Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club | Melekler Mekanı FORUM - 01 Ekim 2016

Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

Konu, 'Fan Club' kısmında Bilge Gökçen tarafından paylaşıldı.

  1. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    türkçemize sahip çıkmak türkçemize sahip çıkma çıkma doğru kullanma türkçenin doğru kullanımı ile ilgili afiş ve kullanma



    türkçemize sahip çıkalım.jpg

     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 8 Ağustos 2016
  2. ÇİÇEĞİM

    ÇİÇEĞİM Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    23 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    308
    Beğenilen Mesajlar:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club
    Türkçemiz almış başını gidiyor bakalım nereye kadar.
     
  3. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Karamanoğlu Mehmet Bey'i Arıyorum
    KARAMANOĞLU MEHMET BEY'İ ARIYORUM


    Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
    Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
    Bir ferman yayınlamıştı;

    'Bu günden sonra, divanda, dergahta, bargahta, mecliste,
    meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaya' diye,

    Hatırlayanınız var mı?
    Dolanın yurdun dört bir yanını,
    Çarşıyı, pazarı, köyü, şehiri,
    Fermana uyanınız var mı?

    Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim,
    Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
    Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

    Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
    Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
    Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?

    Dükkanın store, bakkalın market, torbasının poşet,
    Mağazanın süper, hiper, gros market,
    Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?

    İlan tahtasının bilboard, sayı tabelasının skorboard,
    Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
    Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?

    Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
    Beldelerin girişinde welcome,
    Çıkışında goodbye okuyanınız var mı?

    Korumanın, muhafızın body guard,
    Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
    İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?

    Sekinin, alanın platform, merkezin center,
    Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
    Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?

    İş hanımızı plaza, bedestenimizi galeria,
    Sergi yerlerimizi center room, show room,
    Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?

    Yol üstü lokantamızın fast food,
    Yemek çeşitlerimizin menü,
    Hesabını adisyon diye ödeyeniniz var mı?

    İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
    Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
    Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?

    Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
    Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
    Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmaya sponsorluk diyeniniz var mı?

    Mesireyi, kır gezisini picnic,
    Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
    Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı okey diye konuşanınız var mı?

    Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
    Yaşa, varol sevinçleri oley oley,
    Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?

    Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
    Cafe shop levhasının altında,
    Acının da acısı kahve içeniniz var mı?

    Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
    Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
    Özün el diline özendiğine içiniz yananınız var mı?

    Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk,
    Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
    Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?

    Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
    Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
    Bir ferman yayınlamıştı...
    Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?

     
    Asena_Sule bunu beğendi.
  4. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club
    Şöyle konuşuyor Batılı benliğimiz:

    Müslüman kalabilirsin ya da başka bir dinde; ama beni yakalamak için değişmelisin dostum. Dilini değiştirmelisin önce. Yüksek ortamlarda benim dilimi kullanmalısın. Benim dilimi ikinci dil ya da yabancı dil olarak öğrenmen yetmez. Kendi dilin yabancı kalmalı, hatta neredeyse etnik bir dil; benim dilim ise yüksek ortamlarda anadil olmalı. Nedir bu yüksek ortamlar? En başta yüksekokullar.

    Sonra liseler, ortaokullar, ilkokullar, hatta anaokulları. Kendi dilinle konuşmak sende aşağılık duygusu yaratmalı.

    Örneğin marketing (pazarlamanın yüksek olanı) alanında benim sözcüklerimle cümleler kurmalısın. Kendi dilinle ifade etmeye çalış bak, ne kadar da bayağı kalıyor. Global dünyanın bir parçası olarak kendini hissetmek istiyorsan, benim yaptığımı iyi yapmalısın.
    Gazetelerinin, televizyonlarının! isimleri bile benim dilimde olacak (Eskiden beri olanlar kalsın). Edirne'den Sibirya'ya kadar bütün Türkler, gökteki yıldıza "yıldız" der, ya da "cıldız". Biliyorum binlerce yıldır bu böyleydi. Ama artık "star" demelisin. Unut artık "yıldız"ı. Senin yıldızın geçmişte değil, Doğu'da hiç değil, bizim tarafta.


    Zaten bu konuları da sana ben öğretmiyor muyum? Hangi ülkede Orta Asya ile ilgili daha çok araştırma yapılıyor sanıyorsun; sende mi bende mi? Bırak sözcükleri, harfleri bile istediğim gibi okuyacaksın. Kendi harfini benim okuduğum gibi söyle. "Entivi" de mesela. Diğer türlü söylemeyi dene, bak, sende gördün; ne kadar da bayağı, köylü, doğulu bir "sound" değil mi?

    Hem sen değil misin modern olmak isteyen? Kendini ve kültürünü, dilini, geleneklerini, geçmişini aşağıda hissetmezsen (açıkça değil tabii, içinde, sadece içinde) bu morfozu gerçekleştiremezsin dostum.

    "Paşa"ya "Pasha"," Leyla"ya da "Laila" diyeceksin ve yazacaksın. Biraz oryantalist ;ama "daha Batılı gözüyle bir Doğulu şıklık!" Sen bakma "köşk" sözcüğüne, biz artık ona "kiosk" diyoruz, sen de öyle söyle. Hah şöyle! Ne diyoruz, concept yaratmalıyız.

    Yaratıcı ol, kendine "creative" de; Fabrikayı Ümraniye'de kur, markanı İtalyanca'dan al. Yoksa malını satamazsın. Türk olduğu anlaşılırsa ya da Türk gibi gözükürse kimse evine sokmaz. Sen ona, Türk olmayan bir isim bul en iyisi. Kimse de sana kızamaz. "Trend"
    böyle. Tavuk bile satamazsın. Neden Mudurnu "Chicken" oldu sanıyorsun? İnsanlar tavuk değil "chicken" yemek istiyor. Ne zamandır radyolar; "Good morning Türkiye" diye sesleniyor. Bizi uyandırmak için olsa gerek.


    Özcan Yüksek
    Atlas dergisi - Şubat 2002


    "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki; bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır."

    M.K. Atatürk
     
  5. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Türkçe = Zeka

    "Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." M. Kemâl Atatürk

    Türkçe = Zeka

    Türkçe, son yıllarda dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan dillerden bir tanesidir. Türkçenin gramer yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metodu ile değil, mantık yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçenin mükemmelliği konusunda hayrete düşürmektedir.

    Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor.

    Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz.

    Bu çocuklarının annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor.

    İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor.

    Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde.

    Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü, kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor.

    Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar.

    Ne kadar farkındayız bilmem ama Türkçeyi kullanan kişiler olarak çocuklarımız doğuştan şanslı, dilimizin kurallarını daha iyi öğrenerek, uydurukça vb. bir takım şahısların kendi keyfî yönlendirmelerine kapılmayarak; kazanılmış müşterek anlaşma vasıtamız olan kelimeleri feda etmeyerek; okuyarak bilgi ve kültürümüzü genişleterek doğuştan gelen bu avantajları kat be kat artırmak bizim elimizde.

    Çocuklarımız gayret ve fedakârlığın her türlüsüne değmez mi?..

    Dr. Nazlı Rana GÜREL
     
  6. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club
    Türkçe'ye Nasıl Fransız Kaldık?

    Benin, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas.

    Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.

    Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta.

    Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca.

    Kısaca “Frankofon” olma özelliği saydığımız bu ülkelerde yaşayan insanlar kendi öz dillerine “Fransız” kalmış durumdalar.

    Peki ya biz?

    Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce isim…

    Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi yarı Türkçe isimler…

    CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçeden bozma yabancı isimler…

    Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ‘shi’ eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen isimler…
    Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere artık hiç de yabancı değiliz.

    Yabancılaşma, artık hiç yadırganmaz durumda. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. Yabancılaşmanın veya gönüllü işgal altına girmenin temelinde yatan gerekçe veya gerekçeler hakkında epey madde sıralayabiliriz. Bizdeki yabancı hayranlığından, hayatın hemen her aşamasında yağmur misali karşımıza çıkmasına kadar yüzlerce sebep bulabiliriz.

    Bu sebeplerin en önde gelenlerinden birisi, toplum olarak, bir şekildeki kullanımlarda çok istekli oluşumuz olsa gerek. Duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk birkaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyoruz. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısır döngü devam edip gidiyor. Şimdi bu kısır döngünün başladığı tarihlere doğru kısa bir seyahat yapalım.

    İlânât

    1838 yılında İngilizlerle yapılan Ticaret Sözleşmesi gereği, Osmanlı pazarlarına İngiliz malları hızla girmeye başladı. Kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan ticaret sözleşmeleri ile kumaşından işlenmiş derisine, mobilyasından züccaciyesine, hatta askerler ve devlet memurları için özel olarak üretilen kıyafetlere varıncaya kadar ürünler Osmanlı insanının önüne sunuldu.

    Adı geçen sözleşmeyle, Osmanlı toplumunu büyük bir pazar olarak gören Avrupalı tüccarlar, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da bir tüketim toplumu oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Bunun için Avrupa patentli ne varsa, gerekli-gereksiz demeden Osmanlı pazarlarına bu ürünleri taşımaya başladılar.

    Avrupalı tüccarların kullandıkları en etkili yöntem o dönemlerde yayınlanan gazetelere reklâm vermek idi. O dönemin karşılığıyla “ilânât,” yani reklâmlar yoluyla kendi ürünlerini, üstelik kendi verdikleri isimlerle Osmanlı insanına çok geçmeden kabul ettirdiler. Piyano, çikolata, sigorta, mıknatıs, lokanta, vida, fanila, kablo, vapur, tiyatro, balkon gibi bize artık hiç yabancı gelmeyen kelimeler günlük hayatta sık sık kullanılmaya başladı. Hatta o günün insanlarınca bilinen “Medicamants Nouveoux” (Yeni İlâçlar) gibi ifadeler hiç çekinilmeden reklâmlarda kullanılıyordu.

    Batılı tüccarların kendi ürünlerini tanıtmak ve markalarını zihinlerde yerleştirmek için o dönemde kullandıkları bir başka ilginç yöntem de mektupların kullanılmasıydı. Osmanlı topraklarındaki ticaretle uğraşan meslektaşlarına veya yakın dostlarına gönderdikleri mektupların üst kısımlarına, sattıkları ürünün ismi veya markasını da yapıştırıyorlardı.
    Gazetelerden mektuplara kadar hemen her alanda Osmanlı sınırları içinde hızla yayılan yabancı ürünler ve markalar, yeni bir tabela kültürünü de ortaya çıkarmıştı.

    Vitrin camlarında, dükkânların tabelalarında gerek Arap harfleriyle, gerekse Latin harfleriyle yazılan isimler bambaşka bir dili günlük hayata yerleştirmeye başlamıştı. 19 Temmuz 1918 tarihini taşıyan ve İstanbul’da yayınlanan Yeni Mecmua isimli derginin, “Zavallı Türkçe” başlıklı başyazısında bu yeni dil şiddetle eleştiriliyordu. Yazı, belki o dönemin sadece Beyoğlu semtinde yaşananları aktarıyordu. Ama bugün ülkemizin kasabalarına, hatta köylerine varıncaya kadar gözlemlenen tabloyu aynen aktarıyor gibi. Bazı ifadeleri aktaralım:

    “Bizim memlekette en az bilinen, sarfu nahvi her gün hırpalanan bir lisan varsa Türkçe’dir. Bunu mübalâğa mı zannediyorsunuz? O halde biraz etrafınıza göz gezdiriniz. Mağazaların yekpare iri camları üstündeki yazılı satırlara, duvarlara yapıştırılmış sarı, mor, pembe kâğıtlı ilânların kocaman harflerine… Beyoğlu’ndaki kibar moda mağazalarının ucuzluk ilânlarına bakınız.”

    Reklâmlar yoluyla yeni teknolojiler ve yeni ürünlerle birlikte, Osmanlı toplumuna yeni anlayışlar, yeni alışkanlıklar, kısacası yeni yaşama biçimleri de gelmişti. Gelen bir şey daha vardı: Yeni bir dil.

    Batılı tüccarlar ürünlerine olan güveni sağlayabilmek için, insanımızda o dönemlerde filizlenmeye başlayan Batı hayranlığını çok iyi kullandılar. Duvar kâğıtları, çatal-kaşık, dikiş makinesi, züccaciye, giyim-kuşam, yeni teknolojik ürünler reklâmlar aracılığıyla ballandıra ballandıra anlatılırken, bu ürünleri kullanmanın çok önemli bir saygınlık kaynağı olduğu vurgulanıyordu. Bir ürün tanıtılırken hangi ülkede üretildiği de mutlaka söylenenler arasındaydı.

    İngiliz veya Alman malı olduğu, Fransa’dan veya Amerika’dan getirildiği belirtilmeden geçilmiyordu. Artık insanlar aldıkları bir ürünü yakınlarına büyük bir gurur içinde, “Frengistan malı,” “nev icad,” “yeni icad,” “Avrupa işi” ve “dünyaca ünlü” gibi ifadelerle anlatmaya başlamışlardı. Ve artık görülen her bir yeni ürün “Vay be, adamlar ne güzel yapmışlar!” sözleriyle yâdedilir oldu.

    Neler değişti?

    Bir zamanlar yabancı isim ve markaları gazetelerde, duvar afişlerinde, dükkânların tabela ve vitrinlerinde gören insanımız, 1950 yılından itibaren radyonun yaygınlaşmasıyla daha fazla markayla tanışma fırsatı buldu. Tanıştığı her yabancı marka insanımızın Batı hayranlığını daha da arttırdı.

    Bu hayranlığa paralel olarak, lüzumlu–lüzumsuz ayırdetmeksizin daha fazla Batılı ürün piyasalara sürüldü. 1970’li yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşan televizyon yayını yine aynı yönde hizmet etti. 24 Ocak 1980 tarihi, hem reklâmcılık açısından, hem de yabancı markaların daha da yaygınlaşması açısından çok önemli dönüm noktalarından birisi oldu. Bu tarihte alınan ekonomik kararlar çerçevesinde, ülke içinde yabancı yatırımların gerçekleşmesine yönelik önemli imkânlar sunuluyordu. Kısa zamanda pek çok yabancı firma Türkiye’de yatırım yaptı.

    İç piyasada daha fazla yer etmek isteyen bu firmalar basın yoluyla yoğun bir reklâm faaliyetine giriştiler. Bu yarış 1990’lı yıllarda hızla çoğalan özel televizyon kanallarıyla iyice kızıştı. Bu reklâm yarışına paralel olarak insanlardaki yabancı markalara olan hayranlığı, bu hayranlık da cadde ve sokaklardaki yabancı isimli dükkân, mağaza, market, kasap, saatçi, kırtasiyeci, ayakkabıcı ve daha pek çok satış yerini hızla arttırdı.

    Türkçeye Fransız kaldık

    Artık 2000’li yıllardayız. Yabancı marka hayranlığının ve kullanımının sonu ne zaman gelecek diye merak etme fırsatı dahi bulamadan, bu kez devreye internet girdi. Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere hiç de yabancı değiliz.

    zaferdergisi.com

     
  7. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    Türkçesi Varken!


    Türkçesi varken yabancı olan kelimenin kullanılmasına günümüzde oldukça sık rastlanıyor ve bu oldukça hızlı bir şekilde de yayılıyor. Peki, neden Türkçesi varken yabancı olan kelimeyi kullanıyoruz?

    Yabancı dillere özenme; Osmanlı zamanında Farsçaya-Arapçaya, kısa bir süre önce Fransızcaya ve son 45–50 yıllık zaman diliminde ise İngilizceye kaymıştır. Bunun sebebi olarak bilim dilinin İngilizce olması gösteriliyor. Fakat olaya dikkatli baktığımız zaman bilim dilinin İngilizce olmadığı, aksine İngilizce gibi bir dilin bilim için hiç uygun olmadığını görüyoruz.

    Farklı yöntemlerle kendi dilimizdeki kelimeleri unutmamız ve yerine yabancı kelimeleri kullanmamız sağlandı. Fakat artık yabancı kelime kullanmak toplum içinde bir fark olmaktan çıktı hatta artık bizler tarafından ayıplanır duruma geldi. Günümüzde “ organisation un Türkçesi ne?” dediğimiz zaman karşılık olarak organizasyon. Ya da “ ‘ambulance’ ne demek?” dediğimiz zaman ambulans cevabını alıyoruz. Dilimize yapışmış o kadar saçma sapan kelimeler var ki! Artık bunları dilimizden kazıyıp atmanın zamanı gelmiştir.

    Anlaşılıyor ki şu anda Oktay SİNANOĞLU hocamızın dediği gibi büyük bir uyanış vardır. Aşağıda günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız ve kullanılmasının artık ayıp olarak gördüğümüz sözcüklere karşılık küçük bir sözlük hazırladım. Umarım dilimize yapışan saçma kelimelerin, dilimizden kazınmasında faydası olur.

    Ambulans: Cankurtaran
    Trend: Gidiş, Gidişat
    Erozyon: Toprak Aşınması
    Kabine: Bakanlar Kurulu
    Medya: Yayın-Basın
    Dizayn: Tasarım
    Fast Food: Tez Yemek
    Servis: Hizmet
    Filtre: Süzgeç
    Mobil: Gezgin
    Termik: Isıl
    Radikal: Aşırı
    Brifing: Bilgilendirme
    Miting: Toplantı
    Politika: Siyaset
    Market: Bakkal, Çarşı, Pazar
    Star: Yıldız
    Süper: Ülken, Üstün, Koca
    Şanslı: Bahtlı, Bahtı Açık
    Sosyal: Toplumsal
    Sprey: Püskürteç
    Deterjan: Arıtmaç
    Fuel Oil: Yakıt Yağ
    Petrol: Neft
    Shopping Center: Alışveriş Merkezi
     
  8. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    Stant: Tezgâh, Sergi
    Bariyer: Engebe
    Operatör Dr: Cerrah
    Dekor: Süs
    Üniversite: Evrenkent
    Kampus: Yerleşke
    Sponsor: Destekçi
    Antik: Eski
    Aktif: Etkin, Faal
    Pasif: Edilgen
    Galeri: Sergi
    Spesiyal: Özel
    Terör: Tedhiş
    Terörist: Tedhişçi
    Transfer: Aktarma
    Defans: Savunma
    Korner: Köşe
    Enternasyonal: Uluslar Arası
    Detay: Ayrıntı
    Pozisyon: Durum, Konum
    Reyting: Sıralama
    Air Lines: Hava Yolu
    Final: Son, Son Sınav
    Vize: Ara Sınav
    Lider: Önder
    Alternatif: Seçenek
    Legal: Yasal
    Organize: Düzenlemek
    Organizasyon: Örgüt, Topluluk
    Deklarasyon: Beyanname
    Ekonomi: İktisat
    Prestij: İtibar
    Doküman: Belge
    Komisyon: Encümen
    Komisyoncu: Aracı
    Ambargo: Yaptırım
    Sektör: Kesim
    İzolasyon: Yalıtım
    Agresif: Saldırgan
    Operasyon: İşlem, Ameliye
    Format: Biçim
    Kompozisyon: Hitabet, Tahrir
    Egzersiz: Alıştırma
    Favori: As
    Favori(yüzdeki): Duluk
    Alarm: Uyarı
    Otomatik: Öziş
    Biyoloji: Dirilbilim
    Sinema: Beyazperde

    Metin Arıtürk
    Selçuk Evrenkenti - İnşaat Mühendisliği
     
  9. Mirmiga

    Mirmiga Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    893
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    Dilde Hüzün Var Şimdi
    Mehmet Nur KARAGEÇİ
    Zihnimizdekileri en iyi yansıtan vasıta dil olduğu için “Dil, zihnin aynasıdır.” denilmiştir. Her insan, mensubu olduğu milletin dilini, doğduğunda hazır bulur. Dil, benliği kimliğe; ferdî kimlik ve kişiliği, millî kimlik ve şahsiyete dönüştüren oldukça mühim bir vasıtadır. Ferdî benlik, değer hükümlerimizi, kanaatlerimizi ve kabiliyetlerimizi yansıtır. Ferdin sahip olduğu cüz’i benlik, toplumla uyum sağladığında millî benliğe dönüşür. Her fert, âzâsı olduğu cemiyetin genel özelliklerini de taşır. Ferdin kendini tanımasına yönelik değerlendirmelerini ihtiva eden kelime ve kavramlar, dille ifade edilir. Hüviyet ve şahsiyetiyle cemiyetin bir parçası olan fert, cemiyetteki çeşitli faaliyetleriyle, millî kimliğe ulaşır. Bir milletin ortak değerleriyle oluşan millî kimlik, fertte ortak his ve düşünceler hâsıl eder. Bu değerler, dil aracılığıyla düşüncemizde şekillenerek davranışlarımıza yansır. Dil, insana mensubu olduğu millete kuvvetli bir aidiyet hissi kazandırır. Anne karnında iken pasif, doğduktan sonra da aktif şekilde münasebete girdiğimiz ve konuşmaya başladığımız ana dil; kültür, edebiyat ve medeniyetin temel unsurlarından biridir.

    Düşüncenin evi olarak dil
    İnsanların eşya ve hâdiselere bakışını belirleyen dil, düşüncenin de en önemli unsurudur. Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin güçlü olmasıyla doğru orantılıdır, bu yüzden gelişen şartlara uygun olarak dilin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bir millet dil, düşünce, sanat ve edebiyatta kuvvetli olduğu nispette güçlü sayılır. Bir fert, kendi dilini iyi kullanıp başkalarıyla da samimi münasebetler kurduğu ölçüde, kendi millî benliğini teminat altına alır. Dil, geçmişteki zenginlikleri günümüze, bugünün birikimlerini de geleceğe aktarmada önemli bir köprü vazifesi görmektedir. “Bir millet atalarından aldığı ve günümüzde yeni şekillere sokarak değerlendirdiği zihnî, ilmî, fikrî zenginliklerini ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille gerçekleştirebilir. Millet ne ölçüde zengin bir dille konuşuyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o ölçüde de konuşabiliyor demektir. Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor ve dolayısıyla da o dili kullananlar bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil; düşüncenin desteğinden mahrum, onu kullananlar da dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar. Eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle veya mevcut sözlüklerdeki kelimelerle yetinecek olursak okullar, sanayi müesseseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları.. gibi modern hayatın zarûrî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.”1
    Günümüz insanı dili ve düşüncesiyle kendi çağını doğru okuyup değerlendirmelidir. Zamanın şartlarına uygun olarak yeni fikirler üretip kültürü yorumlama yoluna gitmelidir. Unutmayalım ki düşünmeyen, konuşmayan milletlerin yerine hep başkaları düşünür ve konuşur. Düşünmeden konuşanlarda, mantık dilin esiri sayılır. Düşünmeyen, düşündüklerini sağlıklı bir şekilde ifade edemeyenlerin millî bir acz ve atalet içinde olduğu kesindir.

    Dil yâresi
    Sokaktaki vatandaşlarımız, hattâ birçok aydınımız, kelimeleri bazen yerli yerinde kullanamamaktadır. Eli kalem tutan ve tv’lerde konuşan kimselerin büyük yanlışlarından biri, kelimenin Türkçesi varken yabancısını kullanmaktır. ‘Modası geçmiş’ yerine ‘demode’; ‘kanunsuz’ yerine ‘illegal’; ‘dolu’ yerine ‘full’ demek insanlara neden bu kadar kolay gelmektedir? Bütün bunların sebebi, yabancı yaşama tarzlarına özenti ve kendi kültürünü yeterince idrak edememedir. Çünkü dil ile yaşama tarzı arasında sıkı bir münasebet vardır. Meselâ beslenme ihtiyacını ‘fast-food’ kavramının getirdiği bir yeme-içme tarzına göre karşılayan, yemeğini devamlı bu tür gıdaların tüketildiği yerlerde yiyen kişilerde zamanla, ‘bu beslenme kültürünün’ ortaya çıkardığı davranış şekilleri görülmeye başlanır. Bu durum, yemek kültürünün değişmesiyle ortaya çıkan davranış değişmesine güzel bir misâldir. Bu beslenme kültüründe, Türk kültüründe ‘sofra kurmak’ tabiriyle ifade ettiğimiz yemek yeme usûlündeki birçok mânâ, güzellik ve haslet kaybolmaktadır. Bu zaviyeden değerlendirildiğinde, dil, atalardan miras alınan kültürün en önemli unsurudur. Bir başka ifadeyle sosyo-biyolojik açıdan dil, kültürü ifade edici, çeşitlendirici, çoğaltıcı, aktarıcı ‘kültürel gen’dir. ‘Kültürel gen’ veya ‘sosyokültürel gen’ tabirleri yerine, kolay anlaşılması için biyolojik gen kavramından ilham alınarak zihindeki kavram, sembol ve birikimlere ait birimleri ifade edecek tarzda “mem” tabiri de kullanılmaktadır.
    Fıtratın bir parçasını teşkil eden genetik yapının birimleri olan genler gibi, fıtratımızın şekillenmesinde rol alan zihin, düşünce ve kültür dünyamızın taşıyıcılarından olan dil ve kavramlar arasında da bir yakınlık vardır. Meselâ; insanların fıtratları farklı olduğu gibi, beğenileri veya alâka duydukları meslekler de farklılaşmakta, buna bağlı olarak kullanılan kelime ve kavramlar da farklılaşmaktadır. Temelinde gen ile mem farklılaşmasının yattığı bu hususa ‘argo’ veya ‘avamca’ kelimelerin bazılarına çok normal gelmesine rağmen; asil ve ciddi insanların bu tabirleri çekinerek kullanmaları örnek verilebilir.
    İnsan fıtraten ve potansiyel olarak hem iyiliğe hem de kötülüğe açık bir mahiyette yaratılmıştır. Bu mahiyetin açığa çıkarılmasında sebepler plânında genlere de bir rol verilmiştir. Epigenetik, genlerin hangi şartlarda aktif olup olmadıklarını araştırmaktadır. Yeni bir teoriye göre epigenetik bilimi, sahip olduğumuz genlerimizin nasıl, nerede, hangi ölçülerde okunacağını (ekspresyonunu) belirlemede kelime ve kavramların büyük tesiri olduğunu iddia etmektedir. Müstehcen kavram ve kelimelere sıkça mârûz kalındığında hâl ve davranışlara müspet tesir eden beyindeki bazı genlerin okunmadığı, aksine menfî tesiri olan bazı genlerin tesirini gösterdiği düşünülmektedir.
    Günümüzde ‘ses bayrağımız Türkçe’, ne yazık ki yabancı kelimelerin istilâsı altında. Radyo dinlerken, televizyon izlerken veya sokaklarda dolaşırken bu istilânın boyutları net olarak görülmektedir. Büyük şehirlerin herhangi bir köşesinde görebileceğimiz ‘Blue Butik, Sandwich Waffle, Body Reform Shop, Haute Coiffeure, Kebab’s, Shoe center…’ gibi yabancı isimler, insanı yabancı bir diyara gelmiş gibi şaşkınlık içinde bırakıyor. Bu menfi durum sadece iş yeri veya müessese isimleriyle sınırlı değil, günlük konuşmalarımıza da sirayet etmiş durumda. Hiçbir kaideye dayanmayan bu dil ve düşünce kirlenmesi aslında zihin haritamızın da değişime uğradığını göstermektedir. “N’aber kelimesi ile çok uzun (sürebilecek) görüşmelerimizi süratle bitiriyor, ‘köşeyi döndük’ kelimesi ile ekonomik durumumuzu özetleyebiliyoruz artık. ‘Kaçalım mı’ veya ‘kaçtım- uçtum’ kelimeleri ile de çok sıkıntılı bir ortamdan ayrılmanın zamanının geldiğini yine o hızla anlatabiliyoruz. ‘Ne iş’ kelimesi ile çok önemli veya karmaşık bir hâdiseyi anlayıp anlatabiliyoruz. Neredeyse konuşmuyor, koşuyoruz. Dünyanın genel yapılanması ülkemize de kimi boyutlarıyla yansıyor kuşkusuz. Ama arada dilimizin bu kadar sıkça ve hızla değişmesi, kirlenmesi ve kimliğini kaybetmesi, bu garip ve şaşırtıcı dil devriminin nasıl oluştuğu sorusunu akla getiriyor. Günümüzde hemen artık herkes kestirme, koşturarak ve anında yaşamayı tercih etmiş durumda. Dolayısıyla gündelik hayat bir sürat koşusuna dönüşmüş gözüküyor. İşte böylesi bir ortamda insanlarımız, dilimizin özünden çok, pratiğini seçme kolaylığını tercih ediyor ve fast-food beslenme gibi bir konuşma, anlaşma, görüşme özgürlüğünü ön plâna alarak, pek âlâ da anlaşabiliyor. Böylece dilimiz ‘Vatandaş, Türkçe konuş!’lu yıllardan ‘Nasıl işine geliyorsa öyle konuş!’a, daha doğru ifadesiyle, ‘Konuş da, nasıl konuşursan konuş!’a dönüşmüş oluyor.”2
    Bir milletin fertlerinde millî kimlik ve benlik duyguları yeterince gelişip, bir fıtrat hâline gelmemişse, dile sahip çıkma duygusu da gelişmez. Çünkü dili doğru ve güzel kullanma, ona sahip çıkma duygusu biraz da millî hislerle alâkalıdır. Sevinçlerimizi, acılarımızı, kederlerimizi, millî hissin en önemli taşıyıcısı olan dille, dolayısıyla Türkçeyle ifade etmeliyiz. Sevinirken ‘yuppi’, tasdik mânâsında ‘okey’, bir yerden ayrılırken ‘by’, teşekkür ederken ‘mersi’, özür dilerken ‘pardon’ demek acaba hangi millî benlik, kimlik ve şahsiyetle bağdaşır?! Bununla beraber son yıllarda çocuklara ‘Melisa’ vb. isimler vermek, millî kimliğin aşınmasına bir misâldir. Bir milleti teşkil eden fertlerin başka kültürlerin tesiri altında kalması ve zamanla da özlerini kaybedip tamamen başka topluluklara benzemesi kaçınılmaz olur. “Her şeyden önce, kabul edilmelidir ki, büyük medeniyetler kurmuş milletlerin dilleri de buna paralel olarak gelişmiştir. Geçmişte bir Lâtin, bir Grek, bir İslâm medeniyetinin zirvede olduğu devirlerde bu medeniyetleri inşa eden insanların dilleri de zirvedeydi. Günümüzde de ekonomik gelişmişliğiyle medeniyeti temsil eden Batı insanının dili, özellikle de ABD’nin resmi dili olan İngilizce, gayr-i resmî olarak bir dünya dili muamelesi görmektedir. Böylece dil, o milletin ekonomik, siyasî ve kültürel nüfûzunun da taşıyıcısı durumuna gelmektedir. İçtimâi değişmenin yaşandığı ortamlarda, bu değişmenin büyük oranda dille başladığını veya bu süreçte dilin önde gittiğini söylemek mümkündür. Çünkü değişme için eskinin devamını engellemek ve yeniye geçmek gerekiyorsa bu da, dil ile olmaktadır. Nitekim 19. yüzyılda gerçekleşmiş bulunan birçok millî uyanış hareketi, dilde devrimi de beraberinde getirmiştir. Macarların, Almanların, Norveçlilerin dillerinde yenileşmeye ve sadeleştirmeye gitmeleri, hep siyasî bakımdan dönüm noktaları olan devirlere rastlamaktadır.(…)Yani bir bakıma sosyal, kültürel vb. yönlerden toplum yapısının değiştirilmesi işi, dilin tesir gücüne bırakılmıştır veya yapılan uygulamalardan böyle bir sonuç çıkmıştır. Tabii ki bu tür bir değişme, önceki değerlerden uzaklaşma hattâ bazen kopma neticesini doğururken diğer taraftan da gelecek için veya getirilmesi düşünülen değerler için bir umut kaynağı olmuştur. İsrail Yahudilerinin, işgal ettikleri Filistin toprakları üzerinde, 1948’de devlet teşkilâtını kurduktan hemen sonra, dili işleyip geliştirme işine girişmeleri, hattâ 1891’de Rusya’dan gelip Kudüs’e yerleşen Elieze En Yahude adlı bir Yahudi’nin dillerinin kaybolmamasını temin için bir İbrani lûgati telif etmesi, millî benliğin oluşmasında dilin ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemli olsa gerektir.”3 Dili, kuru bilgi ve kaideler bütünü olmaktan kurtarıp, onun kültür, medeniyet birikiminin önemli bir taşıyıcısı ve millî his ve kimliğin şekillenmesinde önemli bir role sahip olduğu hakikatini genç nesillere anlatmalıyız.

    Dile sahip çıkmamak, vebaldir!
    Türk Dil Kurumu’nun en son çıkardığı Türkçe Sözlük’e göre 104 bin kelimeye sahip olan Türkçe, mühim bir hazinedir. Günümüz insanında lûgat kullanma alışkanlığı olmadığından maalesef bu hazineden yeterince faydalanılmıyor. Öz değerlerden kaçışla eşdeğer olan dil şuurundan mahrum olma durumu, sadece sokaktaki vatandaşa değil, aydınlarımıza, sanatçılarımıza, siyasetçilerimize kadar sirayet etmiştir. “Dikkatle incelendiğinde yazılan makalelerde, yapılan ilmî toplantılarda veya değişik şekilde tertip edilen toplantılarda yapılan konuşmalarda yabancı kelime kullanmak bir üstünlük aracıymış gibi telakki eldir hâle gelmiştir. Aslında bir nevi kendinden ve kültüründen kaçış da diyebileceğimiz bu durum, ötekine ilgi duyma, onun üstünlüğünü kabul etme ve kendi birikimini yetersiz görme anlamını da taşımaktadır. Meselâ, ‘konsensüs’, ‘kompleks’, ‘prezantasyon’, ‘konsantrasyon’ vb. kelimeleri, bunların Türkçesi varken kullanmak farklılık arayışından başka bir şey değildir.”4
    Bu mânâda cemiyetin önünde olması gereken sanatçı ve yazarlarımıza bu meselede oldukça önemli vazifeler düşmektedir. Her şeyden önce toplum önünde yapılan konuşmalarda, radyo ve televizyon programlarında bu konuyu sık sık gündeme getirerek, toplumda ortak bir şuur oluşmasına katkıda bulunulmalıdır. Bugün, insanlarımız ana diliyle yazılan metinleri dahi anlayamaz duruma düşmüştür. Bunu bir eksiklik olarak değerlendirip bir an önce kendi dil ve kültürümüzle barışmalıyız. Dili bir ‘namus’ bilerek iffetimizi koruma hassasiyeti içinde olmalıyız. Televizyon, gazete, radyo ve dergi gibi haberleşme vasıtaları da kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirmelidir. “Bu iletişim araçlarının merkezlerinde Türkçeyi iyi bilen, Türkçenin inceliklerine hâkim uzmanlar bulunmalıdır. Bu uzmanlar, gazetedeki köşe yazısından reklâmlara, haberlerden ilânlara kadar bütün yazıları dikkatle incelemeli ve gerekli düzeltmeleri yaparak dilimizin inceliklerini yansıtmalıdırlar.”4
    Okullarımızda, Türkçe öğretimini yeniden yapılandırmak gereklidir. Çünkü dil öğretiminde asıl gâye, dinleme, konuşma, okuma, yazma gibi temel kabilîyetleri geliştirmektir. Bu sebeple dil dersleri, bir bilgi kazandırma/yüklemeden ziyâde, kişilerin iletişim ve düşünme kâbiliyetlerinin geliştirilmesine hizmet etmelidir. Bugün ortalama bir lise, hattâ üniversite mezunu bile, merâmını açık ve rahat bir şekilde anlatamamakta, söyleyeceklerini üç-beş kelimede bitirmektedir. Bu üç-beş kelimeyi/cümleyi söylerken bile sık sık ‘şey, işte, yani, böyle, ee, ıı..’ gibi kelime ve nidâlarla bu konudaki eksikliğini göstermektedir. Bu problemin çözümü için talebelere derslerde sık sık hazırlıksız konuşmalar yaptırılmalıdır. Bu tür çalışmalar daha sonra topluluk karşısında yaptırılarak, öğrencilerin his ve düşüncelerini daha şuurlu ve tesirli anlatmalarına imkân sağlanmalıdır. Dil şuuru mevzuu sadece okul, öğretmen ve devletle ilgili bir mesele de değildir. Bu hususta “Hiç şüphesiz anne ve babalara da düşen vazifeler vardır. Çocuklara anadillerine daha yabancılaşmadan anadil şuuru verilmeli, dillerinin tatlılaşması için onlara şiir öğretilmeli, sık sık masallar okunmalıdır. Nitekim şiir, kalbi şefkatle doldurup duygulandırır. Bunun yanında kendi dillerini sağlam öğrenme ve düşüncelerini rahat ifade edebilme gibi hassasiyetler kazandırır. Özellikle yabancı ülkelerde yaşayan ailelerin bu konuda daha da dikkatli olması gerekmektedir. Çocuklarına anadilleriyle yazılmış eserleri sık sık okutmalı, onların bu bilinci devam ettirmeleri için konuşmalarında kulağa hoş gelen, insanın ruhunu okşayan güzel sözlere ve lâtifelere yer vermeli, özellikle tatil zamanlarında çocuklarını Türkiye’ye göndererek onların temiz bir çevrede ve güzel konuşan insanlar arasında kalıp dili bilinçli kullanma hassasiyeti kazanmalarına uygun ortam hazırlamalıdırlar.” 4
    Telâffuz yanlışlarının da dilimizi yabancılaştırdığından söz etmeliyiz. Dilimizdeki bazı kelime ve kısaltmaları Türkçeye göre değil de, İngilizceye göre telâffuz, şu an için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Meselâ ‘NTV’yi Türkçe söyleyişe uygun ‘neteve’ şeklinde telâffuz etmemiz gerekirken, İngilizce ‘entivi’ şeklinde telâffuz etmek, kendi dilinden utanma, sıkılma veya ötekisiyle tatmin olma ruh hâli değilse nedir? Bunun dışında çok sınırlı bir kelime kadrosuyla konuşan aydınlarımız ve gençlerimiz, bazı Osmanlıca kelimelerin telâffuzunu yanlış yapmaktadır: ‘Şefkât’ yerine ‘şevkat’, ‘keşf’ yerine ‘keşv’, uzman mânâsına gelen ‘mütehassıs’ yerine ‘mütehassis’, ‘tashih’ yerine ‘tahsis’ konuyla ilgili akla gelen yanlışlardandır. Hattâ bu telâffuz hataları Türkçe harfleri İngilizce telâffuz etmek garabetine dahi varmıştır. Meselâ yanlış bir şekilde ‘h’ harfi ‘haş’ veya ‘eyç’; ‘t’ harfi ‘ti’ şeklinde telâffuz edilmektedir. Karanlığa bağırıp çağırma ruh hâlini bırakıp, bu yanlışlıkları düzeltmek için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Bu yolda “Tiyatro, roman ve hikâyeler de dili doğru öğretme ve onu geliştirme gâyesine mâtûf olarak değerlendirilebilir. Tiyatro, roman ve hikâye yazarları bu konuda çok hassas davranarak neslimizin iyi yetişmesine çok büyük katkıda bulunabilirler. Meselâ her yazar, kendi memleketine has kelime ve sözleri kullanarak onları topluma mal edebilir.(…) Diğer taraftan dilimizin güzel öğrenilip öğretilmesi ve korunması meselesinde hükümeti, devlet müesseselerini ve mahallî idarecileri de çok büyük vazifeler beklemektedir. Tarihî ve edebî eserler değerlendirilerek dilimize ait kelimelerin derlenip toparlanması, iştikak usûllerinin belirlenmesi, milletimize mâl olan kelime ve deyimlerin yaygınlaştırılması mevzûlarında en önemli görev, devlet müesseselerine ve Türk Dil Kurumu’na düşmektedir. Meselâ, dükkân ve işyeri levhaları ile reklâm panolarının bir denetime tâbi tutulması; yabancılara ait patenti bulunmayan levhalara sınırlamalar getirilmesi, isimlerin dilimize ait olanlar arasından belirlenmesi ve elden geldiğince ecnebi adlara yer verilmemesi başlı başına bir hizmettir.”4
    Hiç şüphesiz ki, her şeyden önce dile sahip çıkacak şuurda bir neslin yetiştirilmesi gerekmektedir. Dili korumak meselesini ekmek ve su kadar gerekli gören bir nesle, her dönemden daha çok muhtacız. Değerlerin alt üst olduğu, millî ruh ve kültürün eline kelepçe, ayaklarına bir nevi pranga vurulmaya çalışılan bu dönemde, kendi dinamiklerini yeniden ihyâ edecek bir nesil, bunu kendi diliyle yapmak gerekliliğine inanmalıdır. “Anadilimiz hakkında esaslı bir altyapıya sahip olmayan insanların günün birinde tutarlı ve esaslı bir hayat görüşünü temsil etmesi de mümkün görünmüyor. Çevremizde hemen her gün rastladığımız insan enkazı, Martin Heidegger’in , ‘Lisan, varlığın evidir.’ sözünün hikmetini tersinden de olsa hatırlatıp durmuyor mu? Yabancı dil medihkârlığı yapanların çokça iltifat ettiği ‘Bir lisan, bir insan…’ sözünde isabet var; anadilini çer çöp üzerine bina edenlerin aslında ikinci lisana ihtiyacı yok, çünkü insan var oluşunu ancak anadili üzerine metin bir edâ ile oturmuş sahîh bir dünya görüşü ile idrâk edebilir; aksi hicrândır.”5
     
  10. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    Eline sağlık Buketcimm...
     
  11. Bilge Gökçen

    Bilge Gökçen Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    27 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    13.023
    Beğenilen Mesajlar:
    107
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    Bir millet, dili özgürse özgürdür ve kendi dilinde yeni kelimeler üretebilirse de özgürlüğü devam eder. Bu da üretmeye bağlı bir şey. Biz Türkler uzun süredir bir şey üretmiyoruz, ürettiklerimizi de yabancı isimler koyarak satıyoruz ya da yabancıların mallarını onların adıyla üretiyoruz. Artık günlük yaşamımız öylesine yabancı markalı ki, dönüş mümkün görünmüyor. Ne Türk Dil Kurumu, ne Meclisimiz, ne de hükümetimiz Türkçeyi moda yapamadılar. Böyle giderse fason Türkçeyle hayatımızı sürdürmek zorundayız. Nasıl mı? İşte örneği, ileride bunu da bulamayabiliriz. Günlük yaşamımdan bir kesinti, olayı anlatmaya yeter de artar bile...

    Bu sabah erken uyandım. Rob de Chamber’ımı giydim. Banyoda Dove sıvı sabunla ellerimi yıkadım, ardından da yüzümü... Palmolive tıraş köpüğünü yüzüme sürdüm.. Gilette Mach3 tıraş bıçağıyla güzel bir sinekkaydı tıraş oldum.. Oral-B diş fırçasına Signal macunu sürdüm ve dişlerimi fırçaladım. Hanım kahvaltıyı mutfakta hazır etmişti.. Neyse ki buradaki gıdaların tamamı yerliydi.. Siemens buzdolabımızı açtım, Nestle süt şişesinden bardağıma süt doldurdum. Penguen’in reçellerine bayıldığımdan, çilek reçeli kavanozunu çıkardım.. İtalyanlardan öğrendiğim ve midemin düzelmesine yol açan kekikli zeytinyağına ekmeğimi bandırarak kahvaltıya başladım... Zeytinyağı Lio’nun yeni ürünüydü ..

    Yiyecekler dışında neredeyse hiç Türkçe markaya veya isme rastlayamıyordum.. Yüzümü Maisonette havluya silmiştim, yatak odamızın çarşafları da Unique markaydı.. Hanıma söylenmeye başladım.. Neden bizim evde her şeyin markası yabancı diye?..
    "Yerli marka mı var?"dedi..


    "Peki ya Vestel, Beko vb. ne oluyor?" diyecektim, ama o isimlerin de yerli olduğuna nasıl inandıracaktım?..

    Söylene söylene giyindim.. Övünmek gibi olmasın (?) ama her şeyim markaydı yani (?)... Takım elbisem Altimod, kravatım Vakko, gömleğim Abbate, ayakkabılarım Adela.. Hepsi Türkiye’de üretilen ürünler ve Türk malı, ama kaliteli ve dışarıda yok satıyor.. Sadece isimleri yabancı yani...

    Neyse takmıştım bir kere yabancı markalara ve isimlere.. Eşime "bye bye" deyip evden çıktım. Arabamı çalıştırdım.. Sizlerin çoğu (marşa bastım)diyor tabii ki. Toyota’lara bayılıyorum... Çok güvenli ve sessiz arabalar.. Nasıl hareket ettiğimi bile anlamadım... Blaupunkt teybi var (ekolayzerli).. Bir de CD bölümü var.. Müzik kalitesine bayılıyorum... (Blues) dinlemek için radyoları taramaya başladım..

    Joy FM, Best FM, Powerturk, Radyo Mega, Number One FM derken güzel bir (Blues) radyosu buldum.. Kendimi San Fransisco sokaklarında seyreder gibi hissettim.. Bizim Bostancı sahili zaten farklı değil ki... Bağdat caddesine girdim... Türkiye’de miyim, ABD’de mi belli değil... Starbuck kafeler, Marks and Spencer’ler, (Auto Showroomları), Abbate, Duffy vb.. Her yer yabancı tabela.. Araya bir Zeynel veya Hasan Usta tatlıcısı sıkışmış.. Aslında onlar da iyi müşteri toplamış. Kahvaltı da veriyorlar..

    Bağdat caddesinin sonu Fenerbahçe Stadı´ndan E-5’e çıktım... Boğaz Köprüsü´nden Avrupa yakasına geçeceğim.. Sabah trafiği tam bir kesmekeş... Sağımda solumda Reanult’lar, Fiat’lar, Mercedes’lar, Huyndai’ler.. Hindistan’ın Tata’sı bile var.. Nereden bulurlar bu kadar değişik arabayı... Peki Renault’lar, Fiat’lar, Hyundai´ler, Toyota’lar Türkiye’de üretilmiyor mu? Genellikle taksilerde rastladığımız Murat, Şahin veya Kartal’ların dışında arabaların üzerinde Türkçe isim yok.

    Neyse köprüye vardık... Muhteşem bir manzarası var Boğaz Körüsü´nün.. Tıpkı San Fransisco’nun Golden Gate köprüsü gibi... Bu bir kompleks olmalı.. Neden ille de Batı´daki bir yere benzetme gereği duyuyorum ki... Aslında bizim Boğaz, dünyanın en güzel boğazı ve asma köprülerimiz en güzel manzaraya sahip köprüler.. Bu çeşit aşağılık duygularını aşmamız gerek diye düşündüm..

    Radyoda müzikten sıkıldım.. Kanal değiştirmeye yöneldim... TRT FM’de fason üretim konusunda bir programa takıldım...

    Türkiye’nin özellikle tekstil, otomotiv ve beyaz eşyada fason üretim sayesinde ihracatının ikiye katlandığını anlatıyorlardı.. Ve koca koca iktisat profesörleri bunun doğruluğunu savunuyorlardı. Ülkemizin ara mal üretebileceğini, temel üretimde rekabet gücü olmadığını iddia ediyorlardı. Belki de haklılardı, ama ben onlara hak vermek istemiyordum..

    Sonunda biri baklayı ağzından çıkardı...

    "Şimdi bu gömleklere ´Çeyiz Gömlek´, ya da ´Yakışıklı Kostüm´ deseniz ve Avrupa’ya satmak isteseniz kim alır? Bırakın Avrupa’yı, Türkiye’de rekabet edebilirler mi? 50 YTL’ye satacağınız gömleği ancak 10 YTL’ye satarsanız, müşteri bulursunuz.. Yani kâr yapamazsınız.. Bugün dünyada her şey paraya tahvil ediliyor.."

    Eh be hoca dedim içimden... Peki bir dili ve o dili kullanan bir milleti nasıl paraya tahvil edeceksiniz... Her şeyimiz fason diye dilimiz de milletimiz de mi fason olsun yani...

    Ama elbette onların her sözünün ardında bir iddia ve bir hedef var.. Peki buna alet olan bizlerin... Türkçemizi fason dil yapmak için bizi kullanmıyorlar mı?


    Neden hepimiz Türkçeyi doğru ve yalın kullanmayı başlatmıyoruz?.. Neden Türkçeyi moda yapmıyoruz?.. Halk ve devlet bu konuda neden aynı hedef peşinde değil?.. Ya da neden devlet buna sahip çıkmıyor? Bu memleketin Türk Dil Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, üniversiteleri, enstitüleri neden bu konuda kafa yormaz ya da girişim başlatmaz?..

    Sorular bitmez tabii.. Ben Asya yakasından Avrupa yakasına geçerken bunları düşünüyordum.. Ya siz?..

    Muzaffer Baca
     
  12. Mirmiga

    Mirmiga Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    893
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    TÜRK DİLİ

    Türk dili, Ural-Altay dil grubuna dahil olup, Moğol, Tunguz, Kore ve Japon dillerinin de yer aldığı Altay dilleri ailesi veya Altay dilleri topluluğuna mensuptur. Yapı bakımından Altay dilleri ailesine giren bütün dillerde olduğu gibi, Türkçe de eklemeli (mülâsık = yapışkan) dillerdendir.
    İlk devreleri karanlık olmakla birlikte elde bulunan vesikalar ve Çin kaynaklarının verdiği bilgiler, Türk dilinin geçmişinin, tarih öncesine gittiğini göstermektedir. Ancak, Türkçe derli toplu metinler, Yenisey-Orhun mezar taşları ile ele geçmiştir. Bilhassa Orhun Âbideleri'nde işlenmiş bir Türkçe ile karşılaşılması, Türklüğün kendine has alfabe sistemi, dil ve tarih şuurunun bulunmasına bakılırsa, Türk dilinin tarih itibariyle daha eski zamanlara götürülebileceği fikrini vermektedir. Zaten bu sahanın âlimleri, Orhun Âbidelerindeki işlenmiş ve gelişmiş Türkçe'ye bakarak, dilin tarihî devrelerini, milattan önceki devirlere çıkarmaktadırlar. Şimdiye kadar Rusya ve Çin sınırları içinde bulunması, yapılacak kazıları imkânsız kıldığından, Türk dilinin eskiliği meselesi şimdilik bu kadar aydınlatılmıştır. Esik, Kurgan vs. gibi kazılar da zaten Ruslar tarafından yapılmaktadır. Aydınlatıcı bilgiler, bu itibarla sınırlı olmaktadır. Ancak, bundan sonraki çalışmalar, Türk dili için ümit verebilir.
    Geçmişiyle birlikte Türkçe; Altay, En Eski Türkçe, İlk Türkçe, Eski Türkçe, Orta Türkçe, Yeni Türkçe ve Modern Türkçe devri olmak üzere yedi ana devrede ele alınmaktadır.

    Altay devri; Türk-Moğol dil birliğini meydana getirmekte olup, Türkçe'nin Moğolca ile ayrılmaya başladığı veya bir olduğu devirdir. Kısaca bu devir, Türk ve Moğol dillerinin ana kaynağını teşkil etmektedir.
    Proto-Türkçe de denilen En Eski Türkçe devriyle İlk Türkçe devirleri hakkındaysa kesin bilgi bulunmamakta ve Türk dilinin bu devreleri karanlık kalmaktadır. Ancak Türkçe'nin milattan önceki ve milattan sonraki 1000 yıla yakın bir zamanı, bu devrenin içindedir. Bu devrin temsilcisi Hunlar olup, haklarındaki bilgiler, derme çatma ve dağınık da olsa, Çin kaynaklarından elde edilmektedir.

    Eski Türkçe devri; Göktürkler'in tarih sahnesine çıkmasıyla başlamıştır (536). Kağanlığı, Türk dilli milletlerin teşkil ettiği Doğu Göktürk Devleti, 630 yılında; Batı Göktürk Devleti ise 659 yılında, Çin idaresine geçmiştir. Bu esaretten ve durgunluktan sonra, İkinci Göktürkler, Kutlug Kağan ve Vezir Tonyukuk’un önderliğinde bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. 682 yılından sonra olan bu ikinci silkiniş ve kuruluş devrinde, Eski Türkçe eserler yazılmıştır. Geçmişin musibetlerinden ve tecrübesizliklerinden, gelecek nesillerin ders almasını ve Türk milletinin yok olmamasını, düşmanın tatlı sözüne ve yumuşak hediyelerine aldanılmamasını isteyen vezir ve kağanlar kendi ağızlarından, Orhun Âbideleri diye adlandırılan tarihî eserleri miras bırakmışlardır.
    Kendilerine has bir alfabeyle yazılan Orhun metinleri, taşlar üzerine kazılmıştır. Âbideler, Vezir Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin adına dikilmiş olup, kullanılan dil, bir hayli işlek ve açıktır. Bilhassa Bilge Kağan Âbidesinde Türkçe, sanat kabiliyetini de sergilemiş ve alabildiğine gür bir hitabet dili kullanılmıştır.
    Eski Türkçe devrinin belgeleri yalnız Göktürklerden kalan tarihî miras değildir. Bu devre, Uygur Türkleri'nin de katkısı vardır. Yalnız Uygur metinleri daha çok dinî olup, Türk dilinin Uygurlara ait kısmı, Budizm, Mani, Nesturî vs. gibi dinlere aittir. Uygurlar, önceleri Göktürk yazısını kullanmakla birlikte daha sonra bu millî alfabeyi terk etmişler ve Soğdlar tarafından kullanılan Uygur alfabesini almışlardır. Bu alfabe, Türkçe'nin seslerini karşılamak yönünden Göktürk alfabesine nispetle fakirdir. Ancak her iki alfabenin müşterek tarafı, İslâmî Türk yazısında olduğu gibi, sağdan sola okunup yazılmasıdır. Bir de Uygur alfabesinde harfler birleşebilmektedir. Uygur harfleri ayrıca Moğollar tarafından da kullanılmıştır. Ancak Uygurların Manihey yazısını da kullandıklarını belirtmek gerekir. Göktürk yazısını ise, tarihte yalnız Göktürkler kullanmışlardır.
    Eski Türkçe'yi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin bıraktığı eserlerden takip etmekteyiz. (Bkz. Türk Edebiyatı)

    Orta Türkçe devrinde Türklük dünyası, yeni bir medeniyete açılmış ve Türkçe, İslâm dünyası içinde yer almıştır. Türklük, bu devre kadar çeşitli dinlere girmiş çıkmış olmakla beraber, hâlâ bir arayışın içindedir. O, tabiatına en uygun dinin nihayet İslâmiyet olduğunu anlamış; onuncu asrın başlarında Karahanlılar'ın kurduğu devlet sayesinde yeniden toparlanmış, Satuk Buğra Han'ın (ölm. 992) da 950 yılında bu dini kabulüyle, İslâmî inanç içindeki yerini resmen almış ve tarih boyunca üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yapmıştır.
    Bu bakımdan, Orta Türkçe devresine giren eserler, pek azı müstesna, ana kaynak olarak verilen Türk âdet ve örfleri yanında İslâmîdirler. Türk dili de bu medeniyete geçişle, artık yeni kelimelere açılmıştır. Bu devrin dil yadigârlarının ilki Kutadgu Bilig ve Dîvânü Lügâti’t-Türk’tür. Yûsuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’i ile Türkçe'nin bu devirdeki kabiliyetini ortaya koyarken, Kaşgarlı Mahmud da Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eseriyle baştan başa Türkçe'yi, şive ve ağızlarına kadar incelemeye çalışmış ve bu sahada ilk defa eser yazma şerefini kazanmıştır.
    Kaşgarlı’nın, Dîvânü Lügati’t-Türk’ü bir tarafa, bu devre içine Kutadgu Bilig de dahil Müşterek Orta-Asya Türkçesi'yle yazılan bütün eserler girmektedir. Yalnız Türklük âleminin dağınık olması ve çeşitli yerlerde yeni kültür merkezleri kurmaları, Türkçe'nin yeni şîve ve ağızlarını meydana getirmiştir. Sâmânoğulları ve Gazneliler'in idaresi altında bulunan yerlerde de çeşitli eserler verilmiştir. Başta Kutadgu Bilig olmak üzere, Atabetü’l-Hakâyık, Ahmed Yesevî’nin Hikmetler’i ve daha pekçok eser Müşterek Orta-Asya Türkçesi'nin Kaşgar şîvesi veya ağzıyla yazılmıştır.
    Müşterek Orta-Asya Türkçesi'nin Batı Türkistan şîvelerinin merkezini, Harezm ili teşkil etmektedir. Bu şîvenin belli başlı kültür merkezleriyse Yedisu, Merv ve Buhara şehirleri olmuştur. Bölge, çeşitli Türk ağızlarının varlığını koruduğu ve gösterdiği bir yer olmakla, Kaşgar’a nispetle daha çok karışıklık göstermektedir. Bu bölgenin en karakteristik eseri, Ali oğlu Mahmud’un Nehcü’l-Ferâdis’idir.
    Orta Türkçe devrinin içinde yine 13. yüzyıldan sonra, batıda Osmanlı; kuzey ve güneyde Kıpçak; doğuda ise Çağatay Türkçesi yer almaktadır. Bu Türk şîvelerinde, Orta Türkçe devrinde pekçok eser yazılmış, bilhassa Kıpçak ve Çağatay Türkçesi sahalarında, dille ilgili olan, gramer ve lügat kitaplarına geniş yer verilmişti. Çağatay Türkçesi, eserlerini bilhassa 15. yüzyıla doğru Semerkand ve Herat gibi kültür merkezlerinde vermiştir.
    On beşinci yüzyıldan sonra, Orta Türkçe, yerini Yeni Türkçe devresine bırakmıştır. Türkçe'nin bu devresi, 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu devirde Türklüğün tek bir alfabe sistemi vardır. Bütün Türk dünyası, İslâmî Türk alfabesini kullanmakta ve bu alfabeyle anlaşma gayet kolay olmaktaydı. Bu devir Türkçesi, en büyük dil yadigârlarını Osmanlı Türkçesi'yle vermiştir. Ancak, Türkçe'nin dış ve iç yapısı yönünden pek fazla değişmeye başlaması, bu devirde dilde çeşitli akımların doğmasına sebep olmuştur.
    Türk yazı dili: Türkçe, yazılı edebiyata geçerken Arap, Fars, Çin, Yunan vs. gibi belli başlı dillerin dışında pekçok batı dili, henüz yazılı edebiyata geçmemiştir. Fransız edebiyatı 14, Rus edebiyatı 11, İspanyol edebiyatı 12, İtalyan ve Alman edebiyatları 13, İngiliz edebiyatı ise 15. yüzyıldan sonra yazılı edebiyata sahiptirler. Dolayısıyla yazı dillerinin ortaya çıkması da Türkçe'den bir hayli sonradır.
    Türkçe'nin devrelerinden bahsederken, Türk dilinin ilk yazılı vesikalarının Eski Türkçe devrinde olduğu zikredilmişti. Eski Türkçe, Türklüğün, 11. yüzyıla kadar devam eden tek yazı dilidir. Eski Türkçe'den sonra batıya yapılan göçler ve yeni kültür merkezlerinin teşekkülüyle Türkçe, çeşitli bölgelerde farklılıklar göstermeye başlamıştır. Kaşgarlı Mahmud, bu hususta Dîvân’ında ilk bilgi veren dil âlimlerinden ve araştırıcılardandır.
    Eski Türkçe'den sonra Türk yazı dili, Batı ve Kuzey-Doğu Türkçesi olmak üzere iki ana kola ayrılmıştır. Orta Türkçe devresinde görülen bu ayrılma, batıda Osmanlı ve Âzerî Türkçesi'ni ortaya çıkarırken, Kuzey-Doğu Türkçesi de; kuzeyde Kıpçak, doğuda Çağatay Türkçesi'ni meydana getirmiştir. Bunlardan Osmanlı Türkçesi, Türklüğün uzun ömürlü ve kesintisiz olan, en büyük yazı dilidir. Yerini, 1908’den sonra Türkiye Türkçesi'ne bırakmıştır. Batı Türkçesi'nin doğu dairesini meydana getiren Âzerî Türkçesi ise, şifahî edebiyatın ve şiir an’anesinin tesiriyle varlığını sürdürmüştür. Çağatay Türkçesi de yerini Modern Özbek Türkçesi'ne bırakmakla birlikte, Doğu Türkçesi'ni bugün; Kazak, Kırgız, Özbek vs. temsil etmektedir. Doğu Türkistan’ın dili olan Modern Uygur Türkçesi de aynı daire içinde yer almaktadır.
    Batı Türkçesi'nin doğu kolu olan Âzerî Türkçesi ise, önceleri Tebriz ağzına dayanmakla birlikte sonraları Bakü ve Karabağ ağızlarının yayılmasıyla üçlü bir kültür merkezine sahip olmuştur. Bakü ve Karabağ, bu şîvenin Kuzey; Tebriz ve İran kısmı da Güney dalını meydana getirmektedir. Bu ayırma, daha çok Âzerî Türklüğünün siyasî parçalanmaya tâbi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır. Bölgede fırsat ele geçince istiklâl ilan eden bazı hükümetler, hemen Türkçe tedrisata başlamışlar ve Türkiye’den öğretmenler getirerek dil birliğine yönelmişler, ancak bu hareketler, İran ve Rusya’nın işbirliğiyle yok edilmiş, zaman zaman bu işbirliğinin içine İngiltere de katılmıştır.
    Türkçe'nin Ana Türkçe'ye bağlı olan iki lehçesi daha vardır. Bunlar; Çuvaş ve Yakut lehçeleridir. Ana Türkçe’de birleşen bu lehçeler; yukarıda sözü edilen şîvelerden ayrı bir yol takip ederek, tarih boyunca günümüze kadar gelmişlerdir. Bunlardan Çuvaşça, Türk-Moğol dil akrabalığının ve birliğinin aydınlatılmasında köprü vazifesi gören mühim bir lehçedir. Fikir ve düşünce itibariyle asıl Türklükten ayrılmayan bu lehçe, kendine mahsus ayrı bir yol takip etmiştir. Bugün, anlaşılmaz bir durum arz etmektedir. Zaten lehçe; bir dilin, bilinmeyen bir zamanda, kendisinden ayrılan ve anlaşılmayacak kadar farklılıklar gösteren koluna denmektedir.
    Türk dili, bütün bu târihî devreler ve yazı dilinin gelişmesi içinde çeşitli kültürlerin ve dillerin tesirinde kalmıştır. Bu yüzden de dilde bazı cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcası Türkçecilik cereyanıdır.
    Türk Dili, tarihî devirler içinde, yalnız Göktürk Türkçesi'nde açıklık göstermektedir. Ancak bu zamandan sonradır ki Türkçe, Uygurlar zamanında ve İslâmî devreye geçildiği zamanlarda, Türk milletinin çeşitli medeniyet ve dinlerle karşılaşmasının sonucu, yabancı dillerden pekçok kelime almıştır. Eski Türkçe devresinde bu durum daha çok, Soğdca'dan gelmiştir. Tercüme edilen Brahma, Mani ve Buda metinleri, yeni fikir ve mefhumları karşılamak için, din kültürünün kelimelerini de beraberlerinde getirmişlerdir.
    İslâmî devre içinde de aynı durum görülmektedir. Bu zamanda Türk dünyası, bütün gönlünü İslâmiyet'e açtığı gibi, dilimiz de pekçok kelimeyi almaktan çekinmemiştir. Fakat bu durum, Kaşgarlı Mahmud’la başlayan bir cereyanı da doğurmuştur. Türkçe, yalnız İslâm medeniyeti içinde değil, komşu bulunduğumuz ve devlet içinde yer alan kavim ve milletlerin dillerinden de pekçok kelime almıştır. Tanzimat'tan sonra bile, batıya açılmamızla batı menşeli kelime ve gramer şekilleri, gitgide Türkçe'de yer etmiştir. Bu durum, hangi devirde olursa olsun dilin iç ve dış tarihi yönden başka dillerin tesiri altında kalmasına sebep olmuş ve tarihte Türkçecilik cereyanını doğurmuştur.
    Kaşgarlı Mahmud ile başlayan dil şuuru, Türkçecilik cereyanının çeşitli şîvelerde nüvesini teşkil etmiş ve müelliflerle şairler, Türkçecilik cereyanını başlatmışlardır. Bu durum, Karamanoğlu Mehmed Bey gibi bazı beylerde Arapça ve Farsça'ya karşı, Türkçe'nin devlet dili olması için bir tepki şeklinde doğmuş, bazı müelliflerde sadece Türkçe yazmak arzusu ile ortaya çıkmış; bazı şâirlerdeyse Türkçe'nin işlenmesi ve gramer düşüncesiyle gerçekleştirilme yoluna gitmiştir. Fakat asıl istek, 13. ve 15. yüzyıllarda, beyliklerin desteği ve teşvikiyle olmuştur. Osmanlı, İsfendiyar ve Aydınoğullarında görüldüğü gibi, beyler, eserleriyle bu cereyana katılmışlardır. Ayrıca Karamanoğlu Mehmed Beyden önce 13. yüzyıl başlarında, Selçuklu sarayında Türkçe yazan şairler vardır. Ahmed Fakih ile Hoca Dehhânî bunlardandır.
    Arapça ve Farsça'dan ayrılmanın imkânsız olduğunun, mensubu bulunduğumuz İslâm inancı ile bilinmesini isteyen bazı müellif ve şairler de, Türkçe'yi bu dillerden alınacak kelimelerle işleyip, çeşni ve halâvetine kavuşturmak istemişlerdir. Şunu da belirtmek lâzımdır ki, Türkçe, sadece başka dillerden kelime almamış, en azından aldığı kadar da başka lisanlara kelime vermiştir.
    Anadolu sahasında ilk Türkçecilik cereyanını başlatanlar, 14. asırda, Gülşehrî, Âşık Paşa, Kadı Darir, Şeyhoğlu Mustafa, Hoca Mesud gibi şahsiyetlerdir. Bu halkaya 15. yüzyılda İkinci Murad Han, Devletoğlu Yûsuf, Sarıca Kemâl, Aydınlı Visâli, 16. asırda ise Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî eklenmişlerdir. Hatta 16. yüzyılda gözle görülen bu akıma, şuarâ tezkirelerinde yer verilmiş, daha sonra Türkî-i Basit Cereyanı diye adlandırılmıştır.
    Doğu Türkçesi'ndeyse bu cereyan, Timur Han'da nüvesini bulmakla birlikte, asıl, Türkçe âşığı bir hükümdar olan Hüseyin Baykara ve mektep arkadaşı Ali Şîr Nevâî’de şahsiyetini bulmuştur. Hüseyin Baykara, bu hususta bir ferman çıkarırken, Ali Şîr Nevâî de Türkçe'nin üstünlüğünü ispat yoluna gitmiş ve onun kudretli bir dil olduğunu göstermek için pekçok eser yazmıştır. Hüseyin Baykara’nın ise Türkçe Dîvân’ı vardır.
    On yedinci yüzyılın ikinci yarısında bu fikre sahip çıkan, Nâbî’dir. On sekizinci asırda Sâdi Çelebi, mahallîleşme cereyanının temsilcisi olan Nedim, 19. yüzyılda Padişah İkinci Mahmud Han ve Vakanüvis Esad Efendi de aynı fikirden hareket etmişler ve bu hâl, Tanzimat'a kadar gelmiştir. Tanzimat'tan sonra Namık Kemal, Ali Süâvi, Ahmed Midhat Efendi, Şemseddin Sâmi, Muallim Nâci, işi ilmî ölçüler içinde halletmek için, çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir.
    Bundan sonra, artık, dilde iki düşünce vardır: Bunlardan birisi; ilmî ölçüler içinde Türkçe'ye sahip çıkmak; diğeriyse tasfiyecilik denilen dili fakirleştirme cereyanıdır. Bunlardan birinci fikre, Türk Derneği mensupları ile Selânik’te Genç Kalemler sahip çıkmışlardır. Türk Derneği “kullanılacak lisânın, en sâde Osmanlı lisânı olacağını” söylerken, Genç kalemlerse konuştuğumuz İstanbul lisanını istemektedir. Türk Derneğinin görüşlerine Necip Âsım; genç Kalemlerinkine de Ali Cânib, Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp üçlüsü önderlik etmişlerdir.
    Cumhuriyet devrinde, bir ara denenen, Türkçe olmayan bütün kelimeleri dilden atmak şeklinde özetlenen ve Tasfiyecilik olarak isimlendirilen hareket, ortaya çıkan vahim neticeleri sebebiyle terk edilmiş ve 1936 yılından sonra tasfiyecilik hareketlerine, kesinlikle iltifat edilmemiştir. Hattâ Atatürk, Türkçe'nin eskiliği ve başka dillerin kaynağı olduğu tezinin neticesi olarak, Güneş-Dil Teorisini ortaya atmış ve yabancı olduğu söylenen her kelimenin Türkçe olduğunu kabul etmiştir. Bu durumda “Hangi dilden gelirse gelsin Türk Milletinin konuştuğu her kelime Türkçe'dir” hükmü ortaya çıkmıştır.
    Atatürk’ün ölümünden sonra ise, tasfiyecilik, yalnız dildeki kelimeleri atmakla kalmamış, ilim tanımaz bir yola da sapmıştır. Türkçe'nin kendi kaide ve kanunlarına bile ehemmiyet verilmemiş ve pekçok kelime uydurulmuştur. Bu hareket, Türk Dil Kurumu’nun önderliğinde olmuştur. Kurum, ilim dışı bir yol takip ederek, pekçok dil âlimini bünyesinden uzaklaştırmış, halk ağzından derlenen kelimeleri, Türk yazı diline mal edememiş ve bu işi siyasî devrimcilere bırakmıştır. 12 Eylül 1980’e kadar süregelen bu hareket, sonunda durdurulmuştur.
    Konuşulduğu saha 19.878.368 km2 olan Altay dillerinin % 55,11’ini Türklerin yaşadığı yerler meydana getirmektedir. Türklerin yaşadığı saha, Avrupa kıtasından büyük olup, 10.955.840 km2'yi bulmaktadır. Bu sahanın büyük bir kısmı, Asya topraklarındadır. Dağılan SSCB’nin % 37’sini teşkil ederken, halen Çin topraklarının da % 18’inde Türkler yaşamaktadır. Bunun dışında Afganistan, İran ve Eski Osmanlı topraklarında ve Kıbrıs’taki Türklerin nüfusu, büyük bir yekûn tutmaktadır (Bkz. Türk Göçleri).
    Türklüğün bu dağınıklığı, eski çağlardan beri böyle olup, geniş vatanda yerleşmeleri ve pekçok kültür merkezleri meydana getirmeleri, Türkçe'nin pek fazla kardeşlenmesine sebep olmuştur. Aynı dilin, bu kadar coğrafya içinde bölgelere göre çeşitli kollarının teşekkül etmesi, bu sahayla uğraşan âlimleri, Türk şîvelerinin tasnifi gibi güç bir problemin içine atmıştır. Bu meseleyle ilk karşılaşan, Kaşgarlı Mahmud olmuştur. Bugün Türk şîvelerinin tasnifi üzerinde çalışan pekçok Türkolog mevcuttur.

    Bu meselede âlimlerin bir kısmı coğrafî özelliklere, bazısı ise Türkçe'nin yapı ve sesinden hareketle gramere dayalı tasniflere yer vermişlerdir. Radlof, Ramstedt, Samoyloviç, Liggeti, Baskakov ve Reşid Rahmeti Arat’ın tasnifleri, bunlar içerisinde ayrı bir mevki işgal eder. Gerçekteyse, Arat’ın tasnifi, bu hususta en uygun tasniftir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 8 Ağustos 2016
  13. Mirmiga

    Mirmiga Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    893
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club

    TÜRKÇE'YE KARŞI SORUMLULUĞUMUZ
    Güngör Evren, 18 Kasım 2000- Cumhuriyet-Bilim Teknik[
    Cumhuriyet'te ve Bilim Teknik ekinde Türkçe üzerine tartışmalar açılmasını, görüş ve önerilerin dil getirilmesini sevinçle, karşılıyorum. Ben de bu yazı ile tartışmalara katılmak ve görüşlerimi belirtmek istiyorum.
    Dilin en önemli özelliği, kuşkusuz, düşünme aracı olmasıdır. Bu bağlamda düşünmeyi çıkarımlar yapılması, kavramlar ve önermeler arasında bağlantılar kurulması, yani derin ve yaratıcı düşünceler üretilmesi, özellikle soyut kavramları özümsenmesi olarak algılamak gerekir. Gerçekten yetersiz ve karmakarışık bir dille duru bir düşünceye varılması olanaksızdı.
    Bir toplumu ulus yapan başların en güçlüsü dildir. Toplumun pek çok özellikleri, yaşayışı, gelenekleri, dünya görüşü, yaşam felsefesi, inançları, bilim-teknik ve sanata olan katkıları dilin gelişmişlik düzeyinden etkilenir ve o toplumun diline yansır. Mümtaz Soysal'ın "Yabancı dil öğrenmenin kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiş olması, anadili koruma, geliştirme ve yüceltme diye bir ulusal görev yaratmıştır. Yoksa, yalnız Türkçe değil, Türkçe'yle birlikte bütün bir kimlik de kaybolup gidecek ..." kaygısını dile getirmesi boşuna değildir.
    W. Von Humboldt'a göre "düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir ve dilin engellendiği yerde düşünce de engellenmiş olur: "Dolayısıyla, ancak dilini oluşturan, yücelten bir ulus gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dili ilkel kalmış bir ulus kültür yaşamında da ilerleme gösteremez. Doğan Aksan "Bu benim anadilim bir denizdir, derinliğiyle, gözün erişemeyeceği genişliğiyle, sınırsız gücü, güzellikleriyle..." diyerek sevgiyle tanımlıyor Türkçe'yi. Bu Türkçe'nin yükseköğretim ve bilimsel etkinlikler için yetersizliğinden söz edilemeyeceği yıllardır bu alanlarda Türkçe olarak yürütülen çalışmalardan (227. yılını Türkçe öğretimle sürdüren İTÜ'den) açıkça ortadadır. Bedia Akarsu da bu görüşü destekliyor: "Felsefenin en güç anlaşılır konularını bile rahatlıkla işleyen felsefecilerimiz az değil, bilim adamlarımız herkesin rahatlıkla anlayabileceği terimler ve sözcüklerle dile getiriyorlar araştırmalarının sonuçlarını: "Dil uzmanı Ömer Demircan konuya şu sözlerle açıklık getirmeye çalışıyor: "Türk dili gerek yapısal olanakları, gerekse anlamlama ve türetme zenginliği bakımından her düzeyde öğretim ve her alanda bilimsel anlatıma yetecek ölçüde gelişmiştir. Bu görüşlere karşılık "Türkçe'nin öğretim ve bilim dili olarak yetersizliğini ileri sürenler de vardır. Bu savın doğru olduğu varsayılırsa, yapılması gereken Türkçe'yi öğretim ve bilim alanında kullanıp işleyerek öğretim ve bilim dili olarak güçlendirmektir. Çünkü bir dilin yetersizliği değil, işlenmeyen bir dilin gelişememesi, zayıflaması, giderek evde ve sokakta basit bildirişimler için kullanılabilen kısıtlı bir dil haline dönüşebilmesi söz konusudur.

    Bana göre, Türkçe'nin öğretim, bilim ve kültür dili olabilmesi konusunda öğretim üyelerinin ve bilim adamlarının ciddi görev ve sorumlulukları bulunmaktadır. Atatürk'ün dil devriminin temel amacı da Türkçe'yi öğretim ve bilim dili olarak güçlendirmektir Bu nedenle, Türkçe ile ilgili her türlü tartışmanın yararına inanmakla birlikte, dikkatleri yalnız sözcükler üzerine yoğunlaştırmanın isabeti tartışılabilir. Aslolan düşüncelerin en anlaşılabilir ve etkin biçimde, Türkçe'nin kurallarıyla ve özellikleriyle açıklanabilmesidir. Bu yaklaşım içinde olabildiğince Türkçe sözcükler kullanmanın daha uyumlu ve güzel dinlenmesi okunması zevk veren, üstelik yalnız "elit" değil, herkesin anlayabileceği bir anlatım sağlayacağından kuşku duymuyorum. Böyle bir çabada birleşme için hiçbir engel düşünemiyorum. Bu nedenle, "elit" için yazma savında olanların "bilimsel olmayan" yerine "gayri ilmi" de değil, "yamalı bohça"yı uyumsuz renkteki ipliklerle tutturmayı yeğleyerek "gayrıbilimsel" gibi bir sözcük türetmelerini anlayamıyorum. Her yurttaşın Türkçe üzerine görüş belirtme ve eleştirme hakkı vardır. Bilim adamlarının bu hakkı yanında Türkçe'nin öğretim ve bilim dili olarak zenginleşmesine ve güçlenmesine çaba gösterme görev ve sorumlulukları da bulunmaktadır. Umuyorum ki bu anlayışta ve Türkçe üzerine konuşurken tutarlı ve sorumlu davranmaya özen göstermek gereğinde görüş ayrılığımız olmayacaktır.



    Kaynaklar:
    1. Demircan, Ö., "Dünden Bugüne Türkiye'de Yabancı Dil", 1988.
    2. Aksan, D., "Her Yönüyle Dil (Ana Çizgileriyle Dilbilim)", Türk Dil Kurumu Yayınları, 1977. 3. Akarsı, B., "Wilhelm Von Humboldut'da Dil-Kültür Bağlantısı, 1984.
    4. Başkan, Ö., "Bildirişim (İnsan-dili ve ötesi), Bilimsel Sorunlar Dizisi, 1988.
    5. Aksan, D., "Türkçe'nin Gücü ', Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1987.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 8 Ağustos 2016
  14. Mirmiga

    Mirmiga Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    893
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Kaynak: Bu yazı 10 Kasım 2004 tarihinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi tarafından düzenlenen Atatürk'ü Anma Günü konulu panelde sunulan bildiridir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 8 Ağustos 2016
  15. Mirmiga

    Mirmiga Yeni Üye Üye

    Kayıt:
    21 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    893
    Beğenilen Mesajlar:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Ce: Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club


    23/5/2007 -Kategori:

    Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN


    Bilişim, sürekli gelişen ve değişim yaşayan yeni bir teknoloji. Bu yeni teknolojiyle birlikte hayatımızda, çalışma tarzımızda değişiklikler olurken, dilimiz de bu teknolojiden etkilenmeye başladı. Gündelik hayatta kullandığımız bilişim terimlerinden kimileri dilimize giriyor, yerleşiyor. Bilişim teknolojisinde üretici olmayan hemen her toplumda bu sorun yaşanıyor. Bilişim terimlerinin İngilizceden dilimize olduğu gibi girmesi, Türkçenin son yıllarda yaşadığı sorunun bir başka boyutudur. Çoklu ortam, fare, yonga, tarayıcı, yazıcı gibi Türkçe veya Türkçeleşmiş sözlerden oluşan terimler yerleşmiş olmasına rağmen, multimedya, mause, çip (veya chip), scanner, printer terimlerinin kullanılması, hatta bilgisayar gibi çok güzel ve yerleşmiş bir söz varken kimi zaman computer sözünün kullanılması, özentiden başka bir şey değildir.

    Sorunun bir başka boyutu imlâmızla ilgili... Yabancı terimlerin ve sözlerin aldığı ekler yabancı okunuşlarla birleşince ilginç biçimler ortaya çıkıyor:

    • ... en egzotik kayıt programları için bile güncellemeler ve patch’ler bulunduran çok ilginç sitelerden biri. (CHIP, Temmuz 2001, s. 28)

    PDA’lerin (Personel Digital Assistant-Kişisel Dijital Yardımcı) gittikçe yaygınlaştığı kesin ve kullanışlılık konusunda da oldukça yol aldılar. (PC Life, Eylül 2001)

    Sihirbaz sayesinde server’ın rolünü istediğimiz şekle çevirebiliyoruz. (PC Magazine Türkiye, Ağustos 2000, s. 128)

    Alıntı sözlerin özgün imlâlarıyla yazılıp, özgün biçimleriyle okunmaları, Türkçenin imlâ ve söyleyiş özelliklerine aykırılıklar göstermektedir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi kesme işareti kullanılarak yazılan bu tür sözler, hem imlâmızı hem de söyleyişimizi yabancılaştırmaktadır: Patch’ler, PDA’lerin, server’ın biçimlerinde yazılan sözleri petçler, pidieylerin, sörvırın biçimlerinde söylemek Türkçenin kurallarını zorlamaktır.
    [/FONT]



    Bu konuyu bir başka yazımızda ele alacağımızı belirterek, son zamanlarda bilgisayar dergilerinde, firmaların tanıtım kitapçıklarında internet sözünün giderek Internet biçiminde yazılışının yaygınlaşmasına değinmek istiyoruz. İnternet sözü için önerilen Türkçe karşılıklar ne yazık ki tutulmadı. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu internet sözüne örütbağ karşılığını önermişti. Keşke bilgisayar gibi, bu söz de zamanında yaygınlaşsaydı. O zaman ne yazılışla ne de söyleyişle ilgili bir sorun yaşanırdı. İnternet sözü bir anda dilimize girdi. Bu sözün yazılışındaki farklı tutumlar karmaşaya yol açtı. TDK İmlâ Kılavuzu’nda bu sözün yazılışı internet biçimindedir. Küçük harfle yazıldığı için bu söz genel ad olarak kabul edilmiştir. Bilgisayar dergilerinin çoğunda ise bu sözün Internet biçiminde yazıldığı görülmektedir:

    • Internet’e Kıymayın Efendiler. (PC Magazine Türkiye, Haziran 1999, s. 166)

    Internet Kafe Kurulumu (PC Net, Haziran 2000, s. 247)

    Microsoft Internet’in Hakimi Oluyor (PC Magazine Türkiye, Ağustos 2000, s. 40)

    Türkçede ı ve i harfleri ayrı ses değerlerine sahiptir. Oysa İngilizcede ı harfi bulunmamaktadır. Küçük olarak İngilizcede i biçiminde yazılan harf, büyük olarak I biçiminde yazılır. Harfin büyük yazılışında noktanın kullanılmaması geleneği çok eskidir. Aslında bu harf, Eski Sami, Grek, Unkial, Eski Slav yazılarında küçük harf olarak da noktasız yazılırdı. Daha sonraları, el yazısında bu harfin söz içinde ve sonunda bitişik yazılışında yaşanan karışıklıklar (özellikle m, n, u harflerinin bacaklarıyla karışması yüzünden) üzerine, harfi ayırt etmek amacıyla üzerine nokta konulmaya başladı. Ancak, söz başında harfin yazılışında herhangi bir karışıklık yaşanmadığı için nokta kullanılmadı. Tıpkı Arap alfabesinde harflerin söz başında, söz içinde ve söz sonunda yazılışında olduğu gibi, Lâtin yazısında i harfinin söz başında yazılışı ile söz içinde ve söz sonunda yazılışı arasında farklılık ortaya çıktı. Şu hâlde batı dillerinde alfabede ı / i ayrımı yoktur. Tek bir harfin, söz başında ve söz içinde farklı yazılış biçimleri söz konusudur. Yukarıda da değindiğimiz gibi, dilimizde ise ı ve i birer ayrı harftir; ayrı ayrı sesleri karşılarlar. Bu nedenle, Türkçede bu sözün Internet biçiminde yazılması, bu harfin ayrı bir ses değeri olduğu düşüncesini uyandırır. Herkesin batı dillerindeki i harfinin yazılış özelliğini ve bu özelliğin tarihçesini bilmesini bekleyemeyiz. Türkçede söylenişi internet olarak yaygınlaşan bu sözü, internet biçiminde yazmalıyız.

    Bu durum batı dillerinin imlâsının dilimize etkisine bir örnektir. Tıpkı TIR kısaltmasının yazılışı gibi... Aslında TIR biçimindeki kısaltmada da kullanılan harf /i/ sesini karşılamaktadır. Ama bu kısaltma dilimizde yazıldığı gibi okunduğu için fazla dikkat çekmedi. TIR biçiminde yazılan kısaltmayı yine yazıldığı gibi TIR olarak söylüyoruz. Ama internet öyle değil... İnternet biçiminde söylenilen sözü Internet olarak yazmak dilde yeni bir karmaşa yaratmaktır.

    Bu tür sözlerin yazılışında Türkçedeki ı / i ayrımını daima göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu konu, daha önce de İbsen adının ansiklopedilerde yazılışı ve alfabetik sıralamada yer alışı bakımından da gündeme gelmişti. Şiar Yalçın, İbsen adının Ibsen olarak yazılıp I maddesinde verilişini haklı olarak eleştirmişti. Şimdi benzer durum internet sözü için de geçerlidir. Bu söze bir karşılık yaygınlaştırılamadığına göre, yediden yetmişe herkesin internet dediği ve bu şekilde yazdığı sözü, cümle başında veya özel ad olarak kullanırken İnternet biçiminde yazmamız gerekir.
     
    Son düzenleme yönetici tarafından yapıldı: 8 Ağustos 2016
Türkçemize Sahip Çıkalım Fan Club konusuna benzer içeriklerimiz
  1. Yalın Fan Club

    yalın fan club yalın fan clup hüseyin yalin Mart 1980 İstanbul doğumlu olan Yalın'ın asıl ismi Hüseyin Yalın. İlk bestelerini St. Michel Fransız Lisesinde okuduğu yıllarda Yurdaer Doğulu Müzik okulunda gitar dersleri alırken yapmaya başladı. Halen eğitim gördüğü İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümünü kazandığı dönemde ise beste çalışmalarını hızlandırdı ve albüm demoları hazırlamaya...
  2. Türkçemize Sahip Çıkalım!

    Sevgili Melekler! Eminim ki sizler de bu konuda bana hak vereceksiniz; ancak Türkçe'ye hakkını vermek, yine bizim hassasiyetimize kalacaktır. Dilimizi doğru yazabilmek için öncelikle yazım ve imla kurallarını iyice hatmetmemiz ve hazmetmemiz gerekiyor. Doğru konuşabilmek ise bundan çok daha zordur. Biraz yetenek, biraz okuma merakı biraz da özgüven lazımdır bunun için. Türkçe zaten kolay...
  3. Köpek Severler Fan Club

    köpekseverler Kim benim gibi köpüş delisiyse buraya bekliyorum :D :kucu: Bu bebişleri kim sevmez ki yaa :)
  4. Midye Fan Club

    Üstünede limonn mmmm.. :D Bütün midye severler buraya :D

Sayfayı Paylaş