gebe
  1. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.171
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113

    Osmanlı İktisâdi Yapısı

    Konu, 'Osmanlı Tarihi' kısmında MaWiM tarafından paylaşıldı.

    From ansiklopedi.gen.tr Osmanlı Devleti[​IMG] beylik döneminden itibaren sistemli bir malî teşkilâta sahip olmuştu. Kaynakların verdiği bilgiye göre Osmanlılardaki ilk maliye teşkilâtının Murat Hüdavendigâr (I. Murat) zamanında Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüştem tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Bu bilgiler ışığında meseleye bakıldığı zaman Osmanlı maliyesinin daha ilk kuruluş dönemlerinde ortaya çıktığı ve devletin buna büyük bir itina gösterdiği anlaşılmaktadır. Gerçekten Fâtih zamanında tedvin edilmiş olan kanunnâmede "Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur" ifadesi ile tarihî bilgilere göre ilk Osmanlı hükümdarlarının[​IMG] bir araya getirilip tedvin edilmemiş kanunnâme hükümleri ile âmil oldukları anlaşılmaktadır. Fâtih kanunnâmesinde yer alan "Ve yılda bir kerre rikâb-i Hümâyunuma defterdarlarım irad ve masrafım okuyalar hil'at-i fahire giysinler." ve "Ve hazineme dahil ve hariç olan akça[​IMG] defterdarlarım emri ile dahil-hariç olsun" ifadeleri[​IMG] Osmanlıların maliye teşkilâtına ne denli önem verdiklerini[​IMG] bu anlayışa daha ilk zamanlardan beri nasıl sahip çıktıkları görülmektedir. Aslında bu gerekli idi. Çünkü gelir ve gider hesapları olmayan[​IMG] neyin nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen ve bu konuda matematikî bir bilgiye sahip olmayan bir devlet düşünülemez.
    Görüldüğü gibi Osmanlı maliye teşkilâtının basında "Defterdâr" adi verilen bir görevli bulunmaktadır. Bu görevli[​IMG] günümüzdeki Maliye Bakanlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları görevleri yapıyordu. Önceleri teşkilatın basında bir defterdarla[​IMG] onun maiyeti vardı. Bütün malî islerden bu Bas defterdar sorumlu idi. Ancak zamanla Osmanlı ülkesinin genişlemesi üzerine defterdar şayisi ikiye çıkarıldı. Kanunnâmede de belirtildiği gibi defterdar padişah malinin vekili idi.
    kuruluş döneminde gelirler[​IMG] daha fazla bir yekûn tutuyordu. Buna karşılık masraflar pek o kadar fazla değildi. Zira bu dönemde Osmanlı askerinin büyük bir kısmı tımarlı sipahi idi. Ayrıca devlet erkânından çoğunun has ve tımarlarının geliri kendilerine yetiyordu. Devletin masrafı ise sadece Kapıkulu askerlerine verilen para (maaş) idi. Gelirlerin fazlası ise cami[​IMG] medrese[​IMG] köprü[​IMG] han[​IMG] hamam vs. gibi imar islerinde kullanılıyordu.
    Osmanlı maliyesi[​IMG] "Miri hazine" (veya dış hazine) ile Enderûn (veya iç hazine) hazinesi olmak üzere iki kısımdı. Dış hazinenin görev ve yetkisi[​IMG] devletin genel gelirlerini toplamak ve gerekli masrafları yerli yerinde kullanmak seklinde belirlenmişti. İç hazine ise padişaha aitti. Padişahlar[​IMG] bu hazineyi istedikleri şekilde kullanıyorlardı. Şayet dış hazinenin parası yetişmez ise iç hazineden borçlanmak suretiyle ödünç para alınırdı. Dış hazine[​IMG] vezirde bulunan hükümdar mührü ile açılıp kapanırdı. Bu hazine[​IMG] defterdarın sorumluluğu ve vezirin denetimi altında idi.
    Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanlı sikkesinin Orhan Bey'e ait olduğu biliniyordu. Fakat Osman Bey'e ait sikkenin bulunmasıyla eski bilgi[​IMG] geçerliliğini kaybetti. Buna göre ilk Osmanlı parasının Osman Gazi döneminde tedavüle çıktığı anlaşılmaktadır. Gümüşten mamul Osmanlı parasına "akça" deniyordu. Her padişah[​IMG] hükümdarlık alameti olarak kendi adına para bastırırdı. Osmanlı hükümdarları Fâtih Sultan Mehmet dönemine kadar gümüş ve bakir para bastırdılar. kuruluş döneminde ve daha sonraki dönemlerde paranın ayarına ve saf gümüş olmasına özen gösteriliyordu.

    Vergiler
    Osmanlı maliyesinin farklı gelir kaynakları vardı. Bunların basında da halktan toplanan vergiler geliyordu. Tarihî bir vakia olan vergi[​IMG]amme hizmetlerinin muntazam bir şekilde devamlılığını temin için bas vurulan bir çaredir. Bu yüzden verginin[​IMG] devletlerin ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli bir yeri bulunmaktadır.
    Siyasî bir çevre içinde ortaya çıkan İslâm[​IMG] kendisinden önceki din ve toplumlarda mevcut olup tatbik edilen vergilerle karsılaştı. Vergi[​IMG] amme menfaat ve islerinin tanzimi söz konusu olduğu zamanlarda[​IMG] fertlere yüklenen bir mükellefiyet olduğuna göre İslâm[​IMG] kendisinden müstağni kalamazdı. Bununla beraber İslâm vergi sistemi[​IMG] birdenbire ve topyekûn vaz' edilip uygulama sahasına konmamıştır. O[​IMG] İslâm'ın yayılışına ve ihtiyaçların ortaya çıkısına göre yirmi senelik tesriî bir tekâmül sonunda müesseseleşmiştir.
    Osmanlı devlet rejiminin[​IMG] kendinden öncekilerden devr alıp tatbik ve inkişaf ettirdiği vergi sistemi[​IMG] amme idaresi ve devletin iktisadî tarihi bakımından önemli bir yer tutar. Bunun için[​IMG] iktisadî tarihin önemli bir bölümünü meydana getiren vergi sistemini iyi değerlendirmek gerekir.
    Kurulusundan itibaren Müslüman bir toplumu ifade eden Osmanlı Devleti[​IMG] inkişâf ettirip kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri ile[​IMG] tebeasindan tahsil ettiği verginin temeli[​IMG] İslâm hukukunun kaynaklarına dayanıyordu.
    Siyasî bir birlik olarak tarih sahnesinde görünmesinden itibaren birçok vergi kalemi tarh etmek zorunda kalan Osmanlı Devleti'nin bu uygulaması[​IMG] yüzlerce vergi ismi gösteren cetvellerle tasvir edildiği kadar karmaşık ve anlaşılmaz değildir. Gerçekten mıntıka ve zamanlara göre farklı isimlerle toplanan bunca vergi kalemi[​IMG] sağlam kaidelere dayanan bir sistemin esas hatlarını çizmek suretiyle[​IMG] bize lüzumlu bilgiyi verecek şekilde basitleştirilebilir.
    Bilindiği gibi Osmanlı devlet sisteminin önemli müesseselerinden biri olan mâliyenin[​IMG] temel dayanağını teşkil eden vergi[​IMG] genel mânâda iki ana bölüme ayrılır. Bunlardan biri tamamıyla şeriata dayanan ve esas itibari ile Kitab (Kur'an) ile Sünnet'ten kaynaklanan "Ser'î Vergiler"dir ki buna "Tekâlif-i Ser'iyye" denmektedir. İkincisi de bas gösteren malî sıkıntılar yüzünden devlet tarafından bir zorunluluk sonucunda konan "Örfî Vergiler"dir ki buna da "Tekâlif-i Örfiye" denir.
    Müslüman bir cemiyete istinat eden bünyesi ile ser'î hukuku hem nazarî hem de amelî bir şekilde ve her sahada uygulamaya koyan Osmanlı Devleti[​IMG] diğer Müslüman devletlerin bu konudaki tatbikatlarını gözden ırak tutmuyordu. Bu bakımdan[​IMG] Osmanlı tarih ve teşkilâtlarını baslı basına ve kendinden öncekilerden tamamen ayrı düşünemeyiz. Çünkü Osmanlılar[​IMG] kendilerinden önce Anadolu'ya gelip yerleşmiş bulunan Müslüman Türklerin yasayış tarzlarını[​IMG] ahlâk[​IMG] iktisat[​IMG] âdet[​IMG] örf ve diğer özelliklerini almaktan çekinmiyorlardı. Bunun içindir ki[​IMG] bir şehir veya kasaba Karamanlılardan[​IMG] Selçuklulardan[​IMG] Germiyandan veya başka bir beylikten Osmanlılara geçmekle fazla bir değişikliğe uğramıyordu. Çünkü Osmanlı Devleti teşkilât ve müesseseleri ile Anadolu beylikleri teşkilât ve müesseseleri arasında pek büyük farklar bulunmuyordu.
    Osmanlı vergi sisteminin özelliklerinden biri de tebeadan alınan verginin kendisini (tebea) ne malî[​IMG] ne de hukukî yönden rencide etmemiş olmasıdır. Hatta bu[​IMG] sadece devletin bizzat kendisinin aldığı vergilerde değil[​IMG] onun adına timar sahibinin aldığı vergilerde de geçerli idi. Öyle ki[​IMG] dirlik sahibi[​IMG] reâyadan cins ve miktarları kanunlarla tayin edilmiş olan bir kısım vergiden fazlasını tahsile selahiyetli değildi. Yetkisini asıp onu kötüye kullanandan dirliği[​IMG] bir daha geri verilmemek üzere alınırdı.
    Ana hatları ile Osmanlı vergi sisteminden bahs ettikten sonra artık vergi çeşitlerini görebiliriz. Daha önce de temas edildiği gibi Osmanlı vergisi iki ana bölümde inceleniyordu. Bunlardan biri Ser'î Vergiler[​IMG] diğeri de Örfî vergilerdir.


     
  2. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.171
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Osmanlı İktisâdi Yapısı
    1. Ser'i Vergiler (Tekâlifi Ser'iyye)
    Osmanlı Devleti'nde "Tekâlif-i Ser'iyye"nin temelini teşkil eden vergilerin tarh[​IMG] cibâyet vs. gibi hükümleri[​IMG] fıkıh kitaplarında tafsilâtlı bir şekilde anlatıldıkları gibiydi. Bununla beraber farklı din[​IMG] dil ve milliyetlere mensup kimseleri sınırları içinde barındırdığı için[​IMG] tekâlif-i ser'iyye bölümüne dahil vergilerin isim ve çeşitleri de farklı olagelmişlerdir. Bu bakımdan Zekât[​IMG] Öşür[​IMG] Cizye ve Haraç gibi temel vergilerden başka bunların kısımları olarak seksen kadar vergi kalemi bulunmaktaydı.
    Zekat
    Bilindiği gibi zekât[​IMG] İslâm'ın üzerine bina kılındığı beş esas rükünden birini teşkil etmektedir. İslâm hukukuna göre zekât[​IMG] bir ihsan veya basit bir sadaka değildir. O[​IMG] devlet ve toplumun fert üzerindeki hakkidir. Binaenaleyh devlet[​IMG] zekât verip vermeme hususunda mükellefi serbest bırakmaz. Onu[​IMG] âmilleri vâsıtasıyla toplamak ve yerine sarf etmek zorundadır. Nisaba mâlik bulunan ve belli şartları taşıyan her Müslümanın vermekle mükellef olduğu zekât[​IMG] Osmanlı Devleti'nde diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi uygulanıyordu. Bu sebeple biz[​IMG] konunun detaylarına girmek istemiyoruz.
    Haraç
    Osmanlılarda daha ziyade gayr-i Müslim tebeayi ilgilendiren vergilerden biri[​IMG] Haraç adini taşımaktadır. İslâm vergi hukukunda olduğu gibi Osmanlılarda da Haraç iki kısma ayrılmaktadır. Bunlar Haraç-i Muvazzaf ve Haraç-i Mukasem adını taşımaktadırlar. Haraç'ın bu iki kısmı da ser'î vergilerden olduğu için gerek ilk tarhı[​IMG] gerekse ilk tahsili ile ilgili bir başlangıç tesbit etmek mümkün değildir. Bununla beraber 11 Cemaziyelahir 860 (17 Mayıs 1456) tarihli bir fermanda belirtildiğine göre Fâtih Sultan Mehmet[​IMG] babası II. Murat'ın Kostandin'de derbent bekleyen yirmi kadar kefereyi haraçtan muaf saydığı[​IMG] kendisinin de buna aynen uyduğu görülmektedir. Bu belge[​IMG] haraç uygulamasının kuruluş döneminde mevcut olduğunu göstermektedir.
    Haraç-i Muvazzaf[​IMG] arazi üzerine maktu bir şekilde konmuş bulunan akça olup zaman ve mıntıkalara göre farklı isimler alıyordu. Bunların bir kısmı adeta toprağın ücreti olarak alınmaktaydı. Bu gruba girenlerden bir kısmım söyle isimlendirmek mümkün olacaktır: Resm-i Çift[​IMG] Resm-i Zemin[​IMG] Resm-i Asiyâb[​IMG] Resm-i Tapu[​IMG] Bir kismi da bir çesit sahsî vergilere girmekteydi ki bunlar da: Resm-i Arûs[​IMG] Resm-i Mücerred[​IMG] Ispenç ve Dühan gibi isimler aliyordu. Biraz asagida görülecegi gibi Harac-i Mukasem[​IMG] Osmanlılar döneminde "ösür" kelimesi ile ifade ediliyordu. Bu bakımdan biz de ösür bahsinde ona temas edecegiz.
    Öşür
    Bilindiği gibi İslâm vergi hukukuna göre[​IMG] ziraî mahsullerden belli nispetler şartlar dahilinde Müslüman tebeadan alınan vergiye Öşür denir. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi[​IMG] mülk olan "arazi-i öşriyye"den sadece öşür alınmaktaydı. Bu dönemde Osmanlılarda arazi biri "Öşriyye" diğeri de "Haraciyye" olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Fakat XIV. asrin son çeyreğinden itibaren bazı sebeplerden dolayı birtakım değişiklikler yapılarak[​IMG] arazinin bir kısmı "Emiriyye" olarak kabul edildi. Bu durum[​IMG] daha sonraları Hicaz mıntıkası hariç kalmak üzere "Osmanlılarda arazi sultaniyyedir" seklinde ifadesini bulacak olan bir vaziyete getirilmiş oldu. Binaenaleyh[​IMG] Osmanlı Devleti'nde öşür denince biri kuruluş dönemindeki mülk arazi mahsulatından alınan vergi ve sonraları sadece Hicaz bölgesinde alınan öşür ile[​IMG] diğeri de arazi-i emiriyyeye mahsus olmak üzere alınan ve "amme-i nâs tarafından galat-i fâhis" olarak kendisine öşür denen "haraç-i mukasem" anlaşılmaktadır. Zira Osmanlılarda haracın mukasem kısmına öşür adi verilmekteydi.
    Osmanlı Devleti'nde[​IMG] öşür kelimesi yerine başka tabirler de kullanılıyordu ki bunlar[​IMG] son dönemlerde ortaya çıkmıştı. Dimus[​IMG] Ikta ve Sâlariye bu neviden kelimelerdi. Dimus[​IMG] Suriye'ye ait defterlerde[​IMG] Ikta[​IMG] Irak mıntıkasına ait defterlerde Sâlariye ise Anadolu ve Rumeli defterlerinde zikr edilmekteydi. Osmanlı Devleti'nde öşür[​IMG] su aşağıdaki maddalerden de alınmaktaydı: Bağ[​IMG] sıra[​IMG] bahçe[​IMG] bostan[​IMG] fevakih[​IMG] kovan[​IMG] harir[​IMG] pamuk[​IMG] giyah[​IMG] odun ve ag (balık).
    Cizye
    İslâm hukukuna göre cizye[​IMG] devletin[​IMG] Müslüman olmayan vatandaşını (tebeasini) yakından ilgilendiren bir vergidir. Bir mânâda buna[​IMG] devletin Müslüman tebeadan aldığı zekât karşılığıdır denebilir. Zira Müslüman olmayan tebeayi cizyeye bağlamakla[​IMG] devlette bir denge sağlanmış bulunuyordu. İslâm nazarında Müslümanlarla zimmîler (devletin Müslüman olmayan tebeasi = ehl-i zimmet) devletin vatandaşlarıdır. Ayni haklardan faydalanmakta ve ayni ölçülerde devletin imkanlarından yararlanmaktadırlar. Bu sebeple[​IMG] Müslümanların ödediği zekâta karşılık[​IMG] ehl-i zimmette cizye vermekteydi. Gerçekten İslâm Devleti[​IMG] bu vergiyi koyarken yukarıda belirtilen dengeyi sağlamaktan başka bir şey düşünmüyordu. Nitekim ilk İslâm fetihleri ve bu fetihlerin sonucunda İslâm devletinin idaresine giren Gayr-i Müslimlerin durumundan bahsedilirken "zimmîler bazen eski idarecilerinin topladıkları vergiden daha az bir vergi yükü ile mükellef tutuluyorlardı. Bu hal[​IMG] İslâm'ın onları hakkiyle himaye ettiğini göstermesi bakımından İslâm devleti için bir şerefti" denilmektedir.
    Osmanlı vergi hukukunun "Tekâlif-i Ser'iyye" bölümüne dahil olan cizye[​IMG] maliyenin en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil ediyordu. Müslüman bir devlet olması hasebiyle bu devlete[​IMG] cizye uygulamasının ilk kuruluş yıllarından itibaren başladığı söylenebilir.
    Devletin[​IMG] idaresinde bulunan gayr-i Müslimlerin haklarım korumak[​IMG] onlara gelebilecek zararları ortadan kaldırmak ve askerlik hizmeti karşılığında aldığı bu vergi[​IMG] önemsiz denebilecek kadar az bir şeydir. O kadar ki bunu[​IMG] Müslüman vatandaş ile Müslüman olmayan vatandaş arasında mühim ve farklı bir muamele olarak görmek mümkün değildir. Gerçekten devlet[​IMG] tebeasi olan zimmîlerin bütün haklarını koruduğu gibi onlara gelebilecek zararları da ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Hatta[​IMG] onlara yapılan bir haksizlik veya onlara karsı islenen bir suç[​IMG] anında en ağır bir şekilde cezalandırılırdı. Nitekim 24 Cemaziyelevvel 975 (26 Kasım 1567) tarihli ve Alacahisar Beyi'ne gönderilen bir hükümde[​IMG] dağda üç nefer zimmîyi katleden dört sipahinin suçlarının sabit görülmesi üzerine idam edilmeleri gerektiği bildirilmektedir. Bu belge[​IMG] suç isleyenlerin din[​IMG] irk ve milliyetlerine bakılmaksızın[​IMG] suçlarının gerektirdiği cezaların verildiğini göstermektedir. Günümüzde çok normal görünen bu olay[​IMG] o asırların dünyasında bu kadar rahatlıkla uygulanamazdı.
    Osmanlılarda[​IMG] padişahların cizye ile ilgili bütün resmî tahrirleri şeriatın cizyeye ait kararlarına dayanıyordu. Nitekim daha Sultan I. Murat Han zamanında bu verginin İslâm hukukuna uygun olarak iki şekilde cibayet edildiği (toplandığı) görülmektedir. Bu şekillerden biri[​IMG] Köstendil Tekfuru Konstantin ile anlaşılarak alınan "Maktu Cizey"[​IMG] diğeri de Bosna ve Hersek ile sair tebeadan alınan "Ale'r-Ruûs Cizye"dir.
    Osmanlı Devleti'nde bu vergiyi vermekle yükümlü tutulan kimseler[​IMG] sadece ergenlik (bulûğ) çağına gelmiş akil ve vücutça sağlam olan erkeklerdir. Binaenaleyh sadaka ile geçinen rahipler[​IMG] çalışamayacak derecede bir rahatsızlığı olup fakir düsenler[​IMG] 14-75 yaslarından küçük veya büyük olanlar ile kadınlar cizyeden muaf idiler. Bundan da anlaşılacağı üzere Osmanlılarda cizye[​IMG] tamamen İslâm hukukunun esaslarına göre uygulanıyordu.
    Başlangıçta[​IMG] devletin bütün bölgelerinde ayni miktarda cizye alınmıyordu. Zira bu dönemde[​IMG] tedavülde bulunan paranın kıymet ve değeri de ayni değildi. Bu sebeple cizye miktarı[​IMG] verilen fetvalara ve bölgelere göre azalıp çoğalabiliyordu. Bu konuda dikkatimizi çeken en önemli fetva Seyhülislâm Ebû Suûd Efendi (1545-1574)'nin fetvasıdır. Bu fetvaya göre biz[​IMG] o dönemin fakirlik ve zenginlik ölçüleri gibi toplumun sosyal yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Nitekim o[​IMG] "amele kadir olan kâfir ki[​IMG] ikiyüz dirhem-i ser'iyeye kadir olmaya[​IMG] ol makule ednâdir[​IMG] on iki dirhem-i ser'î alınır. İkiyüz dirhem-i ser'iyyeye kadir olup amele kadir olan evsat makulesidir[​IMG] yirmi dirhem-i ser'î alınır. On bin dirhem-i ser'iyyeye malik olan 'a'la makulesidir[​IMG] onlarin cizye-i ser'iyeleri kırk dirhem-i ser'idir" demektedir.
    Kısmen toplumun sosyoekonomik durumundan kaynaklansa bile büyük ölçüde devlet müsamahasının bir neticesi olarak cizye mükellefinin tabi bulunduğu sınıflamada en az cizye verenler (ednâ sınıfı)[​IMG] her zaman öbür sınıflardan daha fazla olmuşlardır. Örnek olması bakımından 1103 (1691) senesinin Brud (Brod) kazası ve tevabiinde cizye verenlerin sınıflarına göre sayısına baktığımız zaman karsımıza aşağıdaki tablo çıkmaktadır:
    A'la: 27 Evsat: 147 Ednâ: 166.
    Daha önce de belirtildiği gibi[​IMG] Müslüman devletlerde cizye mükellefi[​IMG] bütün insanî hak ve vecibelerden rahatlıkla istifade edebilmekteydi. C.H. Becker'in İslâm Ansiklopedisi'ndeki "Cizye" maddesinde belirttiği gibi cizye ödeyen mükellefler[​IMG] İslâm devleti ile yalnız iman ve âyinlerine müsamaha değil[​IMG] hatta himaye isteme hakkini da kendilerine bahseden bir mukavele akd etmiş olurlar ki[​IMG] benzer örnekleri Osmanlı Devleti'nde çokça görmek mümkündür. Nitekim Edirne'de meydana gelen bir yangında[​IMG] dükkânları yanan Yahudilere[​IMG] devlet tarafından verilen atiyye ile yardımın taksim seklini gösteren bir belgeye sahip bulunuyoruz.
    Osmanlı Devleti'nde hazine için tahsil edilen cizye[​IMG] her senenin Muharrem ayında değişik müesseselerce toplanıyordu. Birliği ortadan kaldıran bu uygulama[​IMG] bazen devlet hazinesini büyük sıkıntılara sokuyordu. Bu durumu düzeltmek için 1101 (1689) senesinde Sadrazam Köprülüzâde Fâzil Mustafa Pasa[​IMG] devrin ilgilileri ile yaptığı istisareden sonra[​IMG] cizyenin toplanmasını belli kaide ve sistemlere bağlayarak toplama isinin tek elden yapılmasını sağladı. Bundan sonra her üç sınıf zimmî için ayrı birer mühür kazdırdı. Bunlara "a'la"[​IMG] "evsat" ve "edna fakir" gibi kayıtlar koydurttu. Her sene için tarihleri değişen bu mühürlerin ve dolayısıyla cizye mükelleflerinin[​IMG] birbirinden açık ve kesin çizgilerle ayrılabilmesi için bunların gerek şekillerinde ve gerekse yazı karakterlerinde farklı uygulamalara gidildi. Bu uygulama o kadar yaygınlaştı ki[​IMG] aşağıda fotokopilerini göreceğiniz mühürler 1269 (1852) senesine aittir. Demek oluyor ki cizyenin kaldırılışına kadar bu uygulama devam etmiştir.
    Bu uygulamada cizye mühürleri ile birlikte cizye kağıtlarının renkleri de değişiyordu. Kağıtların üzerinde de cizyenin hangi seneye ait olduğu[​IMG] sınıfı[​IMG] cizye muhasebesi[​IMG] bas hazinedar ve cizye umum mülteziminin isimleri vardı.
    Osmanlılarda cizye uygulaması[​IMG] 1272 (1855) senesinde cizyenin[​IMG] "Bedel-i askeriye"ye tebdili zamanına kadar devam etti.

    2. Örfi Vergiler (Tek
    âlifi Örfiyye)
    Osmanlılarda ser'î vergilerin yanında[​IMG] temeli ihtiyaçlardan doğan ve örfe dayanan bir verginin daha bulunduğuna temas edilmişti. Bu[​IMG] örfî vergiler veya tekâlif-i örfiyye denilen ayrı bir kategoride mütalaa edilir. Osmanlı Devleti[​IMG] kendisinden önceki diğer devletlerde olduğu gibi[​IMG] örfî vergileri belirleyip koymak zorunda idi. Zira devrin özelliği diyebileceğimiz harpler[​IMG] durmaksızın devam ediyor ve ser'î vergiler de bu durumun yüklediği masrafları karşılamaktan uzak bulunuyordu. Külliyetli miktarda askerin beslenmesi[​IMG] donatılması ve harbe hazır bir duruma getirilebilmesi ile donanmanın hazır halde bulundurulması gibi mecburiyetler[​IMG] devleti böyle bir vergiyi koyma zorunda bırakıyordu. İste bunun için devlet[​IMG] II. Bâyezid (1481-1512)'in son senelerine tesadüf eden günlerde "Imdadiye-i seferiye" adi ile bir örfî vergi koymak suretiyle bu sıkıntıyı ortadan kaldırıp gidermeye çalışıyordu.
    Görüldüğü gibi[​IMG] devlet için ser'î vergilerden ayrı olarak örfî vergi tarh etmek[​IMG] bir zaruret halini almıştı. Bu mecburiyet[​IMG] devleti[​IMG] vaz' ettiği (koyduğu) bu örfî vergileri devam ettirmek ve miktarının azalmaması için gerekli tedbirlere bas vurmak zorunda bırakıyordu. Yine bu zaruretin bir sonucu olarak örfî vergilerin şayi ve kalemleri[​IMG] belirten ihtiyaçlara göre çoğaltılıyordu. Böyle bir uygulamaya müsaade edildiğine daha önce de temas edilmişti. Zaten Osmanlı sultanlarının bu hususta ser'î hukuka göre hareket ettikleri[​IMG] emir ve fermanları ile[​IMG] eski uygulamaları bir araya toplayan kanunnâme mecmualarının basında bulunan "ser'-i serife muvafakati mukarrer olup hâlen muteber kavanîn ve mesâli-i ser'iyyedir" ifadesinden de açıkça anlaşılmaktadır.
    Normal olarak geçici olması gereken ve fakat bir biri ardi sira gelen muharebe ve ekonomik sıkıntılar neticesinde devamlılık kazanan örfî vergileri de iki kısma ayırmak mümkündür:
    1- Tekâlifiâdiye
    2- Tekâlif-i sakka

     
  3. MaWiM

    MaWiM ♥Ben Aşık Olduğum Adamın Aşık Olduğu Kadınım♥ Yetkili Kişi

    Kayıt:
    25 Temmuz 2007
    Mesajlar:
    34.171
    Beğenilen Mesajlar:
    2.224
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Osmanlı İktisâdi Yapısı


    1- Tekâlif-i Âdiye: Ser'î hukuka göre malî bir terim olarak "ca'l" adi da verilen bu vergi türü[​IMG] aralıksız devam eden harp ve malî krizlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Böyle bir zaruretin[​IMG] örfî vergilerin konmasına cevaz ve imkân sağladığı daha önce anlatılmıştı. Binaenaleyh[​IMG] İslâm hukukunun müsaade ettiği bu nevi vergilerin Osmanlı Devleti'nde bulunmasında bir sakınca yok demektir. Bu yüzden "tekâlif-i örfiyye" diye zikr edilen vergilere ser'an ruhsatın verildiğini söyleyebiliriz.
    2- Tekâlif-i Sakka: Bu[​IMG] harp[​IMG] malî kriz ve tabii âfet gibi bir zarurete bağlı olmadan tekâlif kaideleri dışına çıkılarak konmuş bulunan vergilerdir. Belli bir kaide ve sistemi olmadığından bu tip vergilerde hak ve adâlete pek riayet edilmeyeceğinden[​IMG] böyle vergilere ser'an müsaade edilmemiştir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin sadrazamı Lütfi Paşa (H. 942-947) bu konuya temasla söyle der: "Cenk içinde askere hilaf-i kanun vergi vermemek gerektir."
    Osmanlılarda[​IMG] Tanzimat'a kadar devam eden örfî vergilerin bu ikinci kısmı olan "sakka"nin olmadığını[​IMG] tebea üzerine böyle bir verginin tarh edilmediği[​IMG] ancak bazı vergilerin buna benzemelerinden dolayı "sakka" zannedildikleri belirtilmektedir. Bununla beraber[​IMG] bilhassa XVII. asırdan itibaren bu tip vergilerin zaman zaman ortaya çıktığı bilinmektedir. Fakat padişahlar[​IMG] bununla mücadele ediyor ve böyle bir yola bas vurulmaması için "adâletnâmeler" gönderiyorlardı.
    Örfî vergilerin tahsili[​IMG] ser'î vergilerin tahsilinden farklı idi. Ser'î tekâlif[​IMG] umumiyetle ziraî mahsul sahibi reâyâya[​IMG] daha doğru bir ifade ile köylüye hasr edilmiş görünmektedir. Gerçi zekât ve cizye gibi ser'î vergiler[​IMG] bu kaidenin dışında bulunmaktadır. Fakat ziraî mahsûl ile daha çok hasir nesir olan köylü[​IMG] öşür ve haraç gibi ziraî vergilerin mükellefi bulunmaktadır. Buna karşılık örfî vergiler[​IMG] daha çok şehirliyi bilhassa ticaret erbabını ve pazarlarla alakalı kimseleri kapsamaktaydı. şehirlerde tatbik olunan örfî tekâlif sekli[​IMG] bilhassa ticaret ve sanayi faaliyetine dayanmakta olduğundan birçok vergi bu kısma dahil bulunuyordu. Keza büyük bir kısmının devlet adına sipahîler tarafından alındığını bildiğimiz ser'î vergilerin aksine bu[​IMG] her sene vali[​IMG] mütesellim ve voyvodalar tarafından[​IMG] mıntıka ileri gelenleri ve kadı marifetiyle memleketin nüfusu veya evi (hâne) üzerine tarh olunuyordu. "Rûz-i Hizir" ve "Rûz-i Kasım" hesabına göre senede iki taksitle alınmak üzere tevzi defterleri tanzim ediliyordu. Tanzim edilen bu defterler[​IMG] ser'iye mahkemelerinin siciline kaydedilirdi. Bu defterlere bir memleket halkından[​IMG] toplanması kararlaştırılmış ne kadar örfî vergi varsa tamamı yazılırdı. Yazılan bu miktar[​IMG] eşit şekilde fertlere taksim edilerek alınırdı. Bu defterlerin tasdikli bir sureti[​IMG] tahsil için kethüda[​IMG] emin veya özel memurlara verilirdi. Vergi mükellefleri de bu defterlerin kapsadığı sekil ve miktarda vergilerini vererek[​IMG] kendilerine düsen vatandaşlık görevlerini yerine getirmiş olurlardı.
    Zaman ve mıntıkalara göre isimleri ile birlikte çeşitleri de değişen örfî vergiler[​IMG] hazinenin vaz geçemiyeceği bir malî yardim halini almıştı. Bu vergilerin basında "îmdadiye" diye isimlendirilen vergi gelmektedir. "îmdadiye-i seferiye" ve "îmdadiye-i hazariye" olmak üzere iki kısma ayrılan bu vergi[​IMG] isminden de anlaşılacağı üzere sefer ve harplere bağlı olarak tarh ve cibâyet edilen bir vergi kalemidir. Muharebe masraflarını karşılamak üzere vatandaşlardan alınan bir vergidir. Bu vergi[​IMG] Osmanlı Devleti'nin[​IMG] durmak bilmeyen harplerle karsılaşması yüzünden hazinenin[​IMG] malî külfeti kaldıramaması sebebiyle konulmuştu.
    Muharebeler esnasında[​IMG] boşalan devlet hazinesinin (beytü'l-mal) ihtiyacı olan parayı tedarik etmek ve askerin donatılmasını sağlamak için konulan imdadiye vergisi[​IMG] bazen hazineye gönderilir[​IMG] bazen da doğrudan doğruya orduya memur olan serdarlara verilirdi. miktarı[​IMG] durum ve ihtiyaca bağlı olarak fermanlarla artıp eksilen bu vergi kalemi[​IMG] tevzi defterlerine yazılıp toplanırdı. Bu vergi[​IMG] sadece esnaf[​IMG] tüccar vs. gibi halk tabakalarından alınmıyordu. Duruma göre devlet adamları da bu vergiye istirak ediyorlardı.
    Osmanlı Devleti'nde[​IMG] örfî vergiler kısmına giren vergi kalemlerinden biri de "Avânz" adini taşıyan vergidir. Bu vergi[​IMG] olağanüstü hallerde[​IMG] tebeaya yüklenen bedenî[​IMG] malî ve aynî bir vergidir. Avâriz-i divâniye adi ile de anılan bu vergi[​IMG] devlet masraflarının memleket nüfusuna tevzi ve taksimi sonucu ortaya çıkmıştır. Çok eski bir vergi olmakla beraber[​IMG] ne zaman ihdas olunduğu kesin olarak bilinememektedir. Bununla beraber bu verginin Osmanlılardan önce Anadolu beyliklerindeki mevcudiyetinden bazı vesikalar sayesinde haberdar olmaktayız. Vergi muafiyetini ilgilendiren bu belgeleri nesr eden Uzunçarsili[​IMG] benzerinin Osmanlılarda da aynen uygulandığını bildirerek söyle der: "Anadolu beyliklerindeki vergi ve rüsûmdan yani "avâriz-i divaniye" ve "rüsûm-i örfiyye"den muafiyet muameleleri[​IMG] birbirlerinin aynidir. Bu hususa dair aşağıda vesikalar kısmında Karamanoğullarına ait kayıtlarla Osmanlı tahrir kayıtlan karsılaştırılacak olursa görüşümüz kesinlik kazanır."
    Bu verginin 4-5 yılda bir defa alındığını belirten Lütfi Pasa[​IMG] bunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde sadece bir defa alındığını kaydeder.
    Devlet[​IMG] fevkalade bir vaziyetin icab ettirdiği masraflar ile muayyen vasıflan haiz yiyecek maddelerini[​IMG] harp levazım ve masraflarını[​IMG] belirli vergi kaynaklarından karşılayamayacağını anladığı zaman[​IMG] özel bazı tedbirler ile memleketin bütün imkânlarını seferber etmeye karar verirdi. Bu karar gereğince vaziyetin icabina göre[​IMG] kendisine lazım olan para[​IMG] hizmet[​IMG] eşya ve mahsûl miktarı tespit edilerek muhtelif bölge ve mahallere tevzi edilirdi.
    Halk arasında "salgun" diye de adlandırılan bu vergi XIX. asirda tamamen paraya çevrildi. Tanzimat fermanı ile de ortadan kaldırıldı.
    "Avâriz" vergisi[​IMG] değişik isimlerle zikr ediliyordu. Menzil mali[​IMG] bedel-i nüzûl[​IMG] zahire baha[​IMG] han[​IMG] resm-i sürsat[​IMG] kürekçi bedeli[​IMG] kömür ve kereste bedeli[​IMG] beldaran[​IMG] hâne[​IMG] çayır kirası gibi isimler bunlardan birkaçıdır."
    diğer bütün vergilerde olduğu gibi[​IMG] bazı sınıf ve zümreler avârizdan muaf tutulmuşlardır. Askerî sınıfa mensub olanlarla ilmî ve dinî bazı mansiblarin sahipleri[​IMG] derbentçi[​IMG] tuzcu[​IMG] çeltikçi[​IMG] ortakçı[​IMG] katrancı ve doğancılar ile bazı vakıfların reâyası ve bazı hizmet erbabını burada zikredebiliriz.
    Osmanlı örfî vergilerinden bir kalem de "Harçlar" adi altında zikredilmektedir. Bu vergi[​IMG] daha ziyade resmî dairelere isi düşenlerden alınmaktaydı. değişik isimlerle alınan bu harçlar[​IMG] mahkemelerde hakim[​IMG] kadı ve naillerin verdikleri hüccetlerden[​IMG] sicillere geçirilen hükümlerden[​IMG] meşihat makamından yazılı olarak çıkan fetvalardan[​IMG] ölen bir kimsenin mirasçıları arasında yapılan miras taksiminden[​IMG] nikah vs. gibi muamelelerin karşılığı olarak alınmaktaydı
     
Osmanlı İktisâdi Yapısı konusuna benzer diğer içeriklerimiz
  1. Osmanlı Mutfağının Genel Yapısı

    Osmanlı Mutfağının Genel Yapısı

    osmanlı mutfağı tarihi osmanlı mutfağının tarihi mutfağı tarihçesi yemekleri tarihçesi sütlaç tarihcesi En temel gıdalar et, süt ve süt ürünleridir. Koyun ve kuzu eti ağırlıklıdır. Tereyağı çok fazla kullanılıyordu. Don ve iç yağı yemeklerde kullanılırdı. Ayran ve yoğurt sofradan eksik olmazdı. İlk etapta çömlek ve bakırlar kullanılmıştır. Sütlü tatlılara çok ağırlık verilmiştir. İlk...
  2. Kromozomun Yapısı

    Kromozomun Yapısı

    Bitkilerde ve hayvanlarda her tür kendine özgü sabit sayida kromozom içerir. Kromozomlarin sayisi mitoz bölünmedeki düzenli ve kesin olaylarla sabit tutulur. Bir çok hayvan ve bitkide kromozom sayisi esittir. Fakat kromozomlardaki kalitim faktörleri farklidir. Ilk defa 1840 yilinda botanikci HOFMEISTER tarafindan Tradescantia bitkisinin polen hücrelerinde görülmüs ve 1888 yilinda WALDEYER...
  3. Osmanlı

    Osmanlı

    Osmanlı Eskiden Osmanlı İmparatorluğu´nda viskon ve koton karışık üretilen kumaşta çoğu zaman çizgili desen kullanılıyor. Kumaş; ipek, yün ve koton karışımından oluşuyor. Duvar kaplaması, perde ve koltuklarda kullanılıyor.
  4. Osmanlı İmparatorluğunun Ordu Yapısı Tablo Halinde Gösterimi

    Osmanlı İmparatorluğunun Ordu Yapısı Tablo Halinde Gösterimi

    osmanlı imparatorluğu ordu yapısı osmanlı devleti ordusu ile ilgili bilgiler burada melekler. Tarihe adını altın harflerle yazdırmış olan Osmanlı İmparatorluğu özellikle büyük fetihler yapan ordusuyla son derece ilgi çekmiştir melekler. :) Bu makalemizde de bugün severek izlediğimiz Osmanlı İmparatorluğundan ilham alınarak çekilen Muhteşem Yüzyıl dizisinde canlandırıldığından daha ihtişamlı...
  5. osmanlı

    osmanlı

    osmanlı zamanında neden ladevri vardı gül devri yoktu

Sayfayı Paylaş