydım' dese de, bir daha asla o boşlukla yaşamaya dayanamaz.
    Otuz beş yaşında ülkesinden uzak bir senatoryumda veremden ölen yazar Katherine Mansfield, 'Bir Hüzün Güncesi' adını taşıyan anılarında, on sekiz yaşında, kendi hayatındaki boşluğun dolduğu geceyi anlatır:
    'Soğuktan, yorgunluktan ölü gibiyim. Uyuyamıyoum; çünkü öylesine birdenbire oldu ki, uzun süredir bunu beklememe karşın, altüst oldum, ezildim altında. O, yorgun. Dün geceyi onun kolları arasında geçirdim -bu geceyse ondan nefret ediyorum- ona tapıyorum anlamına gelir bu. Bedeninin büyülü çekiciliğini duyumsamadan yatağımda yatamıyorum.'
    Ve boşluğun dolduğu andaki büyük haz:
    'Beni büyülüyor, tutsak ediyor, varlığına, bedenine tapıyorum. Başımı göğsüne dayayıp yatarken, yaşamın verebileceği ne varsa duyumsuyorum. Tüm sıkıntılarım, aşağılık korkularım silinip gidiyor'
    O zamana kadar belli belirsiz bir iç sıkıntısı, hayatın söylendiği kadar güzel olduğundan duyulan kuşkunun yarattığı hafif bir huzursuzluk yaşanırken, o uçurum bir kez dolduktan sonra artık bir daha onun eski haline dönmemesi, hayatın hep aynı dolulukla yaşanması için önüne geçilemez bir tutku duyulur.
    Hayatın zevkli ve anlamlı olduğu anlaşılmıştır.
    Ve bu, insanı bağımlı kılar, zevksiz ve anlamsız bir hayat artık karanlık ve kirli duvarlarıyla ruhunuzu ezen, içinde kıpırdayamadığınız dar bir hücredir, duvarları yıkmak için önüne geçilmez bir arzu hissedersiniz.
    Kısa yaşamını çılgınlıklarla, yazdığı harikulade güzel hikayelerle, hülyalarla ve acılarla geçiren Mansfield, bu bağımlılığı, bazı eleştirmenlerin 'dahice' bulduğu üslubuyla güncesine döker:
    'Yaşamımın korkunç bayalığı yok olup gitti.
    Onun kollarının sığınağından başka hiçbir şey kalmadı.
    Kuşkusuz, bir hafta önce bütün bunlara katlanabilirdim; çünkü sevmenin sevilmenin, tutkuyla hayran olmanın gerçek anlamda ne olduğunu daha bilmiyordum. Ama şimdi onu yitirirsem, onu elimden alırlarsa, ruhum sokaklara düşer, rastgele bir yabancıdan sevgi dilenir, o değerli zehirden birazcık olsun tatmak için yalvarıp yakarır.'
    Hayatımızdaki uçurumları coşkulu seller doldurur bazen, kuru bir vadinin tutkulu bir nehre, çorak bir bozkırın Babil bahçelerine dönüşmesindeki sihri şaşkın bir hayranlıkla yaşarız.
    Ama ne yazık ki, bazen büyük nehir, ardında kurumuş bir nehir yatağı bırakarak akıp gider.
    Daha önce hiç bilmeden içimizde taşıdığımız, ama o gittikten sonra içimizi parçalayan bir acıya dönüşen boşluk artık bütün hayatımızı esir almıştır.
    Ölümün ıssızlığını andıran bir karamsarlık çöker.
    'Aşktan çılgın gibiyim. Şimdi o benim için her şey, -müzikten de üstün- ama şimdi gidiyor, Beklediğim şey gerçekleşti. Sabun köpüğü gibi uçtu gitti, gerçekten de bu tür yaşantılarımın sonuncusu bu -son yaşantım. Daha fazla dayanamıyorum artık; ruhumu öldürüyor; her seferinde daha derinden duyuyorum bunu, çünkü her seferinde yaram yeniden hançerleniyor, bıçak yarayı deşiyor, eski acıları uyandırıyor. Yanımda bir mum dingince yanıyor; altın renkli bir çiçeği andırıyor; ama burada çok uzun kalırsam alev küçülecek, pırpırlanacak, ölecek. Yaşam da böyle, aşk da -belli belirsiz, geçici, kaçıcı bir şey. Karamsarlık, iç kapayıcı, korkunç, karşımda duruyor; eski düşlere tutunuyorum sıkı sıkı. Gökkuşaklarını, kesme cam bardakları seviyorum ben. Gökkuşağı silinip gidiyor, bardaksa parçalanıp binlerce elmas parçacığa dönüşüyor. Nereye dağılıyorlar, gökyüzünün uçsuz bucaksızlığı içinde, göğün dört bir yanından esen yellere kapılıp yok oluyorlar.'
    İçinde boşluğu taşıyan hayat, 'korkunç bir bayağılıktır' o boşluk fark edildikten sonra. Bir mumu 'altın rengi bir çiçek' yapan ise o bir tek kişinin varlığıdır.
    'Gökkuşağını ve kesme bardakları' seversiniz onu düşündüğünüzde.
    O gittiğinde, 'altın rengi çiçek' solar, gökyüzü ve kesme bardaklar parçalanır, gökyüzünün uçsuz bucaksızlığı içinde esen yellere kapılıp yok olurlar.
    YALNIZLIK, HER GİTTİĞİNİZ YERE SİZDEN ÖNCE VARIP SİZİ KARŞILAR.
    Kuşların kara lekeler gibi uçtuğu bulutlu öğleden sonralara dayanamazsınız.
    Ruhunuz 'sokaklara düşer', o 'değerli zehir için' yalvarırsınız insanlara.
    Bulamazsınız.
    O bir zehirdir, ama değerlidir ve kolay bulunmaz.
    Kendinizi ve herşeyi küçümsersiniz, siz bir boşluksunuzdur ve herşey bir boşluktur.
    Ve belki işte o zaman sorarsınız hangisi daha iyi diye, bir uçurumu onu hiç fark etmeden içinde taşımak mı, yoksa hayatın başka türlü yaşanacağını da gördükten sonra kederli bir yalnızlıkla içinizdeki uçurumu fark etmek mi?
    Ancak uçurumu gördükten sonra sorarsınız bunu.
    Bunun cevabı hep değişir, ama hep o zehri ararsınız.
    Bir uçurumla yaşamak aslında yaşamamaktır, anlamışsınızdır bunu, yaşamak ise değerli bir zehri içmektir ve zehir içilirken ne kadar güzelse, bittiğinde o kadar yakıcı olacaktır.
    Üstelik o zehir sizi diğerlerinden ayıracaktır. Uçurumlarını, hiç fark etmeden yaşayan insanlarla; uçurumlarının 'bir bedenin büyüsüyle', bir başka insanın ısısıyla, kahkahasıyla, sıcak bir öğleni yada erken bir sabahıyla, düşlerinde beliriveren görüntüsüyle dolduğunu görenlerin yaşadıkları ve seyrettikleri hayatlar birbirine hiç benzemeyecektir.
    İkincilerin hayatında keder, ayrılık, öfke, özlem olsa da 'bayağılık' olmayacaktır.
    'Altın rengi bir çiçek' gibi yanan mum sönse de altın rengi bir çiçek gibi sönecektir.
    Ruhları 'sokaklara düşse' de o sokaklar 'değerli' birşeylerin arandığı yerler olacaktır.
    Yalvarsalar da, öbürlerinin tadını ve sarhoşluğunu bilmedikleri bir zehri içmek için yalvaracaklardır.
    Bazen bir ömür bir uçurum taşırız içimizde ve fark etmeyiz bunu.
    Bir gün o uçurum dolar.
    Değerli bir zehirle dolar o uçurum. Bizi heyecanlandıran, sakinleştiren, sevindiren ve kederlendiren bir zehirler.
    Altın rengi çiçekler gibi mumlar yanar.
    Sonra biri zehrini alıp gider.
    Gökkuşağı ve kesme vardaklar dört bir yandan esen yellerle dağılır.
    Ruhumuz sokaklara düşer.
    Bir uçurum parçalanır içimizde.
    Ve o değerli zehrimizden içemezsek bizi de parçalar.
     
  13. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    İNSAN SEVDİĞİNİ GÖREMEDİĞİNDE


    Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
    Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
    O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
    Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
    “İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
    Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
    Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
    “İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
    Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
    “O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
    Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
    Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
    Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
    Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
    - İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
    - Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
    - Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
    - Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
    Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
    Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
    ‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
    Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
    ‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
    Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
    Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
    ‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
    Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
    Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
    Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
    Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
    Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
    Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
    Ve birisini öyle sevmek.
    Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
    Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
    ‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
    Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
    O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
    İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
    Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
    Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
    Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
    Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
    İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
    Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
    Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
    Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
    Bir gün biri onlara diyecek ki:
    - Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.
     
  14. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    TEŞEKKÜRLER


    Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?

    Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür, sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar.
    Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz.
    O dönemeçlerde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolunu.
    Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna.
    Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız.
    Ve, o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir?
    Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı yoksa kararsızlıklarımız mı çizer?
    Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir.
    O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz.
    Nedir bizi sessiz bırakan peki?
    Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?
    İsteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde?
    Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun aşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, 'Venüs'le Buluşma.'
    Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya aşık olur.
    Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur.
    Macar şef evlidir.
    Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır.
    Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır.
    Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından sözetmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden.
    Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, 'bunları azdıramıyorum' der 'ne yapacağım.'
    - Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın.
    Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter.
    Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için.
    Sopranoya aşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez.
    Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden biraraya gelirler.
    Soprano şefe, 'hiç kimseye böyle aşık olmadım' der.
    Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına aşıktır.
    Ve, o dönemeç gelir.
    Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa otururlarken, soprano 'Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum' der gülümseyerek.
    Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften.
    Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne.
    Tek kelime etmez.
    Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur.
    Soprano anlar.
    Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir.
    Operanın ve hayatının 'venüsüyle' buluşamayacaktır.
    Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir.
    Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak.
    Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir.
    Henüz varolmayan 'gelecekle' ilgili korkular, varolan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur.
    Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir.
    Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir?
    Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte.
    Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır.
    Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?
    Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?
    O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?
    Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır?
    Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?
    Yarın, bu korkunç gücünü bilinmez olmasına mı borçludur?
    Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder?
    Şef, o sessizlik anında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder.
    Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir.
    Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz.
    Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer.
    Hayatlarımızı kararlarımız mı kararsızlıklarımız mı belirler?
    'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?
    Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba?
    Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?
     
  15. banuca75

    banuca75 Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    22 Ocak 2008
    Mesajlar:
    25
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Şehir:
    istanbul
    Ce: buyrun burası da benim köşem.banuca75

    BİR İNSANA BAĞLANMAK

    Bir insanı bir başka insana kuvvetle bağlayan bağ nedir? İbrişim görünümlü çelik bir yumak gibi insanı ilk bakışta görüp anlayabilir miyiz ?
    ...Neye bağlandığımızı biliyor muyduk
    bize birisine niye bağlandığımızı sorduklarında, 'çünkü güzel' diyorduk, 'yakışıklı, zeki, güçlü, yetenekli'; bir insanın sevilmesi için geçerli olduğunu kabul ettiğimiz nedenleri sıralıyorduk.
    Ama belki de güçsüzlüklere, zayıflıklara, çarpıklıklara bağlanıyorduk.
    Biz 'bağlanmayı' hep zirvelere doğru bir uçuş olarak anlatmaya çalışırken belki de bağlılık, ölümün, deliliğin, kuşkunun, bencilliğin, bozulmanın karanlık uçurumlarına doğru bir kendini bırakıştı.
    Bağlandıklarımızda, her zaman başkalarının görmediği bir 'acınacak' yan bulmuyor muyduk, bize en çok acı çektirenlere bile daima bizde şefkat uyandıracak bir kırılganlığı görmüyor muyduk?
    Bağlandığımız insanlar, başkalarına ne kadar güçlü, akıllı, güzel, yetenekli görünürlerse görünsünler, biz onların başlarına saflıklarından, çocukluklarından, güçsüzlüklerinden dolayı kötü bir şey geleceğinden tedirgin olup onları korumaya çalışmıyor muyduk?
    Bir insana bağlanmak bizi ne kadar zayıf ve çaresiz kılarsa kılsın
    canımızı ne kadar yakarsa yaksın, biz gene de bağlandığımız insana kendimizinkinden daha zayıf ve çaresiz bir yan sezmiyor muyduk?
    Genellikle bu sezdiklerimiz doğru değil miydi?
    Sanırım kuvvetli bağları, bağlandıklarımızdaki büyük zayıflıklar güçlendiriyor.
    Büyük aşkların, büyük bağlılıkların içinde daima biraz acımada bulunuyor, bizi üzdüklerinde, bize ihanet ettiklerinde bile bu yaptıklarının onların zayıflığından kaynaklandığını düşünüp içinde çırpındığımız derin kedere rağmen onlar için endişe ediyoruz. Kendimize dahi açıklamadan onların öleceğinden yalnız kalacağından hastalanacağından bizi çeken o karanlık zayıflıklarının içinde bizsiz yok olacaklarından korkuyoruz.
    Başkaları onların en parlak yablarını görürken biz en karanlık yanlarını görüyoruz.
    O parıltıyla, o zifiri karanlığın birlikte oluşturduğu tuhaf girdap çekiyor bizi içine; PARILTILARINA GELİYOR YALNIZLIKLARINDA KAYBOLUYORUZ.
    ...Birine bağlanmadan önce 'bağlandığımda
    acı çeker miyim' diye korkarken
    bağlandıktan sonra 'acaba o acı çekecek mi' diye korkmaya başlarız; kendi acılarımız bize tahammül edilebilir gözükürken, kendimiz her acıya dayanabilecek gibi hissederken onların hiçbir acıyı taşıyamayacaklarından kendi acılarının altında ezileceklerinden çekiniriz.
    ...Bir insan bir insana neden bağlanır?
    Niye bağlandığımızı kendimiz bilir miyiz?
    Akıllı nedenler buluruz duygularımıza, ama asıl neden aklın sızmadığı kutuluklarda gizlidir.
    O gizli kutuluklarda ki zayıflıklar niye çeker bizi?
    kendi zayıflığımızdan mı? Yoksa bağlanan, kendi bağlandığından daha sağlam mı görür, kendi çektiklerine bağlandığı insanın dayanamayacağına mı inanır; bağlanmak bir güçsüzlük gibi görünürken acaba bağlanan kendi gücünü mü hisseder bu bağlılıkta?
    Güzel güçlü bir zayıflık Karanlığı ışıklı bir siyahlıktan oluşan bir uçurum gibi çeker bizi, bir kere eğilip baktıktan sonra gözlerinizi almak kolay değildir.
    Karanlıklara bağlanırız ama parlak ve alevli olanlara.
    Böylesine parlak karanlıklar ise ancak ölümde, derinlikte, ihanette, yalnızlıkta bulunur.
    Ve başkaları onların parlaklığına hayran olurken biz karanlığa acır ve esir düşeriz.
    Onun için bağlanmak ayırır bizi diğer insanlardan.
    diğerlerinin meyveleri toplayıp yediği bir bahçede, o meyvelerin bozulmasından elde edilmiş lezzetli ve yakıcı içkileri içmenin sarhoşluğuna, o içkiyi keşfetmiş olmanın ve kalabalıklardan ayrılmanın hazzıyla bırakırız kendimizi.
    'niye bağlanırız bir insana' diye sorulduğunda' içkileri meyvelerden çok sevdiğimiz için'deriz.
     
buyrun burası da benim köşem.banuca75 konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. burası"da benim köşeliğim

    burası"da benim köşeliğim

    Bir kibrit ver de sevgilim. Yakayım düşlerimi. Ardında küllerim kalsın. Belki onlar yeter sana. İsmini telaffuz eden, Gizemli bir adam olurlar. Bir ses ver bana. Yıkılsın, yanık tenli arzular. Ardında kalsın, Dünyanın ucundaki çapulcu feneri. Bir...
  2. Burası da benim köşemmm

    Burası da benim köşemmm

    Bitanecik meleklerim burası da benim köşem olsun muu? Bu sitedeki bütün melekleri çok seviyorummmmmm.hepinizi köşeme bekliyorum meleklerimmm
  3. Buyrun Buyrun Burası da BöğüRTLen'in Köşesi=)

    Buyrun Buyrun Burası da BöğüRTLen'in Köşesi=)

    BöğüRTLen'in Köşesine Hoşgeldiniz... :dp178: Benim köşeme de gelin meleklerim:) dostluk,sevgi,saygı adına herşey bu köşede de mevcut=) Böğürtlen yemek isterseniz =)
  4. burası benim öylesine yerim

    burası benim öylesine yerim

    yanlış açtım ..................
  5. burası da benim şiir köşem olsun..:)

    burası da benim şiir köşem olsun..:)

    Düşüncelerim suskun ve tedirgin... Neredeyse bırakıp beni Kaçacak. Yine önümde bir uçurum... Yine önümde bir basamak... Oysa güzeli büyütüyor Penceremdeki zambak.

Sayfayı Paylaş