gebe
  1. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    İz Bırakan Kadınlar

    Konu, 'Kadınlar' kısmında kaprisli tarafından paylaşıldı.

    hindistan dansözleri Simone de Beauvoir

    Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir
    (9 Haziran , 1908 – 14 Nisan, 1986) Fransız yazar ve filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci.

    En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu
    İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı eseri sayılabilir.

    Simone de Beauvoir, 9 Haziran 1908’de Paris’de Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır.
    Bir Genç Kızın Anıları isimli otobiyografisinin ilk bölümünde dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu Katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir. Çocukluk ve ergenlik çağını etkileyen iki ilişkisinden biri kardeşi Helen diğeri arkadaşı Zaza ile olan ilişkisidir. Helen’in küçüklüğünden itibaren ona sürekli bir şeyler öğretmeye onu yetiştirmeye çalışmış ilişkisinde öğretici bir kaygı içinde olmuştur. Zaza ise trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunu oluşturuyordu.

    Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saint Marie Enstitüsü'nde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir. Ancak bu okuldaki Sartre ve psikoloji gurubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da psikolojide Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir psikolojide en iyi idi. Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur) edinecektir. 1943 yılında Simone
    Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır

    2. Dünya Savaşı'ndan sonra De Beauvoir, Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu
    Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti. Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L'ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmediktedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir. De Beauvoir bir biseksüeldir. Ancak bir seminerde Nelson Algren’le tanıştığı 1947 yılına kadar kadar orgazma ulaşamamıştır. Chikago’da Beauvoir Algren ile ilişkisinde ilk orgazmını yaşar. Bu Fransa’da iki ayrı kitap olarak basılan İkinci Cins kitabına da ilham olur. Bu çalışma Amerika’da da "The Second Sex" olarak yayıncı Alfred A. Knoph’ın karısı Blance Knopf ‘un tavsiyesi üzerine Howard Parshley tarafından çevirilerek yayınlanır.

    Kadın: Efsane ve Gerçek

    Simone de Beauvoir önce, Kadın: Efsane ve Gerçek adlı denemesini yazar. Bu denemesinde erkeklerin kadınları, erkekleri yanlış havalara, izlenimlere sokan gizemli “diğer”ler olarak gördüğünü iddia eder. Ve erkeklerin, bu “diğer”olma durumunu, kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarına, onlara yarım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini savunmuştur. Bu durumun sınıflar arasındaki ilişkilerde, dinsel, ırksal ayrımların mücadelesinde her türlü karşıtlıkta görüldüğünü ama hiç karşıtlıkta “diğer” nitelendirmesinin ve “diğer”e yaklaşımın kadın-erkek ayrımındaki kadar klişeleşmiş bir hal almadığını, hayatın mevcut düzenine gerekçe olarak gösterilmediğini söyler.

    İkinci Cins

    Yazarın bu eseri 1949’da Fransa’da yayınlanmıştır. Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluk göze çarpar. Varoluşçulukta olduğu gibi de Beauvoir temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır.

    Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'un mezarlarıAraştırmaları diğer kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların diğer olarak tanımlanmasını ve mevcut sosyal konumunu, gördüğü baskının temeli olarak olarak nitelendirir De Beauvoir tarihde her zaman kadının sapkın ve anormal canlılar olarak görüldüğünü iddia eder ve Mary Wollstonecraft’ın dahi erkekleri kadınlara ulaşmaları gereken ideal örnek olarak gösterdiğini ileri sürer.

    De Beauvoir “Bu durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmışdır.” der. Feminizme göre bu düşünce artık bir kenara atılmalıdır. De Beauvoir iddia eder ki kadınlar erkekler kadar ayırım yapma, seçme yeteniğine sahiptir ve böylece kendilerini geliştirmeyi seçebilir, kadını mevcut durumundan ileri götürebilir, kendi hayatlarının ve dünyanın sorumluluğunu alabilir.


    Ölümü ve Sonrası

    1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Törenini (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse mezarlığına, Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümüden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-fenimizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Psikoloji üzerine yazdığı bir çok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir.

    Eserleri

    Konuk Kız, (1943)
    Pyrrhus ve Cineas, (1944)
    Başkalarının Kanı, (1945)
    Kim Ölecek?, (1945)
    Her Erkek Ölümlüdür, (1946)
    Belirsizlik Ahlakı Üzerine, (1947)
    İkinci Cins, (1949)
    Gün gün Amerika, (1954)
    Mandarinler, (1954)
    Sade’ı Yakmalı mı?, (1955)
    Uzun Yürüyüş, (1957)
    Bir Genç Kızın Anıları, (1958)
    Yaşlılık, (1960)
    Sessiz Bir Ölüm, (1964)
    Les Belles Images, (1966)
    The Woman Destroyed, (1967)
    Yaşlılık, (1970)
    Hesap Tamam, (1972)
    When Things of the Spirit Come First,(1979)
    Veda Töreni, (1981)
    Sartre’a Mektuplar, (1990)
    Aşk Mektupları (Nelson Algren’e), (1998)


     
  2. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar
    Marie Crue


    Marie Curie, Madam Curie olarak da bilinir. (Asıl adı Maria Skłodowska), (7 Kasım 1867 – 4 Temmuz 1934), Polonya asıllı Fransız fizikçi.

    Radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalarla iki kez Nobel Ödülü kazanmıştır. Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti. Toryumun rayoaktif özelliğini buldu ve Radyum elementini ayrıştırdı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi ve Radyoloji biliminin kurucusudur. Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie,
    Nobel Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk biliminsanı olmuştur.

    Polonya'nın Varşova kentinde doğan Marie Curie (doğduğunda adı Maria Skłodowska), ablası Brenya ile birlikte öğretmen anne-babanın eğitimi ile yetişti. Gençlik yıllarında Varşova, Rus yönetimi altındaydı. Siyasi aktifliği, Varşova'dan ayrılmasını gerektirdi. İlk olarak Cracow'a giden Maria orada istediği bilimsel eğitimi alamayacağını gördü. Ailesinin parasal desteğinin az olması sebebiyle Paris Sorbonne'da tıp eğitimi alan ablası Brenya'ya eğitiminde yardım etmeye karar verdi. Ablası da karşılığında matematik ve fizik eğitimi alması için yardım edecekti.

    1891 yılında Paris'e ablasının yanına gitti. Küçük bir tavan arasında kötü koşullarda yaşayarak eğitimine sürdürdü. İki yılda sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı. 1894 yılında ikinci derecesi olan matematiği de bitirdi. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmekti.

    1894 yılında, kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Maria ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp, Temmuz 1895'te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.

    1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897'de, daha önce Henri Becquerel (okunuşu: Bekerel)'in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat Eylül 1897'de ilk kızı Irene'in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu.

    1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını farketti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie'ye yardım etmeye başladı.

    Bu arada Becquerel, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetti. Mineralleri çeşitli kimyasal işlemlerden geçirdikten sonra polonyum ve radyum elementlerini elde etti. Temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (İsmini Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek koydular). Eylül 1898'de Fransız kimyacı Eugene Demarçay'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği, doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.

    Marie, 1903 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.

    1904 yılında eşi Pierre Sorbonne'da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre,radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar. Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.

    19 Nisan 1906'da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne'daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908'de Sorbonne'daki ilk kadın profesör oldu.

    Curie ve Poincare 1911'de Solvay konferansı sırasında1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece
    tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk kişi oldu. Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu. Bu kimya alanında yepyeni bir sayfaydı.

    Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Ardından, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkisi olduğuna dair dedikodular yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie'nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülünü alması bile arka plana atıldı. Langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı.

    Marie Curie, Aralık 1911'de Nobel ödülünü almak için Stokholm'e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa'ya geri dönen Marie Curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.

    1914 yılında Paris Üniversitesi'nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdür olarak atandı. Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kaldılar.

    1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova'daki Radyum Enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle Varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.

    1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. Radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyokativite birimine "Curie" denilmektedir.

    Ödülleri

    1903 - Nobel Fizik Ödülü
    1903 - İngiliz Kraliyet Birliğinden Davy madalyası
    1911 - Nobel Kimya Ödülü
    1921 - Bilime katkılarından ötürü, Amerika'nın kadınları adına, başkan Warren Harding'ten 1 gram radyum
    1903 yılında Pierre Curie ve Becquerel ile birlikte radyoaktivitenin keşfinde oynadığı rolden dolayı Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

     
  3. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    Mata Hari
    (Margarita Gertrud)


    Dünya tarihinin en ünlü kadın ajanı olan Mata Hari'nin pek bilinmeyen talihsiz bir yaşam öyküsü vardır. Mata Hari aslında onun kod ismiydi. Asıl adı Margarita Gertrud'du. 7 Ağustos 1871'de Hollanda'da dünyaya geldi. Babası Hollandalı Aolam Zelle, annesi ise bir Japon'du. Henüz dört yaşındayken babasını kaybetti. Annesi onu Budist mabetlerinde 'Bayador' denilen oryantal dansöz olarak yetiştirdi. 15 yaşında bir festivale katılmak için gittiği Burma'da hayatını değiştirecek bir İngilizle tanıştı.

    Campell Mackleod. Bu adam Java'daki İngiliz kolonisinde subaydı. Mata Hari, Mackleod ile evlenip oraya yerleşti. Önceleri mutluydular. Bir bebekleri olmuştu. İlk günlerde karısına çok iyi davranan Macleod, bir süre sonra kendisini içkiye verdi.

    Bir süre sonra Mata Hari, günümüzde de kadınların en büyük dertlerinden birisi olan dayağa maruz kalmaya başladı. Ama Mata Hari'yi sarsan asıl büyük olay, evden kovdukları bir bahçıvanın bebeklerini zehirleyerek öldürmesi oldu. Bebeğini de kaybeden Mata Hari, acı dolu hayatına daha fazla dayanamayarak doğduğu topraklara döndü. Bir süre sonra kader onu Paris'e sürükledi. Hint dansözü olarak Paris gecelerini renklendirmeye başladı. Güzelliği ve Doğu mistisizminden izler taşıyan erotik dansıyla kısa sürede bir hayran kitlesi oluşturdu çevresinde. Parayı esirgemeyen her erkeğe kalbinin kapılarını açmakta tereddüt göstermiyordu.

    İki yıl sonra Berlin'de önce bir Alman generalinin ardından bir Alman prensiyle ilişkiye girdi. Bu ilişkiler sonucunda Alman istihbaratına girdi. Roma, Viyana, Madrit, Londra'da neredeyse çırılçıplak gerçekleştirdiği danslarıyla bu şehirlerin erkeklerinin gözdesi haline geldi. Almanlar'ın ona verdiği görevler daha çok güzelliğine vurulan kişilerden bilgi sızdırmaktı. En büyük casusluk başarısı ise Chenin des Dames cephesindeki Fransız planlarını elde etmesi olmuştu. Paris ve Berlin arasında mekik dokuması bir süre sonra Fransızlar'ın dikkatini çekti. Zaferinden dolayı onu tebrik eden bir Alman telgrafı Fransızlar'ın eline geçti. Aleyhinde kesin bir delil bulunmasa da ülkeyi terk etmesi için kendisine uyarıda bulunuldu. Bir süre sonra Fransızlar hesabına casusluk yapmak üzere istihbarata gönüllü yazıldı. Alman generali Bisring'i kandırmak için Belçika'ya gönderildi. Kendisine yardımcı olarak verilen 6 ajanı ihbar ederek, kurşuna dizilmelerine neden oldu. O, çift taraflı çalışan bir ajandı. Ancak Almanlar'ın Paris'e gitmesi için kendisine çektikleri şifreli telgraf Fransızlar'ın eline geçti. Paris'e iner inmez tutuklandı.

    Mahkemesi sırasında Mata Hari, birçok itirafta bulundu. Şu sözleri casusluk tarihine geçmiştir: 'Aldığım paraların hepsi benim güzelliğimin karşılığıdır, yoksa bir casusa bu kadar büyük bir fiyat biçilemez.'

    Mahkeme sırasında avukatı idamı geciktirmek için hamile olduğunu söylemek istedi. Ancak o, bu teklifi kabul etmedi. St. Lazar Hapishanesi'nin avlusunda kurşuna dizilirken gözlerini bağlatmadı. Ölüme de yıllar önce kendisini döven kocasından ayrılırken yaptığı gibi cesaretle gitti.
     
  4. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    Florence Nightingale (12 Mayıs 1820 – 13 Ağustos 1910)


    Modern hemşireliğin kurucusudur. İngiltere'nin tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Nightingale, 1854 yılında Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'nda, Kırım Savaşı sırasında yaralanan askerlerin tedavi ve bakımı için çalışmıştır.

    "YARDIM ETMEK İSTEYEN KİŞİ DUYGUSAL BİR HAYALPEREST OLMAMALI"

    Hayallere kapılıp gitmeyen bir genç kız var mıdır? Ama bu hal, Flo'da son zamanlarda endişe verici hal almıştır. Flo, yani 17 yaşındaki İngiliz kızı Florence Nightingale, saatlerce odasına çekilir, yatağına uzanır ve rüyalara dalar. Bu sırada onunla konuşmak istendiğinde somurtur, morali bozulur, sinirlenir. Flo'dan bir yaş büyük olan Parthe'ten örnek alması gerekirdi; ablası, anne ve baba Nightingale'lerin kızlarına sundukları imkânları değerlendirmesini iyi bilmektedir: El işleri ve resim dersleri, piyano, balolar, av partileri, İsviçre, İtalya ve Fransa'ya seyahatler. Her şeyi ile birinci sınıf bir eğitim. Kısa zaman sonra ilk talipler mutlaka ortaya çıkacaktır ve Flo ile Parthe'in iyi birer kısmet bulacakları beklenebilir. Nihayet bir kadının hayatındaki en önemli konu bu değil midir?

    Flo evde öğrenmesi gereken şeylere "Boşuna zaman kaybı," der. Tatilde nereye gidilmeli, seyahat yapılmalı mı yapılmamalı mı, hangi yeni halı alınmalı, aşçı kadın işten çıkarılmalı mı, yoksa aşçıdan önce arabacıya mı yol vermeli, gibi sonu gelmeyen uzun konuşmalar canını sıkar. En iyisi ileride gerçekleştireceği kahramanlıkları düşlemektir. Düşünce ve duygularını kimseye anlatamaz. O da yazar; eline geçen her şeyin üzerine yazar. Eski kurutma kâğıtları, takvim yaprakları, mektup zarfları ve dosyalar. Bunlara "Özel Notlarım" der. Ne düş kurduğunu da, ne yazdığını da kimse bilmemelidir.

    7 Şubat 1837'de yazdığı bir cümle yaşamı boyunca en önemli rolü oynayacaktır: "Tanrı benimle konuştu ve beni hizmetine çağırdı." Gerçekten bir "ses" duymuştur. Yaklaşık 40 yıl sonra 1847'de yazdığı notlarında bu "sesi" tüm yaşamında dört kez duyduğunu doğrular.

    Flo kendisini bir göreve "çağrılmış" hissetmektedir. Fakat hangi göreve? Bunu anlayana kadar sekiz uzun yıl geçer. Genç Florence Nightingale için ıstıraplı yıllar. "Günlük yaşantım zor değil ama sıkıcıydı," diye anlatacaktır bu dönemi daha sonra. Babası, kahvaltıdan sonra kütüphanede Times"m sayfalarını çevirip okurken, kızlarının da yanında olmasından hoşlanırdı: "Bir kitap ya da gazeteden birbiriyle ilgisi olmayan küçük bölümler dinlemek zorunda kalmak! Tabii Parthe'ye bu sabah okumaları rahatsızlık vermezdi. O sessiz bir şekilde resim yapmaya devam ederdi, ama benim arkasına saklanacağım böyle bir uğraşım olmadığından çok sıkıcı gelirdi bana!"

    Özel not defterine o zamanlar şöyle yazar: "Bu dünyadaki görevim ne? Son 14 gün içinde ne yaptım? Babama bir kitap ve iki bölüm, anneme ise iki kitap okudum. Yedi gam ezberledim. Birçok mektup yazdım. Babamla birlikte at gezintisine çıktım. Sekiz ziyaret yapıp onlarla oturdum. Hepsi bu." Gene o yıllarda şöyle der: "Yapacak bir şeyleri olmadığı için, benim gibi deliren bir sürü insan görüyorum. Aslında çok mutlu olabilecek insanlar."

    Flo'nun anne ve babası ise kızları için en iyi şeyi yaptıklarından emindirler. Ne de olsa bu arada Florence'i isteyen biri de ortaya çıkmıştır: Yorkshire'da büyük bir mülkün varisi Richard Monckton Milnes. Richard, Florence'i elde etmeye çalışırken, genç kızın kafasında tamamen başka düşünceler vardır. Yavaş yavaş kendisine yapılan "çağrı'nın" hastaların bakımına yönelik olduğu kesinlik kazanmaktadır.

    Ancak, iyi bir aileye mensup genç bir İngiliz kızının hastanelerde olması, "uygun ve caiz" değildir. İyi bir çevreden genç bir hanım olarak şefkatli ve cömert olunabilir, bu tamam. Islahanelerde, hastanelerde, hapishanelerde yoksullara sıcak çorba ve para dağıtılır.

    Böylece durumları kendisinden iyi durumda olmayanların kaderlerine ortak olunduğu yeterince kanıtlanmış olur. Ama Flo'nun kafasına koyduğu şey nedir? Hasta bakımını mı öğrenmek ister? Birincisi, bu konuda öğrenilecek hiçbir şey yoktur. Kadın olmak yeter sadece. O zaman hastalara da bakılabilir. Bu kadının doğasında vardır. İkincisi, iyi bir aile kızı böyle bir çevreye girdiğinde öyle korkunç şeyler olabilir ki...

    Florence yıllar sonra yazdığı bir mektupta, "Doktorlarla hastabakıcılar arasında olduğu söylenen şeyler yüzünden annem çok korkmuştu. Terbiyesizlikler duyabilirmişim. Oysa çocuk odasında konuğum olan, annemin özellikle iyi Protestan arkadaşlarının kızlarından daha terbiyesizce şeyler işitiyordum," der. Nigthingale'lerin korkusunu anlayabilmek için, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında hastanelerdeki durumun ne olduğunu bilmek gerek. Hastalar "karga delikleri" denen kenar mahallelerden geliyorlardı. Çoğunluğu koleraya yakalanmıştı. Revirlere kaçak olarak konyak ve sert

    İçkiler sokuluyor, hastabakıcılar da en az hastalar kadar içiyordu. Hastalar pislik içinde hastaneye geliyor ve pis kalıyorlardı. Revirler de çok ender temizleniyordu.
    Florence Nightingale'in fikirlerine kimsenin kulak asmayışına, arzularını gerçekleştirebilmesi için daha yıllar gerekmesine şaşmamak gerek.

    Şimdilik yalnız bir seçeneği vardır. Kamu sağlığı ve hastaneler hakkında malzeme toplar ve böylece en azından kuramsal olarak bu sahada bir uzman olur. Evde ise bu dik kafalı kız sorun yaratmaktadır. Richard'ın evlenme teklifini reddeder. Hayata daha yüksekten bakan kız kardeşiyle her gün kavga eder, "Sevgili Parthe'yi kızdırmadan ağzımı açamıyorum hiç. Söylediğim, yaptığım her şey onu üzüyor." Aynı şekilde annesiyle de şiddetli kavgaları olur. Bu kavgaları şöyle yazar: "Onu bu kadar hayal kırıklığına uğratmak deli ediyor beni... Onun mutluluğunu böylesine bozmakla, cinayet işlemiş olmuyor muyum?"

    Ancak 30 yaşlarının başlarında Florence Nightingale baba evinden ayrılır. 185Tde ailesi hakkında yazdıklarında yepyeni bir ifade kullanır: "Onlardan anlayış ve yardım bekleyemem. Bazı şeyleri zorla almam lazım. Almak zorundayım, çünkü istediklerim verilmiyor bana."

    Suçluluk duygusu taşıyan kız evlat, bağımsız, istediğini elde eden genç bir kadına dönüşmektedir. Ren Nehri kıyısındaki Kaiserswerth Hemşirelik Enstitüsü'nde 1851 yılında birkaç ay geçirir. Hemşirelerin hastalara özveriyle bakmalarına hayret eder. Fakat, sağlık şartlarını "tüyler ürpertici" bulur. Hasta bakımının temelden ıslah edilme gereğine olan inancı daha da güçlenir. "En sonunda yaşamanın ve yaşamı sevmenin ne demek olduğunu anlıyorum," diye itirafta bulunur anne ve babasına yazdığı bir mektupta. "Hayaller'^ ihtiyacı yoktur artık. 1852 yılının özel notlarında, "Kendi kaderimi kendim belirleyeceğim," der.

    Özveri ve kendini adamak - evet, ama bu da tek başına yetmez. Her meslek gibi hastabakıcılığı da doğru dürüst öğrenmek gereklidir. Ve hastanelerin dış görünümü mutlaka değiştirilmelidir. Florence Nightingale Londra'ya geri döndüğünde bu fikirleri ile büyük ilgi toplar. Yepyeni bir hemşire tipi yetiştirilmelidir. Nasıl olacaktır bu?

    "Dini cemiyet falan kurmak istemiyorum, aksine iyi para ödenen bir meslek dalı kurmak istiyorum. Ahlaken, ruhen, bedensel olarak hemşirelik mesleği için gerekli koşullara sahip, hangi sınıf ve mezhepten olursa olsun her kadına en iyi eğitimi vermek ilkem olmuştur daima... Hastalara yardım etmek isteyen kişi duygusal bir hayalperest değil, aksine zor işleri seven, sadık biri olmalıdır." Ve bu bağlamda önyargıların duvarına toslar durur. Onyıllar boyunca.

    Mart 1854: İngiltere ve Fransa Rusya'ya savaş ilan eder. Eylül ayında müttefik birlikler Kırım'a çıkar. Times'ta savaş haberleri, İngiliz askeri hastanelerindeki korkunç durumları anlatan yazılar çıkar. Yaralı erkekler pis battaniyelere sarılmış yerlerde yatmaktadır. Mutfak yoktur, onlara içmeleri için bir şeyler verilecek kap veya fincanları da yoktur. Yeterli doktor olmadığı için tedavileri yapılamaz. Hatta sargı malzemesi bile yoktur.

    Ordudaki sağlık işlerinden de sorumlu olan işbaşındaki Savaş Bakanı Sidney Herbert, "Niçin şefkatli hemşirelerimiz yok? Bu konuda Fransızlar bizden çok üstünler," şeklindeki şikâyet ve sorular üzerine, derhal harekete geçer:

    "Sayın Miss Nightingale,

    Gazetelerde Üsküdar'daki askeri hastanemizde hastabakıcılara büyük ihtiyacımız olduğunu okumuşsunuzdur. Oraya gitmek isteyen hanımlardan sayısız teklifler alıyorum, fakat bunlar bir askeri hastanenin ne olduğunu bilmeyen, orada olmakla görevlerini yapacak tabiatta olmayan kadınlar. Ciddi durumlarda ya işten kaçacaklar ya da tümüyle faydasız kalacaklardır. Daha da kötüsü ayak bağı olacaklardır.

    İngiltere'de böyle bir işi örgütleyip denetleyebilecek tek bir kişi tanımıyorum. Hastabakıcıların seçimi ve görevlendirilmeleri hiç de kolay olmayacaktır. Bir sürü hevesli ve duygusal hanım askeri hastanelere salınsa, belki de orada birkaç gün sonra işlerine engel olunan, otoriteleri bozulan kişiler tarafından kapı önüne koyulacaklardır. O halde benim basit sorum şu olacak: Böyle bir girişimi yönetme çağrısına kulağınızı tıkar mıydınız:

    Sidney Herbert'in bu yazısı ile Florence'in devlete yardım teklif ettiği mektup birbiriyle çakışır. Böyle bir görev için Florence Nightingale uygun kadınları seçerken "hasta bakımını" doğru dürüst bir meslek haline getirmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlar. Çünkü kendisine başvuruda bulunanlar ya Londra'daki hastanelerden tanıdığı "şişman ve ayyaş" kadınlar, ya da vücutlarından çok hastaların ruhlarıyla ilgilenmek isteyen herhangi bir mezhebe mensup hemşire ve rahibelerdir. "Mükemmel, kendini adamış kadınlar," der Florence Nightingale, "ama hastaneden çok göklere yaraşırlar. Hastalar arasında elsiz melekler gibi havada gezinip duruyorlar."

    Florence Nightingale'in küçük ekibiyle Üsküdar ve Balaklava'daki (Kırım) İngiliz hastanelerinde karşılaştığı durum Times gazetesi haberlerinden tahmin edileceğinden daha kötüdür. Örneğin 4ü kadın, biri mutfak, diğeri daracık bir hücre olan 6 odaya sığdırılmıştır. Hastaların ve yaralıların kaldıkları yerlerdeki pislik ve bakımsızlığın tarifi mümkün değildir.

    F. Nightingale'e sık sık "Bu canavarları şımartmayın!" denir. Temiz yatak çarşafı ve hastalara özel diyet yemeği "görülmemiş bir lüks" olarak kabul edilmektedir. Genç bir kızdan beklenmeyecek bir azimle bu "iyi aile kızı" temizlik ve hasta bakımı konusundaki fikirlerini kabul ettirir. Başarı: En basit temizlik önlemlerinin alınmasıyla birlikte ölüm oranı düşer.

    Birkaç ay gibi kısa bir zamanda Florence Nightingale ve hastabakıcıları, kışlaları insana yakışır yerler haline dönüştürür ya da yeni askeri hastaneler açarlar. Askerler "Bayan Nightingale'leri"ne taparlar. O "Tanrı'nın bir hediyesidir, "tatlı gülümsemesiyle bir melektir ve gecenin geç saatlerine kadar hasta ve yaralılar arasında görev yapan "Lambalı Hanımefendi"dir.

    1855'te kendisi de o ünlü "Kırım Ateşi"ne yakalanıp hastalandığında, "Yaralılar duvara dönüp ağlıyorlardı. Tüm umutlarını ona bağlamışlardı," diye yazar çavuşlardan biri eve yolladığı mektupta.

    Hastalığı atlatır. 1856'da son hasta da taburcu edilir. Bayan Nightingale görevini tamamlamıştır. Artık vatanına geri dönebilecektir.

    Bu arada İngiltere'de bir efsane yayılmaktadır. İngiliz ordusundan sağ olarak eve dönen askerler, "Tanrısal" Nightingale'in öyküsünü anlatmaktadır. Adına sayısız şarkılar bestelenmiştir. Gemilere adı verilmiş, portreleri satılmış ve Madam Tussaud'nun ünlü mumyalar müzesinde yerini almıştır bile... Kendi kişiliği üzerine kopartılan bu kadar patırtıdan fazlasıyla rahatsız olur. Fakat onu
    gururlandıran ve mutlu eden bir şey vardır: Artık hastabakıcılar ilgi ve saygı görmenin tadını çıkarmaktadırlar. Bu mesleğe kendine özgü bir imaj kazandırmıştır.

    Kendisi için toplanan "Nightingale Fonu" ile ilk Hastabakıcı Eğitim Okulu'nu kurar. Müracaat eden kadınlar en katı kurallara göre seçilirler. Her gün ders görürler ve yardımcı hastabakıcı olarak pratik çalışmalar da yapmak zorundadırlar. Ayrıca her biri için "ahlak" raporu tutulur. Çünkü hastabakıcılar bir daha asla sarhoş, bilgisiz ve ahlaksız damgası yememelidir.

    Florence Nightingale daha sonraki yıllarda İngiliz ordusu hakkında istatistiki bilgiler yayınlar. Yeni sivil ve askeri hastanelerin gerekli sağlık koşullarına uygun bir şekilde inşası söz konusu olduğunda, o gönüllü danışman haline gelmiştir. İstekleri genellikle savaş bakanlığını rahatsız eder. Deneyimleri hakkında birçok kitap yazar. En tanınmışı; Hasta Bakımı Üzerine Düşünceler, aile için pratik bir el kitabı olur.

    Bu kitapta önerdikleri o kadar doğal şeylerdir ki: "Temiz hava, günışığı, temizlik ve ölçülü beslenme." Fakat onun devrinde bunlar beklenmedik yeniliklerdir. Florence Nightingale genç kızların kendi vücutları hakkında daha fazla bilgiye sahip olmaları gereğini söylemek cesaretini bile gösterir. Bu tür cümleler kafaları karıştırır! Ya Florence'in ailesi bir zamanların beğenilmeyen kızlarının birdenbire üne kavuşmasına ne tepki göstermiştir?

    Florence bir kız arkadaşına yazdığı mektupta tipik bir sahneden söz eder: Annesi ve kız kardeşi divana uzanmış "İkisinin de tüm uğraşı birbirlerine çiçeklerin düzenlemesinde kendilerini yormamalarını rica etmek. Bana, sen çok eğlenceli bir hayat sürüyorsun, dediler... Tamamen sağlıklı iki insan bütün gün divana uzanmış, kendilerini ve başkalarını, kendisi aşırı yorgunluktan ölen biri için özverilerinin kurbanı olduklarına inandırmaya çalışıyorlar!"

    Belki de Florence'ın kendi toplumundaki kadınlar hakkında edindiği bu tür deneyimler, onun yaşadığı dönemde kadın hareketlerine neden kuşkuyla baktığını açıklar. Örneğin, erkeklerle eşit koşullarda doktorluk eğitimi görme isteminde bulunan kadınları desteklemez. Ona göre şu anda yararlanabileceklerinden daha fazla imkânlara sahiptirler. Kadınların seçme ve seçilme hakkı konusunu da boş bulur. "Ben kendi seçim hakkımı hiç kaybetmedim," olur bu konudaki tek yorumu.

    Yaşamının son yıllarında, Florence Nightingale, (90 yaşına gelmiştir) evini bir daha terk edemez. Kör olur. Ölümünden üç yıl önce İngiliz Kralı'ndan Britanya İmparatorluğu ve İnsanlık Yüksek Hizmet madalyası alan ilk kadın odur. Öldüğünde yalnız Amerika'da binin üzerinde Nightingale Okulu vardır. Hemşireliği saygın bir meslek yapma amacına ulaşmıştır; "İyi kazanç getiren bir meslek haline getirmek" düşüncesi ise bugüne dek hâlâ gerçekleşememiştir.
     
  5. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar
    İndira Gandhi


    İndira Gandhi, (d. 19 Kasım 1917 – ö. 31 Ekim 1984). Hindistan'da 2 defa başbakanlık yapmış politikacı.

    Ülkenin bağımsızlık kahramanlarından birisi ve Hindistan'ın ilk başbakanı olan Cevahir Lal Nehru'nun kızıdır. İsviçre'de ve İngiltere'de öğrenim gördükten sonra babasının yanında siyaseti öğrendi.

    1942'de Hindistan bağımsızlığı eylemcilerinden Firoze Gandi ile evlendi (Mahatma Gandi ile sadece isim benzerliği vardır). Rajiv(1944) ve Sanjay (1946) isimli iki oğlu oldu.

    1959'da Kongre Partisi liderliğine seçildi. 1964'te babasının ölümünden sonra başbakan olan Lal Bahadur Şastri 'nin 1966'da aniden ölümü üzerine, Enformasyon ve Radyo Yayın Bakanlığı yapmakta olan İndra Gandi, parlamentonun kararı ile başbakanlığa getirildi.

    1967 seçimlerinde çoğunlu elde edemeyince muhalefetin sağ kanadına mensup Momarci Desa'yi başbakan yardımcılığına getirdi. Seçimler sonrasında ülkede kargaşa yaşandı, parti ikiye bölündü. Gandi, Kongre-R Partisi adlı sol kanadın başına geçti. Yoksul ve topraksız köylülerin ümüt kaynağı olarak 1971 seçimlerinde galip geldi ancak patlak veren Pakistan-Hindistan Savaşı nedeniyle halka gerekli hizmeti veremedi.

    1975 yılında 1971 seçimlerine hile karıştırmakla suçlanınca olağanüstü hal ilan etti, muhaliflerini tutuklattı; Müslüman halka baskı uyguladı. Oğlu Sanjay'ın "halk otomobili" girişiminin başarısızlığıa uğraması, doğum kontrol uygulamasının halkın kısırlaştırılması olarak anlaşılması Gandi'yi 1977'de erken seçime gitmeye zorladı ve Momarci Desai başbakan oldu. 1978 seçiminde ise Gandi'nin partisi yeniden üstünlük elde etti, Indra Gandhi başbakan ve savunma bakanı oldu.

    Küçük oğlu ve siyasi varisi Sanjay'ın bir uçak kazasında ölmesi üzerine büyük oğlu Rajiv, Kongre Partisi lideri oldu. 1980 sonrasında Gandi, özerklik isteyen Sih'lerin ayaklanmaları ile uğraştı ancak başarısız oldu. Amritsar'daki Altın Tapınak'a sığınan ayrılıkçı militanlara karşı ordu birliklerini kullanması büyük tepki topladı. 31 Ekim 1984'te koruması olan Sih muhafızlar tarafından Yeni Delhi'de öldürüldü.

    Ölümünden sonra oğlu Rajiv Gandhi başbakan olmuştur. Rajiv'in 1991'de suikaste kurban gitmesi üzerine parti yönetimini gelini Sonya Gandhi üstlenmiştir.

     
  6. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    İdil Biret



    Müzik Yaşamı

    İlk piyano derslerini Mithat Fenmen'den aldı. TBMM'nin çıkardığı özel kanunla yedi yaşında Fransa'ya gönderildi. Nadia Boulanger'nin gözetiminde Paris Konservatuvarı'nın yüksek piyano, eşlikçilik ve oda müziği bölümlerini birincilikle bitirdi.

    Beş kıtayı kapsayan sayısız konserlerinde Boston Senfoni, Leningrad Filarmoni, Leipzig Gevvandhaus, Dresden Staats Kapelle, Sidney Senfoni, Tokyo Filarmoni, Paris Senfoni gibi orkestralarla Boult, Kempe, Keilberth, Sargent, Montreux, Leinsdorf, Scherchen, Rozhdestvensky, Mackerras gibi ünlü şeflerin yönetiminde çalmıştır. Montreal, Royan, Atina, Persepolis, Berlin, Ruhr dahil olmak üzere birçok uluslararası festivale katıldı. Gene "Uluslararası 1. İstanbul Festivalinde Yehudi Menuhin ile Ludwig van Beethoven'in sonatlarını, 1986 "Montpellier Festivali"nde Beethoven Senfonileri'nin Franz Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarının tamamını dünyada ilk kez dört konserde seslendirdi.

    Kraliçe Elisabeth (Belçika), Van Cliburn (ABD), Busoni (İtalya), Liszt (Almanya), İskoçya gibi birçok uluslararası piyano yarışmasında jüri üyeliği yapan İdil Biret'in aldığı ödüller arasında "Lili-Boulanger" (Boston), "Harriet Cohen/Dinu Lipatti" (Londra), Polonya hükümetinin "kültür liyakât" ve Fransız hükümetinin "Chevalier de I'Ordre National de Merite" nişanları da bulunmaktadır.

    İdil Biret, 1971 yılından beri Devlet Sanatçısı'dır. Bugüne kadar seslendirdiği plak ve CD'lerin sayısı 80'i geçmektedir. Bunlar arasında plak tarihinde ilk kez komple proje halinde seslendirilen Beethoven/Liszt Senfonilerinin tamamı, Frederic Chopin'in bütün piyano eserleri, Johannes Brahms'ın bütün solo piyano eserleri ve konçertoları, Sergei Rachmaninoff'un bütün piyano eserleri yer almaktadır. Bunlar pek çok eleştirmenin hayranlığı ile karşılanmış ve sanatçının "çağımızın en önde gelen piyano ustalarından biri" olarak nitelenmesine yol açmıştır.

    1995'te Chopin'in bütün eserleri dizisi Varşova'da yapılan "Chopin Plakları Büyük Ödülü" yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır. Aynı yıl kaydettiği Fransız besteci Pierre Boulez'in üç sonatını içeren CD Paris'te yılın "Altın Diyapozon" ödülünü almış ve Le Monde gazetesi tarafından 95 yılının en iyi plakları arasına seçilmiştir. 1997 yılında, 100. Ölüm Yıl Dönümü nedeniyle Brahms'ın tüm solo piyano eserlerini 5 konserlik bir dizide seslendirmiştir.

    Fransız yazar Prof. Dominique Xardel'in "İdil Biret-Une pianiste Turque en France” (Fransa’da bir Türk Piyanist İdil Biret) kitabı 2006 yılının Eylül ayında Fransa'da yayınlanmıştır. 2007 yaz başında Üner Birkan tarafından "Dünya Sahnelerinde Bir Türk Piyanisti: İdil Biret" ismiyle Türkçe'ye çevrilmiştir. Daha önce İdil Biret'in de yer aldığı "Piyanistler" adında birçok piyanistle yapılan söyleşilerden oluşan bir kitap yapan Dominique Xardel, yalnızca İdil Biret'i anlatan bu yeni kitabında sanatçının hayatı ve kariyerinin yanısıra bir çok değişik konudaki düşüncelerini de aktarmaktadır. Kitap 2007'nin Ekim ayında Stacatto-Verlag yayınevi tarafından Almanya'da "Idil Biret: Eine Türkischen Pianistin auf den Bühnen der Welt" adıyla yayınlanmıştır.



    Ödüller / Nişanlar

    1957 Paris Konservatuvarı, Konservatuvar Birinciliği
    1952 yılında Paris Konservatuvarı'ndaki Yüksek Solfej ve Deşifraj bölümlerini Birincilik Ödülü ile bitiren Biret, 1957 Haziran'ında Konservatuvar'da devam ettiği Piyano, Oda Müziği ve Eşlikçilik sınıflarının her birinden Birincilik Ödülü ile mezun oldu ve "Birincilerin Birincisi" unvanını aldı.. Reine Laurent Ödülü ve Popelin mükafatlarını kazandı.
    1954, 1964 Lily Boulanger Memorial, Boston
    1961 Harriet Cohen - Dinu Lipatti Altın Madalyası, Londra
    Adelaide Ristori Nişanı, İtalyan Hükümeti
    1974 Kültür/Liyakat Nişanı, Polonya Hükümeti
    Chevalier de l'Ordre du Mérite, Fransa
    1995 Uludağ Üniversitesi Onursal Doktora
    1995 Grand Prix du Disque Chopin, Varşova
    1995 Altın Diyapozon, Fransa
    1971 Devlet Sanatçısı, Türkiye
    1988 Boğaziçi Üniversitesi Onursal Doktora
    Eskişehir Anadolu Üniversitesi Onursal Doktora
    1996 Sevda Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyası
    2003 Orta Doğu Teknik Üniversitesi Onursal Doktora
    2007 Polonya Üstün Hizmet Madalyası (Chopin eserleri kayıt ve seslendirmeleri nedeniyle)
    2007 35. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Onur Ödülü
     
  7. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar
    Türk Kadınları-İlkler

    Avukat
    : Süreyya Ağaoğlu
    Bakan: Türkan Akyol
    Büyükelçi: Filiz Dinçmen
    Çevirmen ve Roman Yazarı: Fatma Aliye Hanım
    Danıştay Başkanı: Fürüzan İkincioğulları
    Dekan: Nüzhet Gökdoğan
    Diş Hekimi: Ferdane Erbek
    Doktor: Safiye Ali
    Emniyet Müdürü: Feriha Sanerk
    Gazeteci: Elma Rıza
    Gök Bilimci: Nüzhet Gökdoğan
    Heykeltıraş: Sabiha Bengütaş
    Hukukcu: Emine Üngür
    Kaymakam: Özlem Bozkurt
    Kimyager: Remziye Hisar
    Hakem: Lale Orta
    Mimar: Cahide Tamer
    Muhtar: Gül Esin
    Mühendis: Sabiha Gürayman
    Polis Memuru: Betül Diker
    Ressam: Mihri Hanım
    Başbakan: Tansu Çiller
    Jet Pilotu: Leman Altınçekiç
    Tiyatrocu: Afife Jale

     
  8. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    Türk Sporundaki ilkler;

    ilk kadın atletler:
    Nermin Tahsin, Emine Abdullah, Mübeccel Hüsamettin ve Neriman

    ilk kadın kürekçiler: Şerefnur, Vecihe, Leyla, Melahat ve Kamran

    ilk kadın tenisçiler: Vecihe Taşçı, Mediha Bayar, Adriyel Sadak ve Hidayet Karacan

    olimpiyatlarda ilk kadın sporcular: Suat Fetgeri Aşeni (Tarı) ve Halet Çambel

    ilk kadın balkan şampiyonu: Gül Çıray

    ilk kadın yüzücüler: Leyla Asım Turgut, Cavidan Erbelger, Nazlı Tlaber, Nüzhet, Lola ve Vecihe

    kadınların ilk futbol takımı: Dostluk spor(1970 ler)

    Avrupa'da birinci ligde görev almış ve Dünya'da FİFA kokartı takmış ilk kadın hakem: Lale Orta

    ilk kadın olimpiyat şampiyonu: Nurcan taylan

    ilk kadın spor yazarı:Serap Özaksoy
     
  9. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    NENE HATUN
    (1857 - 1955)


    Nene Hatun (d. 1857- ö. 22 Mayıs 1955) 93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalışarak adını tarihe yazdıran Türk kadınıdır. Aziziye savunmasına 20 yaşlarında genç bir gelinken, küçük yaştaki oğlunu ve 3 aylık kızını evde bırakarak katılmıştır.

    Nene Hatun 1857 yılında Erzurum'da doğdu. 1877 yılında 8 Kasım'ı 9 Kasım'a bağlayan gece, Osmanlı vatandaşı olan Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini uykuda yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu sırada arkadan gelen Rus askerleri ise hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulan bir er haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra
    "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" şeklinde minârelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberin ardından Erzurum halkından silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladılar. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan Nene Hatun da vardı. Ağabeyi Hasan bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Nene Hatun üç aylık bebeğini emzirdikten sonra, "Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emânet ediyorum." diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini alarak sokağa fırlamıştı.

    Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Göğüs göğüse bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu, baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında yarım saat tutunabildi. 2300'e yakın Rus askeri öldürülüp, Tabya geri alınmıştır. Türk tarafında ise 1000 kadar şehit verilmiştir.


    Nene Hatun o günleri özetle şöyle anlatmıştır:


    Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da 3 aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden 'Moskof Aziziye'ye girdi' diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, 'Seni öldüreni öldüreceğim' diye and içtim. Yavrumu Allah'a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfeğini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye'ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.

    Tabya'nın geri alınmasının ardından, aralarında Nene Hâtun'un da bulunduğu yaralıların tedâvisine başlandı. Fakat bu sırada Nene Hâtun yaralı olmasına rağmen diğer yaralıların tedavisini yapmak için çalışmıştır. Nene Hâtun bu özverisiyle tanınıp, saygı ile sevilmiştir.

    Nene Hatun'un vatan için gece başlayan mücâdelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephâne taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hâtun'un ve onun vatan aşkını paylaşan bütün insanların da payı vardı.

    Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO'da görevli Amerikalı subayın bir sorusuna:
    "Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım" cevabını vermişti.

    98 yıl yaşadığı Erzurum'da 22 Mayıs 1955'da zatürre hastalığından dolayı vefat etmiştir. Nene Hatun, kurtuluş mücadelesini verdiği Aziziye Tabyası'na defnedilmiştir. Türk Kadınlar Birliği tarafından ölümünden 3 ay önce yılın annesi seçilmiştir.
     
  10. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    Yaptıklarıyla tarihde iz bıraktılar. Toplumu ileriye taşıdılar. Kadınların yollarını açtılar. Şimdi kadınlar, onların açtığı yoldan ilerliyorlar…

    Josephine Baker: Panama asıllı tiyatro oyuncusu, mükemmel fiziği ve yeteneğiyle büyük başarı kazandı. Daha 20 yaşındayken bir tiyatro oyunu yönetti.

    Lucie Aubrac: İkinci Dünya Savaşı sırasında tutuklanan kocasını kurtarmak için verdiği mücadeleyle adını duyurdu. Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Sorbonne’da eğitim aldı.

    Jacqueline Auriol:
    Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Vincent Auriol’un kızı. Süslü salonları bir kenara itip sade bir hayat seçti. 1947′de ses hızını aşan ilk kadın pilot oldu.

    Simone Beauvoir: Feminizmi başlatanlardandır. Kadın hakları ve kadının toplumdaki yeri konulu romanlarıyla ün kazandı.

    Jane Campione: Yeni Zelandalı. Genç yaşta yazdığı senaryolarla adını duyurdu. Birçok ünlü filmin senaryosuna imza attı.

    Colette: Tiyatro oyunculuğu ve roman yazarlığı yaptı. Fransa’nın en büyük ödülü “Legion D’Honneur” ödülünü kazandı.

    Marie Curie: Dünyaca ünlü fizikçi… Kemoterapinin temellerini attı. 1903′te Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı.

    Sonia Delaunay:
    Ressam ve dekoratör. Asrın en uzun süren dekor ürünleri sergisini yaptı.

    Alice Guy: Sekreter olarak başladığı iş yaşamında hızlı bir ilerlemeyle film yönetmenliğine kadar çıktı. Komedi alanında başarılı eserler yarattı.

    Ella Fitzgerald: 1934 yılında katıldığı bir dans yarışmasında keşfedildi. Daha sonra çok başarılı bir pop ve Jazz şarkıcısı oldu.

    Helena Rubinstein: Dermatolog ve diyetisyenlerle yaptığı çalışmalar sonrasında güzellik uzmanı oldu. Kendi adına çıkardığı güzellik malzemeleri bir numaraya oturdu.

    Natalie Sarraute: Yeni Roman akımını benimseyenlerdendir. Ağır psikolojik romanlar yazdı. Dili geliştirmeye büyük önem verdi.

    Madeleine Vionnet: Ünlü bir modacı. Marliene Dietrich, Winsdor Düşesi gibi ünlü isimleri uzun yıllar giydiren isim oldu.

    Virginia Woolf: Edebiyatla ve edebiyat için yaşayan biriydi. Kendi gazetesini çıkarıyordu. İngiltere’de psikanaliz romanını ilk yayımlayanlardan biri oldu.

    ASIL adı Lesley Hornby. O, tığ gibi ince bacakları, mini eteği, buğulu gözleri ve bebeksi hâliyle podyumların ilahı oldu. 1.69 metre boyunda ve sadece 49 kiloydu. Kompleks yaptığı kilosu ona ün ve para getirdi.

    Para kazanmak için çalıştığı kuaförde, Nigel Davis tarafından keşfedildi. Nigel, onun her şeyini yeniledi. Sıra ona bir isim bulmaya gelmişti. Uzun uzun düşündükten sonra en uygun ismin, İngilizce’de çubuk, dal anlamına gelen “twig”den, TWIGGY olacağına karar verdi.

    O günden sonra Twiggy, ELLE, Vogue, Harper’s Bazaar gibi dünyanın en ünlü dergilerinin kapak kızı oldu. Mankenlikten sonra şarkıcılık, müzikal ve sinema oyunculuğu da yaptı. El attığı her işte başarısını kanıtladı. Her zaman medyadan uzak bir hayat sürmeyi tercih etti. Podyumların gelmiş geçmiş en ünlü mankeni olarak da tarihe geçti.
     
  11. kaprisli

    kaprisli Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    4.648
    Beğenilen Mesajlar:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Cevap: İz Bırakan Kadınlar

    Halide Edip Adıvar Milli Mücadelede önemli bir yere sahiptir Halide Edip Adıvar...
    1882'de İstanbul’da doğdu. 9 Ocak 1964’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1901'de Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde mezun oldu. Öğretmenleri arasında Rıza Tevfik Bölükbaşı ile sonradan evlendiği ve ilk kocası olan Salih Zeki de vardı. İlk yazıları "Halide Salih" takma adıyla Tanin gazetesinde yayınlandı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. Gericilerin tepkisinden çekindiği için 31 Mart Olayı’nda çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra yurda döndü. 1909'dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de kurulan Türk Ocağı’na katıldı. 1919'da Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl İzmir'in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesini protesto için Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitingde yaptığı etkili konuşma büyük yankı uyandırdı. Hakkında soruşturma açılınca, 1917'de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar birlikte Anadolu'ya geçerek Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Çeşitli cepheleri dolaştı, Mehmetçiklere moral ve destek verdi. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

    Savaş sürerken Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917’de Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere’de yaşadı. Amerika’da Columbia Üniversitesi, Hindistan’da Delhi İslam Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939’da Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950’de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü. 1910'da yayınlanan ilk romanı "Seviye Talip" ile 1911'de yayınlanan ilk öykü kitabı "Harap Mabetler" edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılandı. Romanlarının kadınları, Batılı bir anlayışla idealize edilmiş, güçlü ve kültürlü kadınlardı. Kahramanlarının kişiliklerine, ruh yapılarına ve davranışlarına önem vererek bu özelliğiyle Türk romanında yeni bir adım attı. Kurtuluş Savaşı döneminde ulusçu, milli duyguları öne çıkaran roman ve öyküler kaleme aldı. "Yeni Turan", ""Ateşten Gömlek" ve "Vurun Kahpeye" bu dönemin eserleridir. En tanınmış romanı "Sinekli Bakkal" yazarlığında olgunluk dönemini gösterir. Bu romanda Sinekli Bakkal mahallesinde yaşayan insanlar, aydınlar ve saray çevresi gibi 2'nci Abdülhamit döneminin farklı toplum kesimleri canlandırılır. Bu romanın yazıldığı yıllarda Türkiye bağımsız ve Batı yanlısı bir ülke olmayı tercih etmişti. Bir yandan da Tanzimattan beri süren Batı-Doğu çatışmasından kurtulamamıştı. Halide Edip, "Sinekli Bakkal"da Doğu'nun değerlerini bulup çıkarmak, Batı'nın karşısına koymak amacındadır. Roman "roman yanıyla zayıf olmakla" eleştirildi. Halide Edip'in ingilizce yazılmış incelemeleri de var.


    ESERLERİ

    ROMAN:
    Heyula (1908)
    Raik’in Annesi (1909)
    Seviye Talip (1910)
    Handan (1912)
    Yeni Turan (1912)
    Son Eseri (1913)
    Mev’ud Hüküm (1918)
    Ateşten Gömlek (1923)
    Vurun Kahpeye (1923)
    Kalp Ağrısı (1924)
    Zeyno’nun Oğlu (1928)
    Sinekli Bakkal (1936)
    Yolpalas Cinayeti (1937)
    Tatarcık (1939)
    Sonsuz Panayır (1946)
    Döner Ayna (1954)
    Akile Hanım Sokağı (1958)
    Kerim Ustanın Oğlu (1958)
    Sevda Sokağı Komedyası (1959)
    Çaresaz (1961)
    Hayat Parçaları (1963)

    ÖYKÜ:
    İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
    Harap Mabetler (1911)
    Dağa Çıkan Kurt (1922)

    OYUN:
    Kenan Çobanları (1916)
    Maske ve Ruh (1945)

    ANI:
    Türkün Ateşle İmtihanı (1962)
    Mor Salkımlı Ev (1963)
     
İz Bırakan Kadınlar konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. İzİndeyİz

    İzİndeyİz

    izindeyiz şiiri İZİNDEYİZ Temsil, talebeyim Yoksulum ama duydum Atatürk' ü mutluyum Çimentepeler' e düşman ayak basar da Ben daha dururmuyum? Kimin kızıyım kimin oğluyum Yitmiş gitmiş, atam dedem Hürriyetler uğruna Ben daha dururmuyum? Düşebilir körpe fidan hain baltalarla. Düşebilir yeni yıldız Ama nedir hürriyet Hiç unuturmuyum?... Düşer ömrün katı kırağılarda Düşer elimden...
  2. Tarihimizde İz Bırakan Devlet Adamları

    Tarihimizde İz Bırakan Devlet Adamları

    iz bırakan türkler karahanlıların önemli devlet adamları tarihte iz bırakan türkler bilim adamları tarihimizde önemli mimari eserler sanatçılar MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı. 1881 senesinde Selanik’te bugün müze haline getirilen evde dünyaya geldi. Babası Ali Rıza Bey, annesi Zübeyde Hanımdır. İlköğrenimine Selanik’te Fatma Hanım Mahalle...
  3. iz

    iz

    İnsan ayağının belirgin izleri, kişinin hayat ve inanışında kendine rehbet ittihaz ettiği kimseye, Hayvan izleri nefsin zararlı istek ve yönlendirmelerine, İz sürmek, öncü bilginlerin ve salih kişilerin yolunu izlemeye, gizli şeylerin meydana çıkmasına ddelalet eder.Rüyada bir izi takip etmek, yeni işlere atılacağınızı işaret eder. Rüyada görülen ayak izleri geçmişte kalan olayların yeniden...
  4. Yüreğinizde İz Bırakan Dost'a Dair

    Yüreğinizde İz Bırakan Dost'a Dair

    dostluğa dair herşey dost hayata dair iz birakanlar Dost… İnsanın içini ısıtır bu kelime, güven verir. Dostunuza ne kadar güvenirsiniz diye sorulsa, sormuyoruz elbette çünkü güvenin yüzde doksandokuzu olmaz, dostunuz yüzde yüz güvendiğiniz kişidir. benimde burda biçok dostum var allah eksik etmesin:) Dostum dediğiniz en değer verdiğinizdir, sevincinizi hüznünüzü en iyi paylaştığınız...
  5. İz bırakan sözler

    İz bırakan sözler

    iz bırakan sözler iz bırakan sözler facebook aşk sözleri iz bırakan sözler, mesajlar, msjlar, cümleler ve dahası burada arkadaşlar Bazı sözler vardır ki, söylenir gider ama ardından yıllarca belki de ömür boyu iz bırakır. İşte biz de bu makalemizde o sözlere yer verdik Melek'lerim:) "Hiç kimseye güvenmiyorum" diye bir şey yoktur. "Zamanında ona güvendiğim için, artık...

Sayfayı Paylaş